'Ama' Sız Kınamak, 'Müstağrip' Lerimiz Ve İslam Dünyası

Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

Merhum Cemil Meriç müstağripleri şöyle tarif ve tavsif ediyor:

 

“Tanzimat’tan sonra Türk aydınına en çok yakışan sıfat: Müstağrip. Edebiyatımız bir gölge-edebiyat; düşüncemiz bir gölge-düşünce. Üç edebî nevi itibarda: taklit, intihal ve tercüme.” Ona göre, “Müstağrip ne yeni bir dünya görüşü kurabilir, ne de Batı’nın cömertçe sunduğu türlü ideolojiler arasında seçim yapacak güçtedir. Seçmek için, anlamak lâzım. Anlamak için, karşılaştırmak. Mukayese, irfana dayanır.”

 

Kendi medeniyetinden kopmuş, günümüzdeki medeniyetler arası ilişkileri kavrayamamış yeni müstağripler, Meriç’in medeniyetimize dair şu teşhisini hiç kale almazlar; zira öykündükleri çağdaş uygarlık kapitalizme, tüketim ve kazanç hırsına öncelik veriyor. Şöyle der Meriç:

 

“Türk İslam medeniyeti ahlâka, feragate dayanan bir medeniyet. Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da felsefeden de ilimden de muazzez.”

***

Paris’te meydana gelen müessif hadiseden sonra ekranlarda irat edilen nutuklar ve gazete sütunlarında yazılanlar, Üstad’ın yukarıda zikredilen görüşlerini hatırlattı.

 

Fransa’da bir mizah dergisinin Hazret-i Muhammed’e hakaret ihtiva eden karikatürlerine tepki iddiasıyla meydana gelen baskın ve katliam, zaten yükselmekte olan İslam korkusunun-nefretinin demek belki daha doğru- zirveye çıkmasına yol açtı. Almanya’da ortaya çıkan PEGİDA hareketinin ve benzerlerinin meşruluk kazanması için ortamı elverişli hâle getiren bu eylem üzerine Türk (Türkiyeli demek daha doğru) aydınları ve medya mensupları ekranlarda ve sütunlarda psikolojik bir bombardıman başlattı. İktidar yanlısı veya muhafazakar kesimler çoğunlukla utangaç bir eda ile “Gerçek İslam Bu Değil.” sloganını öne çıkarırken bir müddettir ezik bir psikolojiye giren Batıcı-sol-liberal kesimden “Ama, fakat demeden kınayalım; karikatür fikir özgürlüğüdür.” sesleri yükseldi.

 

Millî manevi değerlere bağlı olduğu bilinen veya zannedilen, eski İslamcı bazı zevat da dâhil bir kısım aydınımız da maalesef bu dönemde “müstağripler” kervanına katıldı. Sanki başka bir toplumdan, medeniyetten bahseder gibi “Müslümanlar sorumluluğunu bilmeli.”, ana fikri etrafında bir günah çıkarma ayinine giriştiler. Evet, biz Müslümanlar, hepimiz, sadece siyasi İslamcılar değil, bütün Müslümanlar olarak insanlığa karşı sorumluluğumuzu müdrik olmalıyız. Bunun aksini zaten kimse söyleyemez. Ne var ki, üç yüz yıldır süregelen “yenilmişlik” sürecini, dünyevi alanda geri kalmışlığı, doğrudan ya da dolaylı olarak İslam dinine bağlayan zihniyet yeniden hortluyor. Ortadaki terörist hareketlerin siyasi, sosyal, psikolojik vb. sebeplerini göz ardı ederek, İslam adına, Allah adına kafa kesen, katliam yapan örgütler üzerinden İslam dini ve Müslümanlar itibarsızlaştırılıyor. Şuurlu hiçbir Müslümanın bu kampanyaya, bu yeni Haçlı seferine alet olmaması lazım. Elbette, İslam dininin özüyle asla bağdaşmayan hareketleri tasvip etmeyeceğiz, kınayacağız ve fakat, “ama”sız, sorgulamadan, medeniyetler çatışmasını körükleyenlerin değirmenine su taşıyarak değil.

 

***

 

İslam Dünyası ve Müslümanlar, Osmanlı Cihan Devleti’nin üstünlüğünü kaybetmesiyle başlayan süreçte değişik şekillerde olsa da bir çeşit Batı hegemonyasına tabi oldular… Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlı Devleti paylaşıldı ve petrol başta olmak üzere doğal kaynakları zengin, stratejik önemi hayati olan İslam ülkeleri sömürgeleşti veya kukla yönetimlerle idare edildi. Burada uzun uzadıya üzerinde duramayacağımız sömürgecilikten kurtuluş ve bağımsızlık hareketleri sonrasında otoriter rejimlerle yönetilen İslam dünyası, 1979 İran Devrimi ve Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgaliyle yeni bir döneme girdi. 1990’larda Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Medeniyetler Çatışması tartışmaları ortamında ise İslam, tarihte olduğu gibi yeniden Batı’nın ötekisi hâline getirildi.

 

Tarihte Hilal-Haç çatışması şimdi modern-seküler-insan haklarına saygılı Batılılar ile fundamentalist-radikal-kafa kesen Müslümanlar arasında bir mücadele olarak lanse ediliyor. Gazze’de çoluk çocuk demeden Filistinliler üzerine bomba yağdıran Netanyahu’nun Paris’teki gösterilere, gelmemesi yönündeki ikaza rağmen koşarak katılması; medya baronu R. Murdoch’un Paris katliamından bütün Müslümanları sorumlu tutması, hadiseden sonra Avrupa’da Müslümanlara saldırıların katlanması bunun tezahürleri… Bununla birlikte, başta Fransa Devlet Başkanı ve Almanya Başbakanı olmak üzere önde gelen zevat makul bir yaklaşımla, bu tür hadiselerin İslam dinine mal edilemeyeceğini dillendirdiler. Bu çıkışlarda, insanî değerlere saygı kadar, yükselen İslamofobinin güçlendirdiği aşırı akımların siyasi alanda alternatif hâline gelmesinden duyulan korkunun da önemli bir etken olduğu muhakkak.

 

***

 

Bu yaşananlar bağlamında, bazıları mazeret diye eleştirse de şu gerçekleri de hep hatırda tutmalıyız: Irak’ta, Suriye’de ve İslam dünyasının diğer ülkelerinde, küresel güçlerin hegemonya mücadelesinin yol açtığı vekâlet savaşlarında yüzbinlerce Müslüman hayatını kaybetti; milyonlar yurdundan kaçıp hayat mücadelesi vermeye çalışıyor. Bu kişiler çağdaş, medeni Batı toplumları için sadece istatistik. Tıpkı İsrail’in bir ya da birkaç Yahudi yurttaşı için Gazze’nin üzerine ölüm yağdırmasını nefsi müdafaa olarak gören anlayış gibi… Doğu Türkistan’da Uygurlar sistematik bir sindirme politikasıyla, dinî vecibelerini yerine getirdikleri için takibata uğruyor, katlediliyor, hapsediliyor. Çin’i protesto için hangi sivil toplum kuruluşları, devlet adamları kılını kıpırdatıyor?

 

Ne yazık ki, müstağriplerimiz de “Batılı efendiler” gibi düşünüyor. Bir televizyon programında, muhafazakâr bir katılımcının “Müslümanlara yönelik katliamlar hakkında tepki verilmezken 12 kişinin katledildiği olayın bütün dünyanın gündemine yerleşmesi”ne dikkat çekmesi üzerine “iyi eğitimli” bir gazeteci hanım bunun gazetecilik açısından doğal olduğunu ifade etti. Bir başkası ise sürekli olarak Müslümanların kendi sorumluluklarını itiraf etmeleri, “ama, fakat” demeden katliamı kınamaları gerektiğini, söz konusu mizah dergisinin esasen bütün tabulara karşı aynı tavrı sergilediğini tekrarlayıp durdu. Yani, adamlar Hristiyanlığa da Papaya da Museviliğe de istihza ile yaklaşan çizimlere yer vermiş. Müslümanlar niçin bu kadar aşırı tepki veriyor demeye getiriliyor.

 

Meselenin bir önemli boyutu da El-Kaide, IŞİD gibi örgütlere Batılı ülkelerde yetişmiş Müslüman gençlerin katılımı. Öyle ki, IŞİD’in Musul’u ele geçirip Kobani’ye saldırdığı süreçte öne sürülen iddialardan biri, Batılı devletlerin içlerindeki terörist unsurları Orta Doğu’da toplayıp imha etmeyi planladıklarıydı. Bu iddia, bir komplo teorisi olarak değerlendirilebilir, ama “üst akıl”ın böyle bir tasarımı düşünüp uygulaması hiç de akıl dışı değil. Bu bağlamda değinilmesi gereken bir husus da Batılı ülkelerde yetişen üçüncü nesil Müslüman gençlerin yaşadığı dışlanmışlık ve kimlik krizinin yol açtığı suça eğilim… Medyada yer alan bir değerlendirmeye göre, Müslümanlar, Fransa’da nüfusun ancak yüzde 12’sini oluşturduğu hâlde yapılan araştırmalara göre Fransız hapishanelerinde kalanların yüzde 60-70’ini teşkil ediyorlar. Müslüman liderler, sosyologlar ve insan hakları savunucularına göre, diğer Avrupa ülkelerinin çoğundan daha fazla olarak Fransa’da hükümetin sosyal politikaları yüksek oranda işsizlik, kalitesiz okullar ve standart altı evlerin bulunduğu fakirleşmiş varoşlarda tecrit etmeye sebebiyet vermiştir. O yüzden de Müslüman göçmenlerin Fransa’da doğan çocuklarının sosyal hareketlilik ümitleri de devlet otoritesine saygıları da azdır. Meselenin bu sosyal boyutunu herkesin görmesi lazım.

 

Tabii ki, bunların hiçbiri vahşi terör saldırılarını mazur göstermez. Müslümanlar, yetmiş iki millete bir gözle bakan Yunus’un irfanına da Müslümanın izzetini asla çiğnetmeyen Fatih’in celadetine de sahip bir anlayış ve vakarla kendi medeniyetlerini yeniden inşa etmelidirler. Hatırlamamız gereken bir husus da şu: Bizim medeniyetimizin dayandığı ahlâkın temelinde, adalet ve merhamet kavramları çok mühimdir. Her ne sebeple olursa olsun, savunmasız, silahsız insanların, herhangi bir fiilî tehdit teşkil etmeyen grupların din adına, Allah adına katledilmesi herkesten önce Müslüman vicdanının yaralar. Eylemleri gerçekleştiren insan tipinin İslam ahlakından bihaber, esasen Avrupa kültür çevresinde yetişmiş şekilci bir selefi-cihatçı ideolojinin mamulü olduğu bir gerçek.

 

        Böyle demekle, suçu başkalarının üzerine yıkarak vicdanımızı rahatlatmıyoruz. Gerçeği anlamak, sonra da çareler üretmek elbette bizim sorumluluğumuz. Allah’ın mesajını, peygamberin tebliğini, muhatapların yaşadığı zaman, mekân ve ortamdan tecrit edilmiş bir şekilde tatbik etme imkânı olmadığına göre, her devirde ve her farklı siyasi-sosyal-kültürel çevrede farklı din yorumları ve uygulamaları olacaktır. Önemli olan hâkim çizginin istikametidir. Türk-İslam medeniyeti yaklaşık dokuz-on asır İslam âleminde bu ana çizgiyi temsil etti. Toynbee’nin kavramlarıyla ifade edecek olursak ne körü körüne selefi, tepkici yani zealot tavır ne de geçmişi ret ve inkâr edip hâkim medeniyete teslim olan herodyan anlayış İslam dünyasına çare olamadı, olamaz. Ana kaynaklara dönüş kadar, tarihî tecrübeyi de süzgeçten geçirerek asrın idrakine hitap eden yeni yorumlara, çözümlere ihtiyaç var. Bugün de Türkiye’nin, buyurgan bir eda ve tavırla değil, kardeşlik temelinde İslam âlemine öncülük etmek gibi bir mesuliyeti vardır. Selçuklu-Osmanlı arka planını ve Osmanlı-Cumhuriyet yenileşme geçmişini ihtiva eden tarihî, medeni birikim ve tecrübemiz bunun için yeterlidir.

        “Yeni Türkiye” Nereye?

         

        2015 yılının, pek çok açıdan kritik bir dönüm noktası olacağı, 2011 seçimlerinden sonra ayan beyan belli olmuştu. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde, bütün bu meselelerin ağırlaşarak karşımıza çıkacağına işaret etmiştik. Diğer meselelerimizin yanında özellikle şu dört mesele, seçim sürecinde Türkiye’nin yoğun olarak gündemini işgal edecek ve geleceğimizin şekillenmesinde rol oynayacak:

        1. Başkanlık sistemi tartışmaları

        2. Çözüm Süreci

        3. Orta Doğu savaşı

        4. Ermeni meselesi

         

        Bunların hepsi ayrı ayrı analiz edilmesi gereken hususlar olmakla birlikte birbirleriyle yakından bağlantılı ve ilişkili oldukları da malumdur. Bu yazıda daha ziyade çözüm süreci eksenindeki tartışmalar ve yaşananlar çerçevesinde bir değerlendirme yapacağız.

         

        Toplumdaki genel bıkkınlık ve yılgınlığın da etkisiyle bir barış ve çözüm ümidi pompalandığı için sürecin başlangıcında kamuoyunun büyük kesimi açık veya örtük destek verdi. Şehit cenazeleri gelmeyecek, analar ağlamayacaktı. Üstelik Kürtler statü peşinde de değildi. Sadece haklarını istiyorlardı. “Peki, bu haklar nedir?” diye sorulduğunda PKK’lılara af, Kürtçe eğitim, yerel yönetimlerin yetkilerinin artması gibi ilk bakışta tepki çekse de barış uğruna toplumun hoş görebileceği varsayılan hususlar dile getiriliyordu. PKK silah bırakacak, en azından Türkiye’deki silahlı unsuru ülke dışına çıkacaktı. Sonuç böyle olmadı, çatışmasızlık ortamından yararlanan PKK, bir yandan Suriye’de özerk kantonlar inşa ederken öte yandan Türkiye’de gençlik yapılanmasını güçlendirdi, mahkemeler kurdu, karşıtlarını tehditle sindirdi. 6-8 Ekim olayları, hükümet için de çok önemli bir kırılma noktası oldu. Ama sonra, İmralı’yla yapılan görüşmeler sonrasında sürece devam kararı alındı.

         

        Türk devletini yönetenler, çevredeki gelişmelerden tecrit edilmiş, yalıtılmış bir ortamda değil tam da büyük bir yeniden tasarım savaşının cereyan ettiği bir dönemde bu inisiyatifi geliştirdi. Dolayısıyla hesap hataları yapıldı. Son dönemde çekingen ya da imalı bir dille başlangıçta verilen sözün tutulmadığı dillendiriliyor. Nitekim iktidar partisinin politikalarına yön veren düşünce kuruluşlarının temsilcileri de zaman zaman çözüm sürecinde örgütün takındığı tutumdan endişelerini izhar ediyorlar. Geçtiğimiz günlerde, Yeni Şafak gazetesinde Hatem Ete şunları yazdı:

         

        “PKK, 2012’de Arap Baharı’ndan esinlenerek “devrimci halk savaşı” konseptini benimsemiş ve “alan savunması” olarak nitelediği eylem tarzlarıyla bir bölgenin denetimini eline geçirip ‘kurtarılmış bölge’ oluşturmayı hedeflemişti. (…) Cizre’deki olaylar, PKK’nın 2012’de akim kalan teşebbüsü, Rojava tecrübesi ve çözüm süreci zemini üzerinden tekrar hayata geçirme çabasını yansıtıyor. Bu çerçevede, Cizre’deki gelişmeler, örgütün çözüm sürecine nasıl bir anlam yüklediğini ve süreç sonrasında nasıl bir siyasi düzen kurma tasavvuruna sahip olduğunu görmemize imkân sağlıyor. Cizre’deki olayların asıl faili olan YDG-H, çözüm süreci döneminin bir yapılanması. ‘Fırtına gençlik’ gibi sempatik kelimelerin arkasına saklanarak perdelemeye çalışılan bu paramiliter örgütün işlevi, örgütün alan hâkimiyeti kurmasını, alternatif kesimleri sindirmesini sağlamak.”

         

        Sürecin en başında, PKK’nın ipiyle kuyuya inilmeyeceğini ikaz edenlere karşı, çözüm projesinin millî olduğu teziyle ortaya çıkanlar, maalesef Orta Doğu’nun kaygan ve çok-bilinmeyenli siyasî denklemini basite irca etmelerinin faturasını Türk milletine ödetiyorlar. PKK’nın silahlı güçlerini çekeceği, silahsızlanacağı varsayımının ne denli ham hayal olduğu anlaşıldı.

         

        Çözüm sürecinde devlet otoritesinin âdeta ortadan kalkmasını fırsat bilen PKK, bir yandan gençleri ve çocukları kullanarak bölgede hâkimiyetini pekiştirirken öte yandan Suriye’nin kuzeyinde “Rojava” adı altında üç kanton kurarak geleceğe dönük stratejisini hayata geçirmeye başladı. Türkiye Cumhuriyeti ise, Cumhurbaşkanı’nın PYD’yi terörist ilan eden beyanlarına -ki bu söylem elan devam ediyor- rağmen Türk toprakları üzerinden bu terör örgütüne yardım edilmesine izin verdi. IŞİD’e karşı büyük ölçüde ABD’nin hava bombardımanlarının, kısmen de Peşmerge ve Özgür Suriye Ordusu’nun yardımlarıyla sağlanan başarı ise PYD ve YPG’nin hanesine yazıldı. Böylece, kurmaca bir kahramanlık destanı eşliğinde Rojava masalı zihinlere kazındı. Kürt ayrılıkçılığının hamaset deposu şişirildi. Üstüne üstlük Başbakanın Diyarbakır’dan Rojava’ya selam göndermesi, PKK’nın siyasi uzantıları tarafından (“Adama selam söyletirler” denilerek) siyasi bir kazanca tahvil edildi.

         

        PKK’ya karşı, dini söylemi esas alan HÜDA-PAR gibi yapıların bölge içinde çatışmalara yol açması bazıları için dengeleyici bir unsur gibi gözükse de bunun, orta ve uzun vadede bölgede Türkiye’nin diğer yerlerinden tamamen farklı bir siyasi yapılanmayı ortaya çıkarması hâlinde doğacak sonuçlar acaba iyi hesaplanmış mıdır? Suriye’nin kuzeyindeki oluşumla “üst akıl”ın Türkiye’ye verdiği mesaj yeterince algılanmış ve buna karşı millî bütünlüğümüz ve çıkarlarımız temelinde bir siyasetin gerekleri planlanmış mıdır? Bu sorulara tatminkâr cevap bulmak maalesef zor görünüyor.

         

        Manzaranın açıklığına rağmen, girilen kritik seçim süreci, Başkanlık sistemine yetecek bir sonucun alınması arzusu, maalesef hâlâ çözüm süreci denilen, mahiyeti bir türlü açıkça anlatılmayan heyulaya bel bağlanmasına yol açıyor. Kürtçü siyasi hareketin bütün unsurlarının açık tavırları dikkate alındığında, hükümetin sadece sözde kalan bir kamu düzeni söylemi dışında sağlıklı bir seçim ortamı tesis edemeyeceği anlaşılmaktadır. Sayın Cumhurbaşkanı’nın şahsi karizmasıyla Başkanlık sistemi kurularak bu meselenin çözüleceği gibi bir beklenti varsa bunun ham bir hayal olduğunu anlamak için fazla bir zamana gerek olmayacaktır.

         

        Türkiye’de Pandora’nın kutusunu açanların, 1918-23 arasında verilen var olma mücadelesi sonucunda, bazı kişilerin, hadi açık söyleyelim, Mustafa Kemal Paşa’nın keyfi için millî devletin tesis edilmediğini fehmetmeleri neden bu kadar zor? Ön yargılar, Cumhuriyet rejiminin kuruluş dönemi sancıları, yapılan bir takım haksız uygulamalar mı? Ne yazık ki, aradan geçen zamana rağmen o dönemi hâlâ makul ve serinkanlı bir şekilde tartışamıyoruz. On yıllık savaşın büyük bir yıkıma uğrattığı, nüfus hareketleri, rejim değişikliği gibi pek çok derin değişim ve dönüşümlerin yaşadığı bir ortamda Cumhuriyet, imparatorluk bakiyyesi bir halka dayanılarak imparatorluğun yetiştirdiği seçkinler tarafından kuruldu. 1876 Kanun-ı Esasi’sinde bile devlet dili Türkçe idi; devlet memurlarının Türkçe bilme zorunluluğu vardı. Balkanları ve Arap topraklarını kaybeden Türkiye’den, başka bir şey mi beklenmeliydi? Osmanlı Devleti’nde hiçbir zaman, bazılarının zannettiği gibi bir eyalet sistemi yoktu. 1864 Vilayet Nizamnamesi’nden beri bugünkü vilayetlerin en az 4-5’ini havi vilayetler vardı ama bunların yönetim mantığı merkeziyetçi idi. Peki Cumhuriyet ne yapacaktı? Üniter millî devlet tercihinde hiçbir yanlışlık yoktur ve bugün de zamanın şartlarına göre devam etmektedir.

         

        Bugün gelinen noktada, inanç ve ibadet hürriyeti, ana dili öğrenme ve kullanma konularındaki şikâyetlerin artık -Alevilerin yaşadığı birtakım sıkıntılar dışında- büyük ölçüde ortadan kalktığı aşikârdır. Son 10-15 yılda, devletin en üst makamlarından sürekli olarak ülkede farklı etnik grupların olduğu yönündeki söylem dillendirildiği hâlde Türkiye’de nüfusun ezici çoğunluğunun Türk üst kimliğini ve ortak dil olarak Türkçeyi benimsediği, yapılan araştırmalarla teyit edilmektedir. Demokratik açılım, çözüm süreci gibi söylemlerin aksine etkilerine rağmen var olan bu durumun, PKK’nın çözüm süreci sayesinde sadece bölgede değil, İstanbul gibi bazı yerlerde de Kürt kökenli yurttaşlarımızın bir kesimini etkilemesi sonucu değişmesi ihtimal dışı değildir. Onun için, millî birliği sarsıcı, ayrışmayı derinleştirici adımlara derhal son verilmelidir.

         

        Türkiye hem içeriden hem de dışarıdan PKK tarafından bir şantaja maruz bırakılmıştır. Terörle mücadele edilmeden, teröristle müzakere edilerek meselenin çözülemeyeceğini en başından ikaz eden Türk Ocakları olarak biz önümüzdeki günlerde vahim gelişmeler yaşanmaması için devletin gerekli bütün tedbirleri almış olduğunu ümit ediyoruz. Bin yıllık kardeşliği berhava edecek bir iklim, bu coğrafyada yaşayan herkes için ağır bedeller demektir. Özellikle yakın tarihimizden hepimiz ders almalıyız.

        Yoksa, Büyük Akif’in dediği gibi:

        Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!

        Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

        Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;

        Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

         


Türk Yurdu Şubat 2015
Türk Yurdu Şubat 2015
Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele