Ölümünün 50. Yılı Münasebetiyle YAHYA KEMAL ve NEV-YUNANÎLİK MESELESİ

Aralık 2008 - Yıl 97 - Sayı 256

           

 

Yahya Kemal, 1903’te Paris’e firar etmeden önce hiç Fransızca bilmeyen, kafası Servet-i Fünûn şiirleri, tercümelerden okuduklarıyla dolu Batı hayranı genç bir edebiyat heveslisidir. Avrupa’yı ve Fransa’yı, Tevfik Fikret ve Halit Ziya’nın eserlerinde  yansıttıklarından ve bazı tercümelerden öğrendiği şekliyle ve öğrendiği kadarıyla bilir.  Bu öğrendiklerinin tesiriyle Paris hayali’nin fevkinde bir yıldız gibi parlamaktadır.”[1]  Paris’e gitmek için bilindiği “Memphis” vapuru Olimpos yakınından geçerken “Adalar Denizi’nin harikûlade güzelliklerine” bakar  ve “Kadim Yunan şiirine ve dinine dair hiç bir vukufu  olmadığı halde Hellesa Usturesi’nin havasını” hisseder.[2]  Daha önce Eski Yunan şiir ve mitolojisine dair bilgisi olmamakla beraber,  Selânik İdadîsine devam ettiği yıllarda (1897) ne olduğunu anlayıp bilmeden  Homeros’un İlyada’sını okumuştur. Bunu hâtıralarında şöyle anlatır:

“O aralık okuduğum eserler arasında İlyas’ unvanlı mütercem bir şiir okumuştum. Bu şiir beni fazla sarmıştı. Bunu bir Rum’un eseri zannediyordum. Çok sonra anladım ki o zaman okuduğum eser, Homeros’un Türkçeye yarım yamalak tercüme edilmiş İlyada’sı imiş.[3]

Edebiyatımızın Batı’ya yöneldiği Tanzimat devrinden  itibaren, Eski Yunan ve Lâtin sanat ve edebiyatlarına dayanan Fransız Edebiyatı, şair ve yazarlarımıza örnek olmuştur. Bu örneklerden çeşitli tercümeler de yapılmıştır. Yahya Kemal’in hâtıralarında İlyas Ünvanlı’ diye bahsettiği İlyada tercümesi de bunu göstermektedir. Ancak Yahya Kemal ve Yakup  Kadri’nin adını koyarak başlattıkları Nev-Yunanî bir anlayış daha önce edebiyatımızda yoktur. Bir ara Ahmet Mithat Efendi 1897’de Tercüman-ıHakikat gazetesinde yayımladığı bir makalede, Batı klâsiklerinin tercüme edilmesi, örnek alınması yolunda fikirler beyan eder. Cenap Şahabettin de Ahmet Mithat’ın açtığı tartışma ile ilgili olarak, klâsikleri anlamak için Eski Yunan edebiyatından başlamak gerektiğini, buradan başlamazsak istenilen eserleri meydana getiremeyeceğimizi, fakat Eski Yunan’a kadar gitmenin de “pek acîp” olacağını ifade eder.[4] Ahmet Mithat Efendi’nin başlattığı bu tartışmaya, Cenab Şahabettin’den başka Necib Asım, Ahmet Cevdet, Hüseyin Daniş gibi isimler de katılır. Fakat bu tartışmalardan,  bir sistemli bakış ortaya çıkmaz.

Nev-Yunanîlik, edebiyatımızda, Batılı bir analayışı yerleştirmek için Batı medeniyetinin ve edebiyatlarının da kaynağı olan ve asıl kaynak olarak görülen Eski Yunan ve Latin edebiyatına yönelmek, doğrudan doğruya oradan fayadalanmak şeklinde özetlenebilir. Edebiyatımızda bir fikir ve sanat anlayışı daha doğrusu arayışı olarak “Nev-Yunanîlik”, Yahya Kemal’in Fransa’dan dönmesinden sonra ortaya çıkmıştır.

Yahya Kemal, Paris’te bulunduğu yıllarda (1903-1912) çeşitli sanat çevreleri ile iç içe yaşamıştır.  Meselâ, “1907’de Fransız şiirinin fikrinin, zevkinin havası içinde balık suda yaşar gibi” yaşadığını söylemektedir.[5] Bu yıllarda Romantik Hügonun kaba saba taraflarını aşş; Theophile Gauher, De Banville’i okuyup sevmiş; Charles Baudelair’in şiirine büyü gibi tutulmuştur. Yine Verlaine’i, “sıtmalı bir iptila ile” sevmekte, Maeterlinck, Verharen gibi şairleri de tanımaktadır. Bütün bu şairlerin şiirlerinde kendine göre üstün taraflar gören Yahya Kemal, Jose  Marie de Heredia’nın şiirine daha başka bir zevkle bağlanır. Heredia’nın şiir ve metodu Genç Yahya Kemal’i kendisine çeker, onun “sonneleri”ni okurken şiirin asıl madenine eliyle dokunduğunu” hisseder.[6]                                               J. M. Heredia,  zamanına göre modası geçmiş görünürse de Yahya Kemal, buna aldırmaz. Çünkü o, edebî modaların peşine takılmak istemez; şiirde-sanatta  kalıcı olanı arar. “Latin ve Yunan şiirlerinin değerini ondan öğrendim.” dediği “Heredia’yı severken eski Yunan ve Latin şiirinin zevkini” de alır. J. M. Heredia’yı bu şekilde tanıyıp sevmesiyle, “öteden beri aradığı yeni Türkçe’nin yanına yaklaşğının farkına” varır. Böylece ondan aldığı metodla, Yunan ve Lâtin, şiirindeki “beyaz lisan” gibi bir Türkçenin yanıbaşında olduğunu anlar. “Yeni Türkçeyi,  Heredia’nın vasıtasıyle eski Yunan şiirinin ta yanı başında görmeğe başlamıştım. Asıl Türkçe bana Sophokles’in Yunancası ve Tacite’in Lâtincesi gibi saf görünüyordu”der.[7] Bu sıralarda Divan Şiiri’nde, mısra-ı berceste diye anılan mısralardaki güzelliği de keşfeder. Yahya Kemal’de sanat ve edebiyatta “asıl kaynak”lara gitme arayışı, yani “Nev-Yunanilik” fikri böyle bir tesirle başlar.

Yahya Kemal, 1912’de  Fransa’dan Türkiye’ye döner. Döndüğü yıllarda henüz beklenilen eserlerini vermemiştir. “Halis şiir” arayışı  az da olsa devam eder. Fakat sohbetlerinde ortaya koyduğu tarih, şiir, dil ve sanat anlayışına dair fikirleri ile edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırır. Kafasında “Bahr-ı Sefid Havza-i Medeniyeti” fikri vardır.[8] Bu fikirlerini, Türklüğün öncülerinden Ziya Gökalp ve Hamdullah Suphi’nin de bulunduğu sohbet toplantılarında izaha çalışır.

Türkiye’ye döndükten kısa bir süre sonra dost oldukları Yakup Kadri de o yıllarda Fransız Edebiyatı’nı okumuş ve iyi tanımaktadır. Yahya Kemal, onunla   Batı medeniyetinin de kaynağı Kabul ettikleri Eski Yunan ve Latin Medeniyeti’ne gitmek gerektiği fikrinde birleşirler ve çalışmalara başlarlar. “Nev-Yunanilik” akımını başlatırlar. Bu fikir, Yahya Kemal’de bir “Yunan hayranlığı” veya “Yunan mucizesi” şeklinde görülmez. Aslında ona göre, bir ‘Yunan-lâtin Medeniyeti’ değil ondan da önce bir ‘Bahr-i Sefid Havza-i Medeniyeti’ yani bir Akdeniz Medeniyeti’ vardır. Türkler de Anadolu’ya geldikten sonra Asyalılıktan kopmuşlar bu iklimin,  bu toprağın tesiriyle bu medeniyete dahil olmuşlardır.

Yahya Kemal, 1914’te “Nev-Yunanîk” akımının âdeta beyannamesi denilebilecek olan “Bir Kitab-ı Esatir” başlıklı yazı yayımlar. 1914’te Mehmet Tevfik Paşa’nın “Esâtîr-i Yunânîyan” adlı kitabının yayını üzerine yazılan bu yazısında Yahya Kemal, tıpkı ortaçağ sonlarına doğru İtalya’da başlayan  uyanış  (rönasans) gibi, bu eserin de bizde bir başlangıç olacağını düşünür. Bir gün bizim de Mesih’in ölümünden sonra ilâhların toprağına yerleşen Cermen, Goths, Vandales, Lombords ve Celtes göçebelerinin çocukları gibi uyanacağımıza inanır. Ona göre, biz bu toprağa sonradan geldik. Onlar nasıl uyanış devrine kadar eski barbar medeniyetini gütmüşlerse, bizim atalarımız da asırlarca Asya medeniyetini gütmüşlerdir. Halbuki insanlık tarihinde, “hayy ve muhyi bir yer” vardır. Bu yer, “Bahr-ı Sefid Havzası” yani Akdeniz çevresidir. Türkler, Anadolu’ya geldikten sonra, “susayanların o havzanın sahiline doğru koştuğu” gibi oraya koşmalıydılar. Fakat bu ancak uyanış devrinden sonra olacaktır. Bu, bir “Yunancılık” da değildir; çünkü, “Yunan Esatiri, her kavmindir. Medenî insanların ebedî kitabıdır.[9] 

“Nev-Yunanîlik” veya Eski Akdeniz Medeniyeti ile ilgili olduğu için  “Havza Edebiyatı” gibi adla da anılan bu edebî anlayş veya akımdan maksatlarının ne olduğunu Yahya Kemal, 1947’de Nihat Sami Banarlı’ya şöyle anlatmıştır:

“O zaman gençlik harareti ile Türkçe’de Nev-Yunânî dediğim bir çeş


Türk Yurdu Aralık 2008
Türk Yurdu Aralık 2008
Aralık 2008 - Yıl 97 - Sayı 256

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele