Tarih ve Hafıza Ekseninde MİLLİ VE ÜNİTER DEVLET

Aralık 2008 - Yıl 97 - Sayı 256

 

 

Bilindiği üzere, maziyi dört şekilde veya dört vasıta ile muhafaza eder ve hatırlarız. Bunlardan birincisi ferdi hafızadır. İkincisi toplumsal hafızadır, üçüncüsü arşivlerdir, dördüncüsü de tarih kitaplarıdır. Milli ruh ve milli kimlik bu dört hafıza deposundan alınan bilgiler ve değerlerle inşa edilir, muhafaza edilir ve devam ettirilir. Bu dört hafıza merkezinden tarih ve arşivler,  geçmişe ait her değeri ve unutulan her şeyi hatırlatan merkezlerdir. Sözlü tarihin kaynağı olan ferdi ve toplumsal hafıza ise, unutulanı hatırlatmamakla birlikte; hafızasına yerleşenleri muhafaza eder, canlı tutar ve nesiller vasıtasıyla geleceğe aktarır. Bunun için ferdi ve toplumsal hafızayı sağlam tutmak bir millet için  “olmazsa olmaz” şarttır       

Hafızasını kaybeden milletler önce millet olmaktan çıkar, sonra da başkalarının vasıtası ve kölesi olmaya mahkûm olurlar. Kısaca unutma, mankurtlaştırılmış toplumların özelliğidir. Mankurtlaşan toplumlarda ve fertlerde milli ruh ve milli kimlik çözülür, kaybolur, mazi hatırlanmaz, soy-sop unutulur, şahsiyet kalmaz. Böyle toplumlar ve fertler efendilerine iyi hizmet ederler, onlara büyük avantaj ve imkân sağlarlar. Elbette bunun karşılığında da sadece beslenmekle yetinirler. Hatırlama, hatırlatma ve unutmama ise diriliştir, diri kalmaktır ve kendine dönmektir; dünle bugünü birleştirmek, yarına yürümek ve yarına umutla bakmaktır. Hatırlamanın ve unutmamanın yolu eğitim yoluyla tekrardır. Zira kültürel belleğin-kültürel değerlerin sürekliliği ve devamı tekrara bağlıdır. İşte bu noktada maziyi koruyan ve hatırlayanlarla, maziyi ve toplumsal değerleri unutan, unutturmak isteyen entelektüeller arasında kavga, sürtüşme ve görüş ayrılıkları başlar. Bilindiği gibi tarihinden, değerlerinden kopan entelektüellerin ve milletlerin yol haritasını düşmanlar çizer. Ancak yabancı efendilerine hizmet sunan bu kişiler yaptıkları bu ihaneti dahi çağdaşlaşma, modernleşme ve küreselleşme gibi algılama gafletine düşmektedirler. Kısaca tarihten kaçmaya ve nefret etmeye gerek yoktur; zira tarihten kaçan kendinden, kendi kökünden,kendi kültüründen kaçmaktadır.Tarihe doğru koşmaya ve maziye aşırı derecede özlem  duymaya da gerek yoktur; zira tarihe doğru koşan kendi gerçeğinden,günün sorunlarından kaçmaktadır.Bu itibarla, özellikle milletlerin   hayatında  mazi-hal-gelecek aynı derecede dikkate alınmalıdır.Ancak,tarihin geriye doğru değil öne doğru aktığı da unutulmamalıdır

         

  Osmanlı ve Hafıza

 “Osmanlı imparatorluğunun yıkıldığına acımayanın kalbi yoktur, Osmanlı’yı yeniden kurmaya kalkışanın da aklı yoktur” sözü çok doğru bir sözdür. Bizim ferdi ve toplumsal hafızamızda, Osmanlı imparatorluğu iyi ve kötü yönleriyle önemli bir yer işgal eder. Üç kıtaya yayılmış Kanuni Devri Osmanlısı hatırlanınca, yıkıldığına acımamak mümkün değildir; 19. yüzyıldaki Osmanlı devleti ve Türk toplumu hatırlanınca ise, Mustafa Kemal’in kurduğu tam bağımsız ve şahsiyetli bir milli devletten, bu şahsiyeti sağlayan cumhuriyetten ve cumhuriyeti ayakta tutan değerler ve ilkelerden vazgeçmek mümkün değildir.

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti tarıma, hayvancılığa, el emeğine ve ticarete dayalı bir Ortaçağ imparatorluğu idi. İdeolojisi din, hedefi cihanşümul bir dünya devleti kurmaktı. Toplum yapısı kozmopolit, dini İslam’dı; ama din olarak sadece İslam dini yoktu, toplumu oluşturan fertlerin inandığı başka dinler de mevcuttu. Bu kozmopolit toplumu oluşturan fertler, imparatorluğun gereği olarak farklı milletlerden oluşmaktaydı ve Türk’ten daha çok Türk olmayanlar vardı. Böyle bir yapıya sahip Osmanlı Devleti’nin, ömrünün bu kadar uzun olmasının bir sırrı vardı. Bu sır, Ortaçağ şartlarında fiziki güçtü, fiziki kuvvetti, dolayısıyla bu güce ve kuvvete sahip olması idi. Çünkü tabiatın en büyük gerçeği güç ve kuvvettir;  güçte hata, vehim ve kuruntu yoktur ve kendi yolunu, kendi kaderini kendi çizer, kendi kanununu kendi yapar. Güç, Osmanlıya güven ve hâkimiyet duygusu verirken; tebaasına da itaat ve teslimiyet duygusu veriyordu. Müslüman halk, “inanıyorum, o halde varım” inancıyla halifenin otoritesine; gayri Müslim tebaası ise “itaat ediyorum, o halde varım” düşüncesiyle padişahın otoritesine boyun eğmekteydi.

 

            Batı Gerçeği

Batı, hümanizma, Rönesans ve Reform hareketleriyle, Ortaçağ zihniyetini terk ederek kabuğundan çıktı. Önce ferdi merkeze koydu, onun önüne aklı koyarak aydınlanma dönemine girdi. Sonra akıl ve ilim ittifakıyla teknoloji ve sanayi çağını (devrimini) başlattı. Böylece doğaya, başka toplumlara, zamana-mekâna meydan okuyacak tabiatın en müessir, en tesirli, sırrını ele geçirdi.  Bu sır, bu defa akla-ilme-teknolojiye dayanan kendi kanununu kendi yapan güç ve kuvvet idi. Hayatta en hakiki mürşit ilim ise, hayatta en hakiki yola getirici gerçek de, ilmin yarattığı güçtür. Bunun içindir ki, devletler her türlü barış-uzlaşma, imkânlarını tükettiklerinde güç kullanır yani düşmana harp açarak, ona, arzusunu güç-şiddet yoluyla kabul ettirmeye çalışırlar.

            

İşte Batı bu gücü elde ettikten sonra, diğer medeniyetlerin hepsini yavaş-yavaş sildi süpürdü. Kendi medeniyetini herkese empoze etti. Bu güçten nasibini, Osmanlı veya Türk-İslam medeniyeti de 1683’de Viyana’da aldı. Güç Doğuya doğru geldikçe Osmanlı geri çekildi. Önce, Macaristan gibi sadece Hıristiyanların bulunduğu topraklardan çekildi. İkinci olarak, Hıristiyan’ın çok Müslüman’ın az olduğu toprakları terk etti. Üçüncü olarak, Türklerin azınlık, Türk olmayan Hıristiyan ve Müslümanların çoğunlukta olduğu, Bosna- Hersek gibi yerleri bıraktı.  Dördüncü olarak, Türklerle-Türk olmayanların eşit olduğu yerlerden vazgeçti. Beşinci olarak da, Türklerin yoğun olduğu yerleri boşalttı.

         

Milli Mücadele

Batı’nın gücü karşısında, vatan kabul ettiğimiz Rumeli’yi tamamen terk etmek durumunda kaldık. Vatan olarak sadece Anadolu elinizde kaldı. Artık terk ettiğimiz topraklardaki Türkler başta olmak üzere, kendini Türk hisseden, Türkü yakın akraba gören, varlığını Türklere borçlu olan farklı etnik kökene sahip (Çerkez, Boşnak, Pomak, Kürt, Gürcü, Çeçen, Balkar, Abaza vs.) toplumların küçük bir kısmı da Anadolu’ya geldiler ve Anadolu’yu vatan kabul ettiler. 

Batının gücü karşısında, Osmanlının mağlup olması, toprak kaybetmesi, küçülmesi nüfusunun azalması o kadar da önemli değildi. Asıl önemli olan Osmanlı’nın medeniyetini kaybetmesi, daha da önemlisi iddiasını, şahsiyetini ve kimliğini kaybetmesi oldu. Sevr anlaşması ile vatanını yani Anadolu’yu da kaybetme tehlikesi ortaya çıktı. İşte Anadolu insanının kanını beynine sıçratan bu olaydır; düşmanın, bıçağını Türk insanının kemiğine dayandığı gün bu gündür. Milli Mücadele’yi başlatan ve Mustafa Kemal’i vatanı kurtarmaya sevk eden psikolojik atmosfer böyle başlar. Sonuçta zafer kazanılır, Lozan Antlaşması imzalanır ve 1923’te milli vatan üzerinde yeni ve Osmanlı’dan farklı bir devletin ve bir milletin inşa edilmesi için ilk adım atılır.

İnşaat sahası Anadolu’dur. Burası yabancı arsa spekülatörlerinin istilasından kurtarılmış ve tapusu Türk Milletinin üzerine kaydedilmiştir. Çünkü Milli Mücadele Türk milleti adına yapılmış ve zafer Türk milleti adına kazanılmıştır. Bu mücadeleye ve zafere, başka bir milleti veya etnik grubu ortak yapmak tarihin hakikatlerine, tarihin gerçeklerine uymamaktadır. Elbette ki Anadolu’da bulunan, Balkanlardan, Kafkaslardan göç etmiş, kendini Türk’e emanet etmiş etnik kökeni başka olan insanlar, karınca kararınca Milli Mücadele’ye katılmışlardır. Ama bu hiçbir zaman Milli Mücadele’nin Türk mücadelesi olduğu ve Türklerin zaferi olduğu gerçeğini değiştirmez.

İnşaatın müteahhidi                  : Türk Devleti,

İnşaatın mimarı ve mühendisi : Mustafa Kemal,

İnşaatın malzemesi                    : Türk kültürü,

Apartmanın adı da                    : Cumhuriyet Apartmanı,

İnşaatın güvenliğinden ise,          Türk ordusu sorumlu idi.

Bu inşaatın yapılabilmesi için önce arsanın temizlenmesi lazımdı. Zira arsa üzerinde Osmanlının bıraktığı işe yaramayan eskimiş, çökmüş, ömrünü tamamlamış çeşitli binalar ve bunların sahibi olduğunu iddia eden, bir hanedan, bir hilafet makamı ve onların uzantıları vardı. Arsa temizlendi, arsayı kendilerinin zanneden Halife, Hanedan yurt dışına sürüldü, arsa üzerinde bulunan Osmanlıya faydası olmayan, hatta yıkılışına yol açan ne kadar müessese, bina, gecekondu varsa yıkıldı, Rum ve Ermeni gibi taşeronlara imkân tanınmadı. Neticede büyük bir siyasi eser olan milli ve üniter devlet binasının inşaatı tamamlandı.

 

Cumhuriyet Dönemi

Milli Türk Devleti kurulduktan sonra sıra yeni bir Türk İnsanı ve yeni bir Türk toplumu tipi yaratmaya gelmişti. Bu yeni tip, Osmanlıdan farklı olmalıydı. Zira Osmanlı eski dünyada Ortaçağda kalmıştı, üstelik Batı karşısında tamamen çöktüğü için de cazip bir tarafı kalmamıştı. Yeni insan–millet tipi ararken artık Osmanlı değil, Batı örnek alınmalıydı. Nitekim öyle de oldu. Aklın-ilmin öncülüğünde, işe insanı adam yapmakla başlandı. Bilindiği üzere Müslümanlıkta Allah’ın kulu olmak esastı. Kulun kulu olmak ise bid’attı. Buna rağmen Osmanlı insanı, aynı zamanda halife-Padişahın, ulemanın, tarikat şeyhlerinin, cemaat şıhlarının kulu haline getirilmişti. Bu insan hem cahildir hem de fakirdir. Cahillik ve fakirlik, kulun kulu olmanın en önemli sebebidir. Zira kulun kulu olmak için bilgi gerekmez. Bu vaziyeti kabullenmiş insan ve topluma, ne modernizm ne de demokrasi uygulanabilirdi

Mustafa Kemal modern Türkiye’nin temellerini atarken, önce Türk insanını vatandaş ve birey haline getirmek yani “adam” yapmak istemiştir. Bunun içindir ki asrilik (modernlik) nedir diyen bir mebusa Mustafa Kemal “adam olmaktır” demiştir. Adam olmak ise, akıl-ilim-bilgi birikimine bağlıdır.

Şüphesiz insanın ve toplumun en büyük düşmanlarından biri kendi cehaleti ise, ikincisi de fakirlik-yoksulluktur. Cahilliği ve fakirliği gidermenin yolunun, akıl-ilim yoluyla ekonomik zenginlik ve kültürel zenginlik yaratmaktan geçtiği bilinen bir husustu. Bunun için Mustafa Kemal, daha Milli Mücadele bitmeden Maarif Şurasını, 1923’te de İzmir İktisat Kongresini toplamıştır. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözleri herhalde boşuna söylenmemiştir.

           Mustafa Kemal, kurduğu bu devlette aydınlanma devrini başlatmak istiyordu, zira aydınlanma ferdi ve toplumsal kimliğin kültürel ve ekonomik kalkınmanın olmazsa olmaz şartı idi. Bu aydınlanma, önce zihniyet değişikliğinden başlayarak Türk insanını kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna ihtiyaç duymadan kullanabilme seviyesine eriştirmeliydi.Bunun için asırlardan beri “inanıyorum o halde varım,” “itaat ediyorum o halde varım”, “söz gümüş ise sukut altındır” diyen sesiz ve hareketsiz insanlara “şünüyorum o halde varım”  “yazıyorum o halde varım,”  “okuyorum o halde varım,”   “özgürüm o halde varım,”  “ konuşuyorum o halde varım”  diyebilecek şuur ve  cesaret  kazandırılmalıydı.

                     Bu beş  ilke  pratiğe geçirilmeden  ne çağdaşğın, ne demokrasinin, ne cumhuriyetin ne de hukuk devletinin zeminini hazırlamak mümkün olabilirdi. Bu bakımdan Mustafa Kemal Türk Dil Kurumunu kurarak, Türk insanını Türkçe konuşmaya, Türkçe Yazmaya ,Türkçe Okumaya,Türkçe düşünmeye sevk etmek; Türk Tarih Kurumunu kurarak da  Türk milletinin mazisiyle temasını sağlayarak milli kimliği,milli şahsiyeti , milli kültürü yeniden inşa etmek istemiştir. “Başkalarını  bilen bilgilidir,ama  kendini tanıyan toplum ise akıllıdır.”

                      Mustafa Kemal, Türk toplumunun bilgiden daha çok akla ve ilme ihtiyacı olduğu gerçeğini görmüştür. Bunun içindir ki, o aklın ve ilmin önündeki en önemli engelleri kaldırmakla uğraşştır. Bunların başında tarikatlar, cemaatler, tekkeler, zaviyeler ve onların şeyhleri, dini önderleri ve  şıhları gelmektedir. Bunların mensupları (müritleri) zihinlerini, rehber kabul ettikleri insanların iradesine teslim etmişlerdir. İradesini her ne surette olursa olsun başkasına teslim eden ve böylece ön kabullerle hareket eden insan, ilim adamı olamaz, demokrat olamaz, liberal olamaz, birey olamaz; bu tür insanlardan müteşekkil toplumlarda da demokrasiden ve çağdaşlaşmadan bahis edilemez. İrade sahibi olmak için özden hür olmak lazımdır. Özünden hür insan ise, iradesiyle kendi kendini inşa edebilir. Kendini inşa eden adam da şuur(bilinç) sahibidir. Osmanlıda politik


Türk Yurdu Aralık 2008
Türk Yurdu Aralık 2008
Aralık 2008 - Yıl 97 - Sayı 256

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele