AB 2008 İLERLEME RAPORU ÜZERİNE

Aralık 2008 - Yıl 97 - Sayı 256

 

 

Giriş: Tarihi Arka Plan

AB Komisyonu, aday ve potansiyel aday ülkelerle ilgili 2008 yılı ilerleme raporunu Kasım ayı başında yayınladı. Bilindiği gibi şu anda Türkiye, Hırvatistan ve Makedonya aday ülkeler, Bosna Hersek, Arnavutluk, Sırbistan, Karadağ ve Kosova ise potansiyel aday ülkeler. Böylece 27[1] Avrupa ülkesinin üye olduğu AB, bu üç aday ve beş potansiyel aday ülkeyle Balkanların tamamını içine alan bir genişleme stratejisi benimsemiş görünüyor.

Batı Avrupa ülkelerinden İzlanda, Norveç, İsviçre ve Lichtenstein AB üyesi değiller ama AB ekonomisine ve kurallarına kısmen katılıyorlar. Monako, Andora, Vatikan ve San Marino gibi mikro devletler müşterek para olan Euro’yu kullanmak gibi konularda AB ile işbirliği halinde bulunuyorlar.[2]

Türkiye, sonradan üye olan ülkelerin birçoğundan önce, sonradan Gümrük Birliğini tesis eden Avrupa Ekonomik Topluluğunun ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğunun 1957’deki kuruluşundan hemen sonra, bir seri müzakerelerden sonra 1959’da Avrupa Ekonomik Topluluğuna üyelik için müracaat etti. İkinci Dünya savaşından sonra Sovyet tehdidine karşı batı bloğunda yer almış ve bunun sonucu olarak 1949’da Avrupa Konseyi, 1952’de NATO üyesi olmuş Türkiye, topluluğa üyeliği bu batılı olma sürecinin tabii bir parçası olarak görüyordu. Bununla birlikte Yunanistan’ın müracaat ettiği topluluğa Türkiye de girmezse, Kıbrıs meselesinde Yunanistan’ın konumu güçlenirdi.

12 Aralık 1963’te imzalanan Ankara Anlaşmasıyla Türkiye’nin Gümrük Birliğine ve Avrupa Ekonomik Topluluğuna alınma süreci başlamış oldu. Yani bizim AB’ye üyelik maceramız 45 yıl önce başladı. Bizimle beraber müracaat eden Yunanistan 1980’de, bizden çok sonra müracaat eden Baltık Cumhuriyetleri, Kıbrıs Rum Kesimi, Macaristan vs. 2004’te üye oldular. Geçen 45 yıl içinde rutin ek protokoller, ilerleme raporları ve tavsiye kararları vardır. İlaveten reddedilen tam üyelik müracaatımız (Nisan 1987), Gümrük Birliği Anlaşması (Mart 1995), Aday üye statüsü verilmesi (Helsinki Aralık 1999), tam üyelik müzakerelerinin başlamasına karar verilmesi (Aralık 2002), Gümrük Birliği Anlaşmasını 10 yeni üyeye genişleten Ankara Protokolü ve Kıbrıs Rum Kesimini Tanımadığımızı İlan (Temmuz 2005) gibi önemli olaylar vardır.[3]

Aslında bu uzun süreçte şu olanlar bile AB’ye üyelik talebimizi geri çekmeyi düşünmek ve Gümrük Birliği Anlaşmasını gözden geçirmek için yeter sebeptir. Kaldı ki Topluluğa 1959’da müracaat ederkenki önemli gerekçelerimizden birisi olan Yunanistan’ın Kıbrıs meselesinde bizden daha güçlü konumda olmasını engelleme imkânı da elde edilememiştir. Bir seri aymazlıklarla ve AB’nin dayatmasıyla uluslararası hukuk hiçe sayılarak Kıbrıs Rum Devleti bile AB üyesi olmuştur ve bugün AB ile ilişkilerimizde ciddi bir baş ağrısıdır.

 

2008 İlerleme Raporunda Neler Var?[4]

Bazı medya kuruluşlarının yorumlarında iyimser bir havadan bahsedilse de ilerleme raporu öncekilerden çok farklı değil. Hele Ankara ek protokolüne ilişkin yükümlülükleri tam yerine getirmediğimiz, yani “Güney Kıbrıs Rum Devletini tanıma ve limanları bütün AB üyelerine koşulsuz açmayı kabul etme” tavizini vermediğimiz sürece, Aralık 2006’da AB tarafından dondurulmuş olan sekiz müzakere başğında görüşmelere devam edilmemesi yönündeki ifadeler, işin esasında, AB tarafından Türkiye’nin içinde bulunduğu durumunun ve şartlarının objektif olarak değerlendirildiğine dair hiçbir ilerleme olmadığı anlamına geliyor.

Özgürlükler ve demokratikleşme yönündeki tespitlerde eski tavrın devamı açıkça görülüyor. Yerel yönetimlere özerklik verilmemesi, askerin kendi alanı dışında konuşmaya devam etmesi, MGK Kanunundaki milli güvenlik tanımının, askerin dahili siyasetle ilgili müdahalelerine imkân tanıyacak kadar geniş olduğundan bahisle Türk Silahlı Kuvvetler İç Hizmet ve MGK Kanununda değişiklik yapılmamış olması eleştiriliyor.

Türkiye’nin mecburi askerlikten, dış yardım alan derneklerin denetimine kadar olan bütün yasal uygulamalarını, bölgesel istinaf mahkemelerinin kurulmamış olmasını işaret eden, yargının Avrupa yargısına uyumlu hale getirilmesi için daha fazla çaba gösterilmesini isteyen rapor, Abdullah Öcalan’a hücre hapsi uygulanmasını sağlayan hükümlerin hâlâ yürürlükte olmasını ve 301’deki değişikliğin içeriği değiştirmemiş olmasını eleştiriyor. Rapora göre ifade özgürlüğünü kısıtlayan hükümler endişe kaynağı olmaya devam etmektedir. Meselâ kamu düzenine karşı işlenen suçları cezalandıran TCK 215, 216 ve 217. maddeleri ve Terörle Mücadele Yasası, şiddet içermeyen bölücü görüşlerin ifadesini de cezalandırma yönünde kullanılmıştır.

Aleviler, Protestanlar ve Yehova Şahitlerine ibadethane açtırılmadığı not edilen raporda, cem evlerinin ibadethane sayılmaması eleştirilmektedir. Misyonerlerin, yabancı din adamlarının serbestçe faaliyet göstermesini isteyen rapor, gayri Müslim cemaatlere tüzel kişilik verilmesini, Rum patriğin ekümeniklik dini sıfatını her zaman kullanabilmesi ve Heybeliada ruhban okulunun açılmasını istemektedir. Rapora göre, Türkiye azınlık hakları konusunda Lozan antlaşmasını geçerli mevzuat olarak ifade etmekten vazgeçmelidir. Süryanilerin mülklerine el konulduğuna ilişkin şikâyetlere atıfta bulunan ilerleme raporu, azınlıklara kendi özel hukuklarını uygulayacak bir yaklaşım önermektedir. Avrupa Konseyi ulusal azınlıkların korunması için çerçeve sözleşmesini ve Bölgesel veya Azınlık Dilleri Avrupa şartını imzalamamış olmamızı  bir eksiklik sayan rapor, AB üyesi ülkeler arasında da halen imzalamamış veya uygulamaya koymamış ülkeler olduğunu görmezden gelmiştir. Konuyla ilgili BM ikiz sözleşmelerine koyduğumuz çekinceleri de kaldırmamız istenmektedir. Azınlık okullarında birisi Türk olmak üzere çift Müdür uygulamasını değiştirmemiz beklendiğini ifade eden rapor, Bozcaada ve Gökçeada Rum azınlığının mimari mirasıyla ilgili esasen olumlu buldukları yaklaşımımızın, Türkiye-Yunanistan arasındaki işbirliğine örnek teşkil etmek üzere, adaların iki kültürlü yapısını koruyacak yönde genişletilerek sürdürülmesine davet etmektedir.

Kültürün en önemli unsuru dildir. Türkçenin kamusal alanda tek dil olmasını, Türkçe dışındaki yayınlara Türkçe alt yazı konmasını, devlet kurumlarının Kürtçeyi ve anadili Türkçe olmayan herkesin ana dilini öğretecek eğitim programları yapmamasını, DTP yöneticilerinin Kürtçe konuşmalarının soruşturma konusu yapılmasını eleştiren rapor, köy koruculuğu sisteminin kalkması gerektiğini vurgulamıştır.

Uluslararası konularda da Türkiye’yi masaya yatıran rapor, 2006 yılındaki ek protokol yükümlüklerini tam yerine getirmediğimiz, yani Kıbrıs Rum kesimini tanımadığımız ve limanları onlara açmadığımız için, AB’nin yaptırım olarak sekiz başlıkta müzakereleri durdurma kararına atıf yapmaktadır. Rumların NATO üyeliğini veto etmekten vazgeçmemizi isteyen rapor, Rumlara tazminat ödememize ilişkin kararları henüz tam olarak uygulamadığımızı ifade etmektedir.

Yunanistan’la ilişkilerimizi de kendisi taraf olarak ele alan AB, “casus belli” kararımızı tehdit olarak algılamakta, Türkiye’nin bu konuda AB’ye ve Yunanistan’a taahhütte bulunmasını istemekte ve Ege’de askeri tatbikat yapmamızı, bazı uluslararası konularında AB’den faklı tutum izlememizi eleştirmektedir.

 

Sonuç: Şimdi Ne Olacak?

AB İlerleme Raporuna ilişkin olarak burada yapılan tahlil ve değerlendirmelerin yansız ve objektif olmasını sağlamak için, basınımızda yer alan haberlerden değil, bizzat raporun kendisinden elde edilen bilgiler kullanılmıştır[5]. Sonuç olarak, ilerleme raporu hakkında, Türk Kamuoyunda bu doğrudan bilgilere dayanarak oluşan ortalama bir kanaatin, bazı ifadelere hak verenler çoğunlukta olsa bile, raporun geneli bakımından olumlu olması mümkün değildir.

Türkiye, Kıbrıs konusunda tam bir dayatma ile karşı karşıyadır. 1959 yılında AB’ye müracaat ederken, Yunanistan’a inisiyatif kazandırmamak için bizim de AB’ye girmemiz gerektiği argümanı tartışılıyordu. Şimdi Yunanistan bu inisiyatifi elde etmiştir. Dahası, Kıbrıs Rum Yönetimi de AB üyesidir.

Azınlıklar konusunda Türkiye’den istenen tavizler, AB’nin herhangi bir üyesi ülkede söz konusu dahi edilemeyecek hususlardır. Bu tavizleri veren bir Türkiye, bölgede ve şayet üye yapılırsa AB içinde, nazım rol oynama gücü kalmayan, sıradan bir ülke konumuna düşecek, “yolunmuş kaz” gibi olacaktır. Dahası, değerlerinden uzaklaşş bir Türkiye, yüzyılların birikimiyle oluşmuş uygulamaları bir tarafa bırakmış Türkiye Anadolu’da hükümranlık haklarını kullanamaz hale gelecektir.

Böyle girmektense hiç girmemek daha doğru olacaktır. Türkiye 45 yıllık macerasının sonuna gelmiştir. 1987’de tam üyelik müracaatımız ve reddedilmesiyle başlayan yeni süreç, itiraf etmek zorundayız ki aleyhimize olmuştur. 1995 Gümrük Birliği Anlaşması, aradan geçen on üç yıl sonra, anlaşmanın en lehinde olan ekonomistlerimiz de dâhil, en iyimser olarak “bir kazandıysak iki kaybettik” şeklinde yorumlanmaktadır.

Artık “alacakmış gibi yapmaktan” Avrupa’nın vazgeçmesi gerekmektedir. Biz de “gireceğiz, bizi alacaklar” saflığını terk etmek zorundayız; bazılarımızın renkli rüyalarından uyanıp gerçekleri kabul etme zamanı gelmiştir.

Avrupa ile ilişkilerimizi üye olmaya çalışan bir ülke konumunda değil, arkasında Türk Cumhuriyetleri olan bölgesel bir lider ülke konumunda geliştirmekten başka çaremiz yoktur. Savunma, sağlık, ulaşım, iletişim, üretim ve eğitim teknolojilerini kendisi oluşturmayı sağlayacak bir bilgi ve sermaye birikimine sahip olmak bizim için zor değildir. Dışa bağımlılığı, gelişmiş ülkelerinki kadar olan bir Türkiye hedefimiz olmalıdır. Bu ne kadar zor olursa olsun imkânsız değildir. İnsanımızın hakkı olan bazı iyileştirmelere gelince, marifet onları AB’ye girmenin değil insanımızın ulaşması gereken kriterler olarak gerçekleştirmektir. O zaman biz, AB’nin üyelik teklifini kabul etmek için şartlar ileri süren, AB hakkında ilerleme raporları hazırlayan konumda oluruz. Onlar düşünsünler.

 


         

 

[1] İkinci Dünya harbinden hemen sonra Belçika, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Hollanda ve Batı Almanya tarafından Kömür ve Çelik Topluluğu kuruldu. 1973’te İngiltere, Danimarka ve İrlanda, 1980’de Yunanistan, İspanya ve Portekiz üye oldular. 1990’da demir perdenin yıkılmasıyla Doğu Almanya batıyla birleşti; Avrupa Topluluğu da Orta ve Doğu Avrupa’ya doğru genişleme politikalarını benimsedi. 1993’te Maastricht Antlaşmasıyla Avrupa Birliği adını alan birliğe 1995’te Avusturya, İsveç ve Finlandiya, 2004’te Malta, Kıbrıs, Slovenya, Estonya, Letonya, Lituanya, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Macaristan, 2007’de de Romanya ve Bulgaristan üye oldular.

[5] Rapor metninden Türkçe bir bilgi notu hazırlayan Miyesser Yıldız, aslında bu yazıya müşterek yazar olacak kadar katkı sağlamıştır. Teşekkür ediyorum.


Türk Yurdu Aralık 2008
Türk Yurdu Aralık 2008
Aralık 2008 - Yıl 97 - Sayı 256

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele