HALİDE EDİP VE NASRETTİN HOCA

Kasım 2008 - Yıl 97 - Sayı 255

         

              Halide Edip Nasrettin Hoca’dan 1945 yılında yayınladığı, ancak yazımını on yıl önce tamamladığını belirttiği Maske ve Ruh adlı eserinde bahsetmiştir. Kendi ifadesine göre, “dünyaya Nasrettin Hoca gözüyle bakan bir eser yazmak isteği gönlünde yirmi üç küsur yıl önce Akşehir’de doğ (muştur) ”              (Adıvar 1945:37).

             Halide Edip Nasrettin Hoca’yla ilgilenme sebebini de şöyle açıklamıştır: “O devirde dünya ile pek ilgimiz olmamakla beraber, kendi yurdumuz için buhranlı ve kaygılı anlar yaşıyorduk. Fakat çoğumuzun içinde “ben” denilen o tedirginliğin baş amili ortadan kalkmış, yerini yurt ve millet selameti kaygusu üzerine kurulan kudretli bir ideale bırakmıştı. Benlik zincirini kırmak insana daima bir iç-özgürlüğü verir ve bu iç-özgürlüğü insana, çevresine bir dereceye kadar geniş, serin ve doğru bir görüşle bakmak imkânını bırakır.

            Bu imkanı veren, Akşehir hayat okulunun bence en verimli bir sınıfı olmuştur” (Adıvar 1945:37).

           Akşehir Halide Edip’i çok etkilemiştir. Oranın, iklimini, kadın ve erkeklerini sevmiştir. Cana yakın, hoşgörülü ve insan sevgisi ile dolu olan buranın halkının duygulu gönüllerinde bir gülümseme gizlidir. Bu da Nasrettin Hoca zihniyetinden gelir. Nasrettin Hoca’nın çevresi tamamen açık eski türbesinin önünden geçerken durup da bir yanında asılı duran koca kilidi görünce, insan bu zihniyetin ne olduğunu sezer. Bu bir semboldür yazara göre. “Bütün pencere ve kapılarını dünyaya açmış bir ruhun kendine mahsus bir köşesi olduğunu ilan eden bir semboldü. Türbenin önündeki yeşillikte durup ta Nasrettin Hoca havasını alan (böyle bir insan yaşamış olsun olmasın) böyle bir zihniyetin sırrını ister istemez biraz olsun sezerdi. Fakat bu zihniyet- genelde inanıldığı gibi- her şeyle alay eden, hiç bir şeyi ciddiye almayan “Adam sendecilik” zihniyeti değildir. Aksine, bu, dünyaya, insanların dertlerine bakarken, benliğini bir yana iten hiçbir fikri saplantısı veya kişisel isteğe kapılmadan, serin, doğru görüşle realiteyi seyreden bir anlayıştır “ (Adıvar 1945:37).

              Halide Edip bu düşüncedeyken, aradan yıllar geçer. Avrupa ve Amerika’da düşünce ve düşüncesizlikler, insanlığı içinden ilgilendiren acı meselelerle karşı karşıya gelir. Bilhassa Batı’nın genç fakat sağlam bir terkibi olan Amerika’yı içinden görmek fırsatı hayat görüşünü genişletir.  Nihayet Hindistan’ın da iç yüzünü biraz görebilmek imkânını bulur. Savaştan önceki uygar dünyayı ve uygarlığı tehdit eden meselelerin verdiği yorgunluklar bunlara biraz Nasrettin Hoca gözü ile bakmak isteği duyar. Yarının dünyasında huzur veya çatışma unsuru olabilecek bütün bu meseleleri on sene önce ciddi bir şekilde yazmadan önce, Nasrettin Hoca gibi kavramak ister. İşte bu anlayışla ve özellikle geleceğe hâkim olabilecek değerlerin birbirine karşıt gibi görünmeleri ona yön tayin ettiremeyen bir fikrî pusulasızlık verdiği için kahramanı Nasrettin Hoca olan bu fanteziyi yazar.

              Savaştan önceki yıllara çöken karanlık ve kargaşalığın zavallı Nasrettin Hoca’nın serin kafasını bile bazen bulandırdığını düşünür yazar. Ama fanteziler çoğu zaman bulanık olurlar ( Adıvar 1945:38).   

             İşte Halide Edip’in bu eseri yazma serüveni…

             1 prolog, 4 perde ve 24 tablodan oluşan eserde Nasrettin Hoca’nın ölümü, ahirete gidişi, oradaki durumu, karşılaşğı ünlü kişilerle dünya ahvalini değerlendirmesi konu edilmiş; eşeği Boz Oğlan’a da geniş yer verilmiştir. 

            Oyun prologla başlar. Burada yüzleri maskeli ve üniformalı kadın ve erkekler bir değirmen taşını çevirmekte, aynı zamanda da Nazım Hikmet’in “Makineleşmekşiirinden küçük bir bölümü şarkı gibi söylemektedir. Yazar buradan bir ihtiyarın ağzından maskeler ve ruhlarla ilgili kısa bir değerlendirme yapar: “Maskeler fani, ruhlar ebedidir” (Adıvar 1945:41).

            Birinci perdenin ilk sahnesinde zamanın XIV. Yüzyıl olduğu belirtilmiştir. Mekân ise Akşehir’de küçük bir evin odasıdır. Mevsim yaz olduğu için pencere açıktır. Ay ışığı odayı aydınlatmaktadır. Yatakta Nasrettin Hoca uyanmış yatmaktadır. Halide Edip onu şöyle tanıtır: “Başında beyaz bir takke, çenesine kadar örtülü beyaz çarşafın üstüne yuvarlak ve düzgün kesilmiş kır sakalı yayılmış. Alnında düşünce çizgileri var. Yarı kapalı gözlerinin kuyruklarından, yatağın önünde çömelen bir kadın gözlüyor gibi. Biraz çarpık burnu hayli uzun, ucunun her şeye kendini sokan mütecessis ve kendi halinde bir anlamı var. Bıyıkları kesik ve solgun dudaklarında alaycı gülümseme donmuş kalmış gibi. Yüzünün uyanık ve kınamsık anlamı bu ölü hareketsizliği ile daha derinleşmiş. Bütün yüz, deli bir sanatçının elinden çıkan bir maskeye benziyor” (Adıvar 1945:43).

             Nasrettin Hoca da, karısı da düşünmektedir. Düşüncelerini nereden geldiği belli olmayan bir ses tekrar eder, ama düşünürken ikisinin dudakları da kımıldamaz. Yalnız seslerin cinsinden düşüncenin hangisine ait olduğu belli olur. Erkeğin sesi pes ve tatlı, kadınınki hırçın ve tizdir.

             İlk replik kadına aittir. Kırk yıllık kocasını iyi tanıyan kadın, yine de onun şaka yapıp yapmadığını merak eder. Hoca ise bu defa işin gerçek olduğunu, şaka olmadığını söyler.  “Allah’ım. Bu hatunun ikiyüzlülüğü beni ölüm şeğinde bile mi azaba sokacak? Öldüğüme inanmıyor. Bu sefer şaka olmadığını bilmiyor. Öleceğime çok seviniyorum. Adeta ahireti merak ediyorum. Yeni bir ülke göreceğim gibi geliyor…” (Adıvar 1945:43).

             Bir sürü ahmak ve aptal insanları güldürmek onu azıcık yormuştur. Kendisi gidince Akşehir halkının ne yapacağını merak eder. Vakit gelse gitsem, diye düşünür.

            Nasrettin Hoca’nın parası çoktur. Kaç kez Timur’un huzuruna çıkmış, ihsan almıştır. Kadın şimdi onun parasını nereye gömdüğünü, onu nasıl bulacağını hesaplar. Herkesi güldüren Hoca karısını güldürememiştir. Karısının düşüncesini okur adeta. Onun parayı düşündüğünü hisseder. Bahçeye gömdüğü çömlekte kâğıtlar vardır. Öldükten sonra karısı, bahçeyi didik didik edecektir. Kağıtları bulunca karısının suratı ne olacaktır acaba? Çünkü Hoca oraya insanların ne matah olduğunu yazmıştır.

            Kadın arada bir Hoca’nın üzerine eğilir; ölüp ölmediğini kontrol eder. Konuşmasını ister. Konuşursa eşeğin arpasını kendi eliyle vereceğini söyler. Hoca yatağa düşeli hayvan hiç yem yememiştir. Hoca ise eşeğine acır. Ardına kalırsa bu kadın ona çok çektirecektir. İnşallah o da kendisiyle ölür de cennette rahat eder. Bu, son duasıdır.                                                        

             Hoca’nın yüzü tuhaflaşır. Karısı da “galiba ölüyor” der. Parasının yerini öğrenmek ister. Altın çömleğini nereye gömdüğünü sorar. Göz kırparak cevap verebileceğini söyler. Hoca da karısının elinden kurtulduğunu düşünerek, sol gözünü kırpar. Yani bahçeye gömdüğünü anlatır. Kadın sevinir. Hakkını helal eder ona. Hoca ölür ama kadın hala şüphe eder.       

             İkinci sahnede Hoca bir melek eşliğinde ahiret yolculuğuna çıkar. Sultan Dağlarının tepesinde, deve şeklinde bir bulutun üstünde diz çökmüş oturmaktadır. Aşağıdan, Akşehir vadisinden davul dümbelek sesleri gelmektedir. Hoca neşelenir. Meleğin söylediğine göre bu sesler, Timurlenk’in torunu öldüğü için Moğolların matem ifadesidir. Hoca, sağğında güldürdüğü bu adamın kendisi için ne yapacağını düşünür bir an.

            Hoca, eşeği Boz oğlan’ı bekler. Boz oğlan’ın eşek olduğunu öğrenen melek çok şaşırır. Normal şartlarda dünyaya dönmek gibi bir niyeti olmayan Hoca, geride bıraktığı eşeğini bulmak için dünyaya dönmeye razıdır. Boz oğlan’ın ahiret yollarında kaybolmasından korkar.

            Üçüncü sahnede Hoca Akşehir çayırına gelir. Ortada açık bir türbe vardır. Türbede hayvan ruhları dolaşmaktadır: Tilki, kuzu, ayı, deve, kurt. Hayvanlar, insanların dünyada iken onlara nasıl eziyet ettiklerini, en ağır işlerde çalıştırdıklarını söyleyerek şikâyet ederler. Hocanın eşeği orada değildir. Timur’un diyarında dolaşmaktadır. Öte yandan tilki, bu türbeyi, Timur’un yaptırdığını söyler. Burada yatanın Akşehir’e neş’e verdiğini, kocası hırçın, çocukları ağlayan kadınların buraya adak adadıklarını, bu türbe burada kaldıkça Akşehir halkının içinin dışının güleceğini söyler. Hoca ise Timur hüküm sürdüğü sürece halkın gülmesinin zor olduğunu düşünür. Böylece Timur’un yönetimini de eleştirmiş olur.  Tüm hayvanlar onun kim olduğunu merak eder. Nasrettin Hoca olduğunu öğrenince de çok sevinirler.  Derken eşeğin ruhu gelir. Efendisini görünce şaşırır.  Hoca ona sarılır. Cennetin bile onsuz yavan olacağını söyleyince eşek şüphe eder: yine bir çıkar işi mi vardır? Çünkü Hoca sağğında ona ağır bir yük yükleteceği zaman hep böyle yapmıştır.  Onunla cennete bile gitmek istemez. Çünkü Timur’un sarayında Şirazlı Ahmet adında bir şairin maskesinin arkasına saklanarak sefa sürmektedir. Hoca şaşkın sorar: “Maske ne demek?” Eşek alaycı bir şekilde açıklar: “Her vücut bir maskedir. Ruh onun arkasındadır. Hayvan ruhları bazen bu insan maskelerinin arasına girer, o insanlara hayvanca şeyler yaptırırlar” (Adıvar 1945:50). 

              Yazar eşeğin ağzından hayvanlara işkencenin kötü olduğu düşüncesini verir. Eşek, sağğında kendisini hor kullanan Şirazlı’dan intikam almaktadır. Ona eşeklik ettirip padişahın gözünden düşürmektedir. Hoca ise bu davranışının yanlış olduğunu söyler eşeğine. Eşek ise hocayı Timur’un divanına davet eder. Tıfli’nin maskesinin altına gizler. Tıfli, eşekleri seven iyi yürekli biridir.

             Dördüncü sahnede ayrıntılı bir biçimde Timur’un divanı tasvir edilmektedir. Divan matem içindedir. Timur’un sağında Arap tarihçisi İbn-i Haldun, solunda da Ahmed-i Şirazi vardır. Ayağının altında inci küpeleri, kocaman başı olan bir cüce başını kaldırıp Timur’un yüzüne bakmaktadır. O kalabalıkta sadece onun yüzünde gülmek ve konuşmak isteği görülmektedir. Bu cüce, hükümdarın Tıfli’sidir.

              Eserde kişilerin birbirlerine açıkça söyleyemedikleri sözler “düşünce sesi” ile verilmiştir. Örnek olarak Timur’un düşünce sesi ve gerçek sesi ile söylediklerine bakalım:

              Timur’un düşünce sesi- “Cücenin hakkı var. Matemin yarısı riya ve tabasbus. Hele şu şaire hiç katlanamıyorum.


Türk Yurdu Kasım 2008
Türk Yurdu Kasım 2008
Kasım 2008 - Yıl 97 - Sayı 255

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele