NASREDDİN HOCA İLE ANLAMAK

Kasım 2008 - Yıl 97 - Sayı 255

Kendimizi ve içinde yaşadığımız çağı anlamak açısından Nasreddin Hoca’nın sembol bir kişilik olduğunu düşünüyorum. O, bizi kendimize gösteren, kendimizi anlamak için bize ayna tutan model insandır. Bu nedenle onu anlamak, kendimizi anlamaktır. Hoca, binlerce yıldır bin bir zahmetle çıktığımız tarih ağacında, bastığımız dalları keserken, ağaçtan topluca düşeceğimizi bize mizah yoluyla gösteren bir mürşittir.  O, latifesi işinin ve sözünün sırrında bir “İnsan-ı Latif”; kelâmında kemâlini gösteren İnsan-ı Kâmildir. Hoca Nasrettin bizim insan mayamız. Hoca’nın gölde mayaladığı yoğurt, aslında biziz.

13. yüzyıl esprisi kavranmadan da Nasrettin Hoca esprisinin kavranılamayacağını düşünüyorum. Bu çağı kendimiz açısından anlamak istiyorsak 13. yüzyılın ruhunu anlamak durumundayız.

Şüphesiz ki anlamanın zamanla ve mekanla alakalı bir yanı var: Anlayan olarak, anlaşılan olarak... Ve bu manada Nasreddin Hoca’yı anlama konusunda önemli güçlükler var önümüzde. Yaşadığını düşündüğümüz çağ ile şimdimiz arasındaki zaman mesafesi ve bu mesafenin oluşturduğu  anlayışlar mesafesi, bu güçlüklerin başlıca sebebidir.

Nasreddin Hoca’yı anlamaktan ziyade onunla anlamayı amaçlarken, niyetimiz Hoca’yı filozof yapmak değil; onun bilgeliği eşliğinde kendimizi felsefî bir kavrayışla anlamaya çalışmaktır. Zira Nasreddin Hoca, çağı içinde kalmamış; her çağda hep aynı kalan muhtevasıyla çağlar içinde hep yenilenerek bu güne ulaşş ve anlamalarımızın önemli unsurlarından biri olmuştur. Bu nedenle onunla anlayan özne, anlamasını bu yüzyılın anlama kalıpları içinde yapıyor. Anlayacağı ise, geçmişin bu güne yansıyan suretinden, kendi geleceğidir.

Önce kendimiz için yani bireysel varoluşumuzla anlayacağız. Sonra kimliğimizi yani toplumsal varoluşumuzu oluşturan kültürel değerlerimiz için; nihayet, üzerinde durduğumuz dünya ve mensup olduğumuz insanlık için; bireyden hareketle, evrendeki insan dokusu olan kültür içinde ve evrensel bir yönelişle anlayacağız. Hoca örneği üzerinden anlayacağız kendimizi ve zamanı; Karakuşî hükümlerle değil, adaletle, cesaretle, bilgelikle ve edeb (ölçülülük)le... Sokrates’in dış dünyada değil, ruhta bulduğu temel erdemleri fıkralarında göstere göstere; onun torunu olduğum bilinciyle ve onun değerleriyle…

Nasreddin Hoca, bizi bize gösteren bir aynadır.

Işık parlak bir yüzeye çarparsa, yansır ve onun tamamını yansıtan parlak yüzey (sırlanmış cam veya metal) ayna adıyla bilinir.  Aynayı cam olmaktan çıkartan da arkasına ince bir plaka olarak sürülmüş olan bu sırdır. Hakikati saydam camda gösteren de bu sırdır.

Aynadaki görüntü, aslına nazaran eksiktir. Ayna nesnesini çarpıtarak gösterir. Bu nedenle görünüş ve hakikat sorununa odaklanmış bir filozof için olduğu kadar bir sanatçı için de oldukça eski ama işlevselliği hâlâ yürürlükte olan bir metafordur. Narkissos’a aşkıyla eriyerek sadece ses (yankı) olarak kalan Ekho[1] ve gölde kendi yansımasına aşık olan Narkisssos söylencesinden günümüz edebiyatına ve hatta felsefesine kadar (Rorty, 2006).

İmdi, filozof, sanatçı ve mizahçı açısında aynadan bakmaya çalışalım:

Hakikî dünya ve onun aynadaki tezahürü olan maddî dünyanın birbirine nispeti de bu metafor üzerinden gösterilir.

Aynada yansıyan ışıktır. Hakikatin ışığını akıl ışığında arayan filozof, hakikati güneşle temsil eder: Görünen dünyada, göz ve görünen nesneler için güneş neyse, kavranan dünyada da varlığın hakikati olan “idea” odur (Devlet, 508c) diyen Platon’da olduğu gibi…

Felsefede, değişmeyeni ve sürekliliği arayanlar, görüneni aşmaya, görünenin arkasındaki hakikate ulaşmaya çalışşlardır. Bu manada görüntü aşılmak istenendir.

Bu felsefelere göre dünya hakikat değildir. Hakikati tanıma yetisi olan ruh, bu dünyada, beden mağarasında hapsedilmiştir. O, hakikati, sadece, hakikat dünyasından beden mağarasına yansıyan gölgeler kadar bilebilir. Hakikati kavrayan ruhun beden mağarasında mahkum olduğunu düşünen Platon, bu düşüncesi Devlet kitabının yedinci bölümünde meşhur mağara metaforuyla gösterir:

Bir mağaranın ışığa açık kapısına sırtını dönmüş ve ayaklarıyla boyunlarından zincirlenmiş olduğu için kendilerini bildiklerinden bu yana mağaranın duvarlarında başka bir şey görmeyen bir grup insan, arkalarında yanan ateşin (güneşin)  mağaranın duvarına vuran gerçek zannediyorlar. Aslında gölgeler dışarıdan geçen kervana aittir (Devlet 514vd). Bir kere mağaranın duvarına yansımış görüntüleri gerçek zanneden kişilerin bu mağaralar aleminde öncelik konusu yaptıkları şeyler, (makam-mevki, para-pul, şan şöhret) hakikati bilen ona aşina olanlar için zaman zaman komik; zaman zaman ise trajik bir durumdur.

Mağara metaforu, “alemi hakkın bir ayinesi bilmek ve ol ayinede anı muayene görmek gerek” düsturunu benimseyen tasavvuf öğretisi için de oldukça elverişli bir metafor olsa gerekti. Zira mağaranın duvarı hakiki varlığın suretin yansıtan bir ayna olarak anlaşılmaktaydı. Ayna, varlığı aksettirendir. Aynada akseden ise görüntü. Her görüntü gibi olanı olduğu gibi göstermez, eksik bir yan kalır geride. Bu öğreti, gönlün cilalanmasıyla hakkın orada tezahür edeceğini söyler bize.

Nitekim Mevlana Mesnevi (Cilt I; 3467-94)’de Rum halkıyla Çinlilerin ressamlıkta bahse girişmelerini anlattığı kıssasında Çinli ressamların duvara işledikleri resimler akıldan, idrakten dışarı, fevkalâde güzel şeyler çizdiğini anlatır. Oysa Rum ressamlar sadece duvarı cilalamış adeta bir ayna haline getirmişti. Padişah Çinli ressamların yaptığını görünce çok beğendi lakin Rum ressamlarının odasına girince sadece boş bir duvar gördü. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye mani olan perdeyi kaldırdı. Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle nakışlar, bu odanın cilâlanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi göründü. Resimlerin yansıması/aksi, adeta göz alıyordu. Zaten bu dünya, hakkın aynasıydı. Aslında bu aynaya düşş görüntüye ayna tutmaktan başka bir şey değildi.

Bu metaforla gösterilmek istenen hakikati Platon, idealist metafiziğini rasyonalitenin diliyle Mevlana, etik çerçevesini estetiğin diliyle, Hoca’nın fıkraları ise mizahın diliyle aktarır. Bunun için Nasrettin Hoca ile anlama, diğer anlama türleri kadar değerli ve belki de daha da etkilidir.

Akılsallık anlamanın temel zeminidir. Zira anlama onun içerisinde gerçekleşir. Akılsallık (rasyonalite) medeniyetin değerlerinin anlaşılması, açıklanması ve alımlanmasında son derecede gerekli. Lakin yeterli midir? Rasyonelleştirmek kadar estetikleştirme ve mizahileştirme de bu değerleri anlamanın zeminidirler. O halde kendimizi ve bizi kendimiz yapan değerleri anlamak için; akılsallığa, estetiğe ve mizaha ihtiyacımız bulunmaktadır. Bu değerler söz konusu oldukta, 13. yüzyıl bize özgü bir Rönesans’ın (yeniden doğuşun) yüzyılıdır. Eğer günümüzü anlamak istiyorsak, geleceğimizi anlamak istiyorsak, günümüze ve oradan da geleceğimize taşınan kültürel kodların oluşturucularını burada buluruz. Nasrettin Hoca 13. yüzyılın zeitgeistinin  (çağın ruhu) mizahtaki somutlaşmasıdır. Bu nedenle Nasrettin Hoca’yı, hakikat anlayışımız bakımından 13. yy. esprisi içerisinde bir dönüştürücü olarak okumak istiyorum. Burada anlama zeminimiz mizahtır ve onun gerçekliği ters çeviren dilidir.

Gözümüz perspektife alışğı için, hataları ve tuhaflıkları göremeyebiliriz. Düz olarak gördüğümüz şeylere bir de tersinden yani farklı bir açıdan bakmaya çalışalım.  Göz alışkanlıkları ortadan kalkınca hatalar ve tuhaflıklara belki daha net görüş elde edebiliriz. Mizahın da yaptığı bu değil midir: Perspektif yerine terspektiften bakmak?

Şu olup-bitenlere, dünyanın akıl sır ermez gibi görünen işlerine bu gözle bir bakalım: Hayatın akışı içerisinde sıradanlaşan anormallikleri, akşamları hem de yemek sofrasında televizyon ekranlarında “haber” olarak izlemiyor muyuz? İşte zaman zaman öylesine tuhaf durumlarla karşılaşırız ki; anlam düzeneğimiz bozulur. Bu durumu hayatın olağan akışı dahi zannedebilir ve “Zamanın böyle gerektiriyor” gibi kabullenişlerle” veya “Hiçbir şey eskisi gibi değil” şeklindeki serzenişlerle, saçmayı hayatımızın bir parçası haline getirebiliriz.

Saçma olan yeterince ters bir durumdur. Lakin içine doğduğumuz perspektifler nedeniyle, zihinsel, dilsel ve toplumsal alışkanlık bağlarıyla bu terslik yeterince idrak edilemez. Yerinde olmayan, yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Anlamsızdırlar. Bunun için anlamada yahut ifadelendirmede güçlük çekeriz. İşte burada tersinden bir bakış, düz anlamların ve anlamaların göremediğini fark ettirebilir, anlamsız olanla, saçma ile bizi karşılaştırabilir. İşte bu, hakikate tersinden ayna tutmadır. Akıl saçmayı kavrayamaz[2] Ancak tersten bir kavrayışla mizah bizi onunla yüzleştirir.

               Hoca’yı ayna kılan sır bizce budur. Saydam durumumuzu görünür kılması, düz anlamdan sırra bizi yöneltmesinin gerekçesi de...

               Bir dönüştürücü olarak Hoca’nın şu ya da bu tarihte, şu ad veya bu ad ile filan yerde yaşamış olduğundan bağımsız olarak bir model şahsiyet kazanması olgusuyla karşılaşırız. Evet, o Akşehirli Nasrettin Hoca’dır; yüzlerce yıldır, mizah aynasında bizi gösterir. Benzetmeyle; Nasrettin Hoca, bizim insan mayamızdır ve onun mayaladığı da biziz. Göl, ışığı yansıtan aynadır. Aynada yansıyan biziz. Göle çalınan yoğurdu, gölü ayna yapan sır olarak neden yorumlamayalım?

 

Hoca’nın bu gerçekliği onun fiziksel gerçekliği kadar sahicidir. Onun kültürün aksi-aynası olarak fiziksel varlığı, Molla Nasirüddin’in kim olduğu, hangi köyde doğduğu hangi hocalardan ders aldığı ve nerede ne kadar zaman kadılık yaptığı tartışılabilir; hatta bilimsel bir bilginin nesnesi de olabilir: Bu bilgiler, bir model ile ona gerçeklik veren kişiyi karşılaştırmak açısından önemlidir. Bu konuda oldukça zengin bir literatür bulunmakta[3]. Lakin burada Nasrettin Hoca’nın gerçekte yaşayıp yaşamadığı, yaşadıysa hangi yıllarda yaşadığı, Arap Cuha veya Peter gibi tiplerle alakalarından çok (bkz, Aykut, 2005:116-128), bir model kişilik olarak ele almaktayız.

Kültürel kalıp olarak Akşehirli Nasrettin bizim aynamız, kimlik modelimiz olarak bundan da önemlidir.

               Nesnenin aynaya düşen görüntüsü terstir. Aynayı, yansımadan dolayı aynada “anya” gibi okuruz. Bu nedenle ambulanslardaki yazı tersten yazılmıştır; öndeki aracın dikiz aynasında “ambulans” biçiminde okunsun diye. Eğer bu âlem bir ayna ise, ve biz onu hakkın bir ayinesi olarak görüyorsak, aynada muayene ettiğimiz Hak’tır (Sinan Paşa, Tazarruname, s.69 [57] ). Bu aynada görünen âleme tekrar ayna tutarsak ne olur? Aynadaki yazıyı yine tersten okuruz ve “anya” yeniden “ayna” olur. Hoca bunu yapar: Tersine çevrilmiş olanı tersine çevirir: Aynada yansıyanı yeniden aynada yansıtır. Böylece aynadaki görüntüyü hakikate dönüş


Türk Yurdu Kasım 2008
Türk Yurdu Kasım 2008
Kasım 2008 - Yıl 97 - Sayı 255

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele