Türk gözüyle… MADRİD’İN GÜNDÜZÜ-GECESİ-MÜZESİ…

Ekim 2008 - Yıl 97 - Sayı 254

         

Kongre için gittim Madrid’e.

Siestası ile ünlü İspanyolların gümrüğünden (Barajas havaalanı) kaygısız-tasasız geçtik. Ne bir soru sordular, ne kimlik istediler, yalnızca damga. Madrid sessiz, sakin, kimsesiz bir şehir gibi. Vakit ikindi suları… Burası mı her yıl seksen milyon turist ağırlayan ülke? Rehberimiz uyarıyor: Şimdi siesta (öğle uykusu) vakti. Kıyamet kopsa kımıldamazlar” İlave ediyor. “Bir sefer gümrükten geçme saatimiz siestaya denk geldi. Hiçbir gümrük memuru gelip işlem yapmadı. Bomboş sahipsiz gümrükten geçtik. Dönerken de aynen… Adamların umurunda bile değil gümrük kontrolü. Damgasız pasaportumuzdan İspanya ya gittiğimizi ispat edemedik.”  Bu sene bankacılar uzun uğraşlar sonunda haftalık otuz, günlük altı saat, mesai bitimi 14.00 olarak haklarını (!) almışlar.

                                                           ***

Bindiğimiz otobüsün ilk durağı plaza del  Toros. Boğalar meydanı… Arenanın dış mimarisi Arap tarzı, 1929  yapımı, çinili, anahtar deliği modelli pencere ve kapıları olan bir arena binası. İçine girmedik. Boğalar serin havada dövüşmezmiş toreadorlar ile. Matador kelimesi kıyıcı, öldürücü demekmiş. Oysa boğa ile güreşenler birer kahraman! Hatta bir melek (!)  Arenanın önünde bir heykel var: Toreador(!) ve boğa. Etrafında diğer heykel figürleri: Üstündeki toreador(!) kıyafetini (işlemeli cepken,   kalın kuşak, düz ayakkabı, kılıç, garip bir şapka)  çıkaran  bir erkek melek  (heykeli) … Boğayı öldürdüğü için kutsanmış bir melek toreador!...

AB buna ses çıkarmıyor. Ama o tarihlerin gazetesinde antikalaşş  Fransız   güzeli(!) Brigitte Bardot Müslümanlara, kurban  kestikleri için hakaret ediyor…

Rehber anlatıyor: “Burada Boğa Bilimleri Enstitüsü var”. Biliyorum. Boğa boynuzu darbesinde cerrahi işlemler ve yaralanma tipinin de bilimi var ve bu bilimi bilmeyen cerrah,  kutsal (!) toreador’u iyileştiremez.

Enstitünün ilk başkanı Pedro Romero imiş. Ömrü boyunca 5600 boğa öldürmüş. Yetmiş beş yaşında arka arkaya yirmi boğayı telef ettiği  (kahramanca!)  için,  bu başarının karşısında onu enstitüye başkan yapmışlar.

Futbolla ilgilenenler için Real Madrid (Royal Madrid takımı: kraliyet takımı demekmiş) in stadyumu Estadio Santiago Bernabeu önemli  idi. Bana bir şey  ifade etmedi.

Yeni gökdelenleri ayrı bir bölgeye yapmışlar. Burada ana caddenin iki tarafına karşılıklı yapılmış iki dev gökdelen dikkat çekiyor. Her ikisi de  Pisa kulesi  gibi yola doğru eğri yapılmış. Binaları biraz daha yükseltseler gökyüzünde birbirine kavuşacaklar. Bu noktanın adı: Avrupa Kapısı.  Bu noktadan Fransa sınırına  mesafe  270 km. Avrupa Birliğine  girmek için Fransızlarla çok mücadele etmişler. Yani Avrupa’ya girmek Fransa’nın iznine tâbii. Fransızların  üstün ırk kompleksi, Arap-Yahudi-çingene karışığı dedikleri İspanyolları da bıktırmış. Oysa İspanyolların en sinirlendiği ve aşağılandıklarını düşündükleri  cümle “Tipiniz  Arap veya çingene veya Yahudi’ye benziyor” denmesi imiş.

Plaza Major,  kare bir avlu etrafında düzenlenmiş 136 yapışık binadan, ve bu binalardaki 437 balkondan oluşan bir alan. Yaklaşık 400 yıldır  bozulmadan ve aynı amaçla (alışveriş, geleneksel oyunlar, gösteriler)  kullanılarak muhafaza edilmiş. Alana evlerin altındaki kemerli geçitlerden gelen sokaklar aracılığı  ile giriliyor.  Karşılıklı iki kenardaki üç katlı binaların tepesinde birbirine bakan haçlar, alanın ortasında da kral III. Philip’in at üzerinde heykeli var. Yerler Arnavut kaldırımı. İstanbul’u düşünüyorum. Böyle bir bozulmamış meydan (500-600 yıllık),  Haç yerine hilaller ile çevrelenmiş çatılar,  ortada atına binmiş Fatih heykeli, üstünde kaftanı ile… Evlerin altında bira-şarap içilen cafeler yerine,  şerbet-çay-kahve içilen dinlenme köşeleri… İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar… Ve bize çay içerken zeytinlerinden ikram ediyorlar. İspanya zeytin ülkesi ve zeytinyağı. Zeytinler çürümüş gibi, tatsız, keyifsiz.  Bizde misafire değil, kahvaltıya bile çıkarılmaz  (zeytinyağlı olarak ise yalnızca salatalarını gördüm).  

Her yer yüzyıllar öncesinden (en az yüz yıllık) kalan taş binalar ile dolu ve bakımlı. Ama İspanya’ya  yüzyıllar boyu deprem de  hiç uğramamış!

Krallık devam ediyor. Sembolik de olsa, baş tacı ediliyor. Ama İspanya’da ve sarayda Krala ait hiçbir şahsi eşya yok. Her şey devletin(miş). Hayatları çok mütevazi imiş. Sarayı ise resmî davetlerde açıyorlarmış. Sarayın sağı Endülüs’ten kalan dev bir vadi -bahçe ile önü ise saray mensuplarının kullandığı kilise ile çevrili. Kilise ve Endülüs’ten-İslamiyet’ten kalan bir bahçenin sarayın beraberinde olması tesadüf mü?

Sarayda üçbin oda, sekiz yüz pencere, dört yüze yakın balkon var (mış). Sarayda sıkıntılı ağır bir döşeme, kasvet, gösteriş amaçlı bir şaşaa var. Duvarlar, eşyalar, avizeler, her yeri tıka basan dolduran ağır mobilyalar, tavandaki Yunan-Roma tanrı tasvirleri insanın üstüne üstüne geliyor.

Sarayda Arap kavuğu (?) ve üstündeki hilali ayağının altına almış kral Ferdinand var.  Baskın Kraliçe, İspanya’yı İspanya yapan kraliçe İsabella’nın kocası, karısının karşısındaki aciziyetini, ayağının altına (!) İslam’ın hilalini alarak, heykeli aracılığı ile bastırmaya çalışıyor.

Madrid’de yalnızca bir küçük (yeni) cami bulunuyor. Yağmur yağıyor dışarıda. Ortaya hemen her köşeden bir Çinli çıkıyor. Ellerinde adi şemsiyeler üç avrodan satıyorlar. İşporta malı, Çinliler ve dünyanın her yeri:  Bir üçleme hâlinde devam ediyor.

Her yer yemyeşil. Oysa Madrid, bizim İçanadolu bölgesinin karasal iklimine sahip. Dev ağaçlar, dev parkları ve geniş caddeleri süslüyor. Ve rehber diyor ki:  “Her ağaca üç bahçıvan düşüyor. Bu iklimde yaşatılması için herkes el birliği yapıyor” ve aklıma Ankara geliyor. Daha iyi gelişsin(!) diye neredeyse gövde hariç tamamına yakını budanan dev ağaçlar,  kendilerini kurumaktan zor kurtarıyorlar. Ve bazıları da (ne yazık ki) artık kuruyan gövdeleri ile bazı belediye bahçıvan (!) larının kışlık odunu olmayı hak ediyor(!).  Kasıtlı bir tümden budanış mı(?)  sorusu aklımdan çıkmıyor.

İspanya 17’si sınırları dahilinde,  ikisi de farklı coğrafyada eski sömürge artığı olarak bulunan ondokuz özerk(!) bölgeden meydana geliyor. Üstelik bizim gibi etle-tırnak gibi karışmamışlar. Real Madrid ve Barcelona futbol takımları birbirine kanlı-bıçaklı düşman vaziyette iken. Katalanlar (Barcelona bölgesi) kendilerini apayrı, Madridliler kendilerini Kral soyu (Real-Royal-Madrid-kraliyet takımı) kabul ettikleri, dünyaca meşhur mimar Katalanyalı Gaudi, tüm eserlerini Barcelona ve çevresine yaptığı, Madrid’e tek çivi çakmadığı hâlde,  Galicia’lılar İrlanda asıllı,  Basklı lar apayrı dünyalı ( aslen Türk olduklarına dair bir yazı bile okumuştum) oldukları hâlde, iç işlerinde serbest (!)  dış işlerine İspanya’ya bağımlı tutuldukları hâlde… Dünyaya karşı tek bilek olduklarını görüp te bizim etle tırnağımızın ayrılmaya çalışıldığı, parçalanmasına destek ve silahlı  güç verilmesine birilerinin içi  nasıl yanmıyor?

General Franko’ya sormuşlar; II. Dünya savaşı sonrası, yönetimi ele geçirdiğinde.  “Faşist” diyerek dünyanın eleştirdiği bu adam için rehberimiz diyor ki: “İspanya kalkınmasında çok emeği ve  uzak görüşlü davranışları olduğunu göz ardı etmemek lazım”. Franko’ya sordukları soru: Bunca baskıya rağmen, İspanya halkının size  karşı ayaklanmasını nasıl engelliyorsunuz?” 3 F ile: Fiesta, Futbol, Fado”.  Bu belki Portekiz için de geçerli bir cümle, hatta İspanya-Portekiz eski sömürgeleri olan Brezilya-Arjantin için de. Ama şimdilerde İspanya simgesi olarak kullanılanlar: Flamenko, boğa güreşleri, ressamlar. Cumartesi günü saat 16.00-20.00 arası dünyanın en meşhur resim müzelerinden biri olan Prado Müzesi (museo nacional del prado) nin ücretsiz olduğunu ve o dönemde özel bir Goya bölümü açıldığını belirtiyor rehberimiz. Müze, kaldığımız 1912 yapımı tarihî,  ama her şeyi ile korunmuş, içinde kalan meşhur ressam ve devlet adamları ile övünen, tüm duvarlarına el işi dev goblen halılar asılmış, salonun dev kubbesindeki vitraylardan ışıklandırılmış Westin Otel’in tam karşısında,  yeşillikler içinde. Herkes saat 18.00 de soluğu orada alıyor. Müze görevlilerinin de siestası bitmiş. Başka turistler de uzun kuyruklarda çocukları, bebekleri ile bekliyor. Muazzam yapılmış, gösterişli bu müzede neler yok ki: Resimlerini, adlarını, kitaplarda, albümlerde gördüğümüz dünyaca meşhur Durero, Tiziano, Tintoretto, Verones,  El Greco, Zurbaran, Velazquez, Rubens, Van Dyek, Rembrandt, Goya… Hepsi dev boyutlarda orijinal halleri ile karşımda. Önce hayran hayran,  yapımı aylar-yıllar süren dev tablolardaki, canlı gibi duran gözlere,  anatomisi  mükemmel, damarları bile belli  ellere, gövdelere,  anlamlı yüzlere  bakıyorum.  Sonra hayranlığım tablolardaki koyu renklerden (kahve, kırmızı…) karamsarlığa dönüyor. Biraz  sonra kanlı görüntülerden ve haçlardan ruhum sıkılıyor. Ve tablolardaki detayları inceledikçe kan-vahşet-işkencenin, haç uğruna(!)  olarak nasıl sunulup pazarlandığını görüyorum: Parçalanmış gövdeler, işkence ile  parçalanmış  kollar-bacaklar, kafa ve gövdeler, yüzülmüş deriler,  oyulmuş gözler ve haç için kutsanmış, sefil hayat yaşayan  azizler (!),   keşişler..  Binlerce azizin (!)   varlığı… Salonun tamamı (üç-beş natürmort  ve üç-beş portre,  resimlerin % 1 ini oluşturuyor) Hz. İsa’nın çarmıha geriliş hikâyesi, kiliseler, azizler, kan, vahşetten oluşuyor. Ben ve beraber gezdiğimiz birkaç öğretim görevlisi meslektaşım,  aynı yorumu yapıyoruz: Bu resimler kilise desteği ve büyük paraları ile yapılmış resimler. Para kazanmanın yolu kiliseye yakın olmak. Ve o dönemlerin tek büyük gücü Haçlı zihniyeti ve kiliseler. 1500-1850 arası.  Aslında hâlâ da aynı değil mi?  Bu meşhur ressamların da bu resimlerin yapılış zamanı da, aynı. Yani parayı veren düdüğü çalmış. Ya da alan razı, satan razı. Biri haç propagandası yaparken, biri para kazanmış.  Belki kendilerinden daha yetenekli olan sayısız ressam, hizmet etmedikleri için zengin-meşhur  olmamış! Aklıma Şeker Ahmet Paşa, Hoca Ali Rıza,   Ahmet Hamdi Bey’in resimleri geliyor. İçim açılıyor, ruhum rahatlıyor. Üstelik de resimleri daha canlı duruyor. Ama onlar yalnızca statü göstergesi için bizim zenginlerimiz arasında el değiştirerek rağbet buluyor. Neyse ki gösteriş amaçlı ya da “para değerlendirme” amaçlı alınıp satılsa da,  TC de değerini buluyor. Sonra Ayvazovski’nin deniz temalı resimlerini hatırlıyorum. 1970’lerden sonra meşhur olmaya başlayan  (ya da benim dikkatimi çeken) bu ressam, komünizmin resimde de “var olduğunu” ispat için öne sürülüyor. Ama Türk kimliği  (Ayvaz)  unutulduğu için meşhur oluyor belki de… Azeri ressamların şahane tabloları ise sadece bilenlerin ve Türk Cumhuriyetleri ile iş yapan bazı iş adamlarımızın duvarlarını süslerken,  çoğu ise alıcılarını bekliyor.  Resimlerden bir şey daha öğreniyorum: Hz. İsa’nın çarmıha geriliş biçimlerinin resmedilişi, her mezhepte farklı farklı ( iki ayaktan ayrı çivilenme,  ellerin yönü,  başın yönü…).

Avrupa’nın meşhur, değerine fiyat biçilemeyen resimlerinin özünde Hz. İsa-haç-çarmıh-azizler-Hz. Meryem-çocuk İsa-kiliseler-kutsanma-kan bulunuyor. Ve resim ile-karakalem- azıcık uğraşan ben,  işin gerçek yüzünü daha net görme fırsatını görüyorum. Ve müzeyi gezdiğime,  bu efsaneyi bitirişime şükrediyorum.                    


Türk Yurdu Ekim 2008
Türk Yurdu Ekim 2008
Ekim 2008 - Yıl 97 - Sayı 254

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele