Bilincimdeki Aşkımın Vazgeçilmez İki Değeri: MİLLET ve VATAN

Ekim 2008 - Yıl 97 - Sayı 254

         

            Bilincim, sevginin bağlanma, kendini sevdiğine adama olduğunu yani bir özveri olduğunu ima ederken, aşkın ise, sevginin de ötesinde bağlanma, kendini âşık olduğuna adama yani aşırı sevgi / özveri olduğunu ima etmektedir. Bir insan olarak dünyaya geldiğimizde, çevremizde bulunan varlıklardan ilk tanıdığımız annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, her gün aile sevgimizi içinde tattığımız ve yaşadığımız yuvamızı yani evimizi, yakınlarımızı, çevremizdeki eşyaları, bağlandığımız toprağımızı ve geniş anlamda vatanımızı, birlikte olmanın ve paylaşmanın anlamını kavradığımız milletimizi, örgütlenerek oluşturduğumuz devletimizi, içinde yaşadığımız dünyamızı ve bütün yaratıkların yaratıcısı olan Tanrı’mızı seviyoruz. Ancak biz, bir insan olarak bu kadarla yetinmiyoruz. Sevdiğimizi belirttiğim varlıklardan bazılarına sevginin de ötesinde bir bağla, bir ihtirasla bağlanıyoruz. Öyle ki sevginin de ötesinde bir bağla bağlandığımız varlıkların, ruh derinliğimizdeki, gönül içtenliğimizdeki yeri diğerlerinden farklı oluyor. Bu ihtirasımızın, sevginin de ötesindeki bu aşkımızın diğerlerinden farkı, bunlara en içten bağla bağlanmamızdır. Bu noktada bilincim beni, sözünü ettiğim varlıklar arasında, bir insanın ancak Tanrı’ya, vatanına, milletine, bayrağına ve bilime aşık olabileceği konusunda uyarıyor.  Her ne kadar bazıları, aşkın bir gün bittiğini veya biteceğini ileri sürse de bilimcim bana aşkın bitmeyeceğini, biten şeyin, aldatma, aldanma veya aldatılma olacağını vurguluyor. Aşkın kendimizdeki varlığını, dünyaya gelirken yaratılışımızla birlikte getirdiğimiz kalbimizin gelişmesiyle zaman içinde öğreniyoruz. Ama bir kere bu bilince ulaştıktan sonra artık aşkla bağlandıklarımızdan asla vazgeçemiyoruz ve aşık olduklarımıza karşı olan aşkımız, ölümümüze kadar bizimle birlikte var olmaya devam ediyor.

            Bu yazımda, ayrı düşünülmeleri mümkün olmayan ve biri diğeri olan millet ve vatan aşkını ele alıp değerlendirmeye çalışacağım. Son zamanlarda ülkemizde yaşanan olaylar, beni bir kere daha millet ve vatan gerçeği üzerinde düşünmeye sevk etti. Ne yazık ki epey zamandır gerek görsel medyada ve gerekse yazılı basında insanın özüyle bütünleştiğini düşündüğüm bu iki vazgeçilmeze karşı bir vurdumduymazlığın veya bana ne lâzımcılığın yaşandığını görmek beni derinden üzmektedir. Öyle ki bilimcimin ima ettiğine göre, kan dökülerek vatan yapılan topraklarımızın babalar gibi satılması, başta sanayi tesislerimiz olmak üzere bankalarımızın özelleştirme adı altında satılarak çoğunun yabancıların eline geçmesi gibi durumlar, milletini ve vatanını seven birinin asla kabul edemeyeceği durumlar olarak görülmelidir. Ama ne yazık ki bu iki değerin ne anlama geldiğini bilmeyenler veya bildiği halde bana ne lâzım canım yabancılar toprak parçasını yerinden alıp götürüyorlar mı sanki? Diyenleri duyunca, bu umursamazlığa veya umursamazlıktan gelinmesine şaşmamak mümkün değil. Bu durumda da ister istemez kanla yoğrulan vatana karşı neden milletimin insanlarının hissizleştirildiğini kendime sormadan edemiyorum. Bunun neticesinde de millet olarak nereye itilmek veya götürülmek istendiğimize cevap bulmaya çalışıyorum, ama cevabının ne yazık ki pek iç açıcı olduğunu söyleyemeyeceğim. Çünkü bir bilinmeze doğru sürüklendiğimiz acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Bundan dolayı ülkesine âşık olan birisi olarak, bu konuyu irdelemeyi, benim gibi düşünenlerle düşüncelerimi paylaşmayı, benim gibi düşünmeyenleri ise uyarmayı, kendim için bir görev olarak kabul ettim.

            Bilincimin, birini diğeri olarak aynasında yansıttığı bu iki değerin, bendeki vazgeçilmezliğini anlatabilmem için tıpkı Schopenhauer’ın, “ Önümde iki şey vardı, ağır, muntazam şekilli, bakılması hoş olan iki cisim, biri süslü ve altın kulplu bir vazo, diğeri organsal bir cisim, bir insan. Onları dışarıdan uzun süre izledikten sonra bana arkadaşlık eden dehadan onların içerisine girmek için izin istedim. İzin isteğim kabul olundu. Vazoda ağırlığın baskısından ve vazonun kısımları arasında fiziksel ilişki ve birleşme ismiyle isimlendirildiğini işittiğim karşılıklı karanlık bir eğilimden ( belirsiz bir ilişkiden )başka bir şey bulmadım. Ama diğer şeyin içine girdiğim zaman ne hayret! Gördüğümü nasıl anlatayım? Peri masalları ve hikâyeleri bu kadar göz kamaştırıcı ( hayret verici ) değildi. Bu şeyin içerisinde daha doğrusu baş denilen ve dışardan bakıldığı zaman diğer şeylere benzeyen bir ağırlığa sahip ve mekânla sınırlı olan yukarı kısmında ne buldum? İçinde bütünün yer aldığı mekânın ve bütünün hareket ettiği zamanın sonsuzluğu ve zamanla mekânı dolduran eşyanın harikulade türlülüğü ile âlemi. Ve söylenmesi her ne kadar delice ise de orada bizzat kendimi gidip gelirken gözlemledim. Evet, hemen iri bir meyveyi andıran ve bir darbe ile bir cellâdın düşürebileceği ve böylece içinde saklı bulunan âlemi de geceye gömeceği bu eşyada işte bunları keşfettim.”[1] Dediği bilinçlenmede olduğu gibi, düşünce dünyamın derinliklerinde gezinerek yazımın başğını oluşturan iki değer konusunda ima edilenleri aktarmaya çalışacağım.

            Tarihî evrim neticesinde ortaya çıkan millet, hem var olan bir şey, hem de kendisine ulaşılmak istenen bir idealdir. İdeal ile gerçek arasında sıkı bir ilişki olduğunu reddetmek mümkün değildir. İdeal arzu edilen bir şeydir. İnsan sahip olmadığı veya hiç değilse kendinde tohum halinde bulunmayan bir şeyi asla istemez. Olması istenen şey, başlangıçtaki eksikliğin zamanla giderilerek tamamlanmak üzere bir bütün halinde olgunlaşmasıdır. Bu itibarla millet, oluşum halindeki ortak toplumun bir safhası olması dolayısıyla bir gerçeklik, ulaşılmasına özlem duyulan mükemmel bir durumu temsil etmesi itibarıyla da bir idealdir.[2] Böyle bir ideale ise toplumlar, klandan başlayarak, kabile, aşiret, feodalite ve imparatorluk devrelerinden geçtikten sonra ulaşşlardır ki bu idealin adı millettir. O halde millet nedir?   Bu konuda yapılan birçok tanımdan hareketle bilincimde oluştuğu kadarıyla manevî bir birlik olarak bir taraftan geçmişe dayanan, diğer taraftan da geleceğe uzanan millet, belli bir toprak parçası üzerinde devlet kuran, bu devlet içinde uzun zaman bağımsız yaşayan, duygu, düşünce ve kültür özellikleriyle diğer toplumlardan ayrılan, karşılıklı etkileşim neticesinde bireyleri birbirleriyle kaynaşan, geçmişte ortak şanları, şerefleri idrak eden, birlikte büyük işler başaran, gelecekte de aynı idrakle büyük işler başarmayı isteyen, örf ve adetler bakımından birleşen, birlikte yaşamalarına ve özgürlüklerine karşı bir tehlike belirdiğinde tepki gösteren, dilce, dince, ahlâkça ve güzellik duygusu bakımından ortak olan, yani aynı terbiyeyi almış olan ve mensubiyet bilinci bulunan bir veya birden fazla toplumun meydana getirdiği bir bütündür.[3]

            Vatan ve millet, birbirlerinden ayrı düşünülemezler. Bunlar aynı realitenin iki yüzü, aynı bütünün iki parçasıdırlar. Vatan, kendini meydana getiren sebepler ne olursa olsun, milletin temeli olmaktan başka, manevî hayatımızın ve değerlerimizin bizzat esasıdır. Toplumsal varlığımızın devamı ve istikrarı ona bağlıdır. Birçok toplumsal tipler değişir, toplum bir çok değişimler geçirir, ama vatan onların arasında ortak bir bağ olarak kalır. Devirler birbirini reddedebilir, ama vatan onları derin ve içten bir bağ ile bağlar. Bireysel hafızanın dayanağı beyin olduğu gibi, toplumsal hafızanın da dayanağı vatandır. Vatan, toplumsal hafızanın veya tarihin maddî sembolüdür. Her ocak, her şehir gibi bütün milletin de ortak hatıraları, övünçleri, acıları, kusurları, ibret dersleri vardır. Bütün bunlar sınırları belli bir toprak üzerinde yaşanır ve toplumsal hafızanın izlerinin hepsi onun üzerine kazılır ki işte bu toprak parçasına vatan denir.

            Toplumsal hafızanın temeli olan vatanın üç özelliği vardır. Bunlardan birincisi, vatanın bizim tarafımızdan sevilmesidir. Bu sebeple vatan, bir heyecan ve his kaynağıdır. İkincisi doğal kaynaklarıyla vatanın bilimin daima yeni şeyler bulması için elverişli bir zemin olmasıdır. Tarihçiler, sosyologlar, etnologlar, jeologlar, coğrafyacılar, teknikçiler, sanatkârlar onun üzerinde bitmez tükenmez yeni şeyler bularak, her devirde zekâ ve bilim vasıtasıyla, gerçeğe yeni unsurlar katarlar. Üçüncüsü de vatan sayesinde, eski his ve heyecanların devam ettirilmesidir. Biz, vatan üzerindeki izler ve hatıralar vasıtasıyla eskiden olmuş olan şeylerin şimdiki realitesine inanırız. Vatan dolayısıyla, daha önceden burada yaşayanlarla, bizim aramızda ortak bir şey olduğunu kabul ederiz. Bütün bunlardan sonra, vatanın birinci vasfının şimdiki hayatımıza, değerlerimize temel görevi gördüğünü, ikinci vasfının toplumu durağanlıktan kurtararak ona ilerleme ve gelişme kazandırdığını ve bilimlerin lehimize vasıtalar haline gelmesini sağladığını, üçüncü vasfının ise bizi, kendi kendimizi inkâr etmekten, şahsiyetsizlikten ve köksüz olmaktan kurtardığını söyleyebiliriz. Kısaca belirtmemiz gerekirse, vatanın söz konusu üç vasfı, ilerleme ile kökleşmeyi, bilimsel görüşle romantik duyuşu aynı derecede temin eder ve onların her birinin kendi başlarına kaldıklarında doğurdukları veya doğurabilecekleri kusurları önler.[4]

            Vatan ve millet duygusu, insanların ayrılamayacakları, vazgeçemeyecekleri bir duygu olduğundan hemen hemen her insan vatan ve milletini aşkla sever. Bu sebeple insanların bazısı, vatan ve milleti için var gücüyle çalışır, bazısı da vatan ve milletin güvenliği ve geleceği için seve seve  canını her zaman vermeye hazırdır. İnsanın vatanı, ailesiyle birlikte yaşadığı ve hatırlarını paylaşğı evi gibidir. Hatta öyle ki evinden bile daha kıymetlidir. Yani onun bir nevi namusu sayılır. Çünkü böyle bir kimse vatanın kolay vatan yapılmadığının, ona sahip olmak için gerektiğinde onun kanla örüldüğünün bilincinde olduğundan, bu bilinçle ona aşkla bağlandığından ayaklarını bastığı yerin değeri, onun nazarında hiçbir değerle kıyaslanamayacak kadar değerlidir. Böyle bir bilinçle vatanın değerini anlayan bir kimse, ayaklarını bastığı ve özgür bir şekilde havasını teneffüs ettiği yerin ne anlama geldiğini bildiğinden, sahip olduğu yerin değerini bilmeyenlerin, sahip oldukları yerden yoksun kalınca, kendilerine ayak basacak yer arayacaklarının da bilincindedir. Bunun için bu bilinçle vatanını sevip aşkla vatanına bağlanan ve vatanının değerini her şeyin üstünde gören biri, gerektiğinde vatanı için canını feda etmekten çekinmeyecektir. Çünkü vatansızlık, onun için yaşamamakla aynı şeydir, bundan dolayı vatan sevgisi bilincine sahip olan bir kimse, yersiz, yurtsuz kalarak özgürlüğünü kaybederek, başkalarının önünde eğilerek her gün bin defa ölmektense, bir defa ölüp temiz ölmeyi göze alır. Bu özverinin örneklerini çok uzak geçmiş


Türk Yurdu Ekim 2008
Türk Yurdu Ekim 2008
Ekim 2008 - Yıl 97 - Sayı 254

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele