DON KİŞOT'UN EYLEMİNDEKİ SİMGESEL ANLAMI GERÇEKLİĞE FEDA ETMEK

Ekim 2008 - Yıl 97 - Sayı 254

          Konuyla ilgili literatür, en genel ifade olarak idealizmi (ülkücülük/mefkurecilik) şöyle tanımlıyor: İdealizm ya da ülkücülük veya mefkurecilik, genel ve felsefi olmayan gündelik anlamı içinde; yüksek ahlâki amaçlara bağlanma, zihnin tasarım, ide ve ideallerini maddi, kaba gerçekliğin tam kar­şısına geçirme ve onlara, insanın değerler cetvelinde başat bir rol ve konum yükleme tavrı; idealler, maddi ve deneyimsel ger­çekliğin sınırlama, eksik ve kusurlarından bağımsız olduktan başka, yetkin ve mutlak olanı hedefleyen yönelimler olmalarından dolayı, yetkin olanın önceliğini ve üstünlü­ğünü vurgulama yaklaşımı”                                                                                                                                 Düşünen, düşüncelerinden değer üreten, buradan tasarım yapan ve yine buradan uygarlık meydana getiren yegane varlık insandır. İster idealden reele, ister reelden ideale doğru olsun; düşünce, değer üretme ve buradan ibda, canlı varlıklar içerisinde sadece insana mahsus bir keyfiyettir ve insanın bu özelliği, onun hem ilahi yanına hem de sapkın yanına işaret eder. İnsanın bu potansiyelidir ki onu vahye muhatap ve sorumlu kılmıştır. İnsanın bu yanıdır ki onu asi ve günahkâr kılmaktadır.             Çevresini değiştiren, dönüştüren, onu yeniden biçimlendiren ve hatta yeniden düzenleyen insan, bu eylemlerini sadece zaruri ihtiyaçları için yapmaz; bedii ihtiyaçları için de yapar. Dolayısıyla insanın her ibdaında(yaratışında), onun ideal yanı işin içine karışır. Aynı zamanda onun ideal yanı, reel olanı yeniden yorumlar, anlamlandırır, biçimlendirir, düzenler sıraya koyar… Ve tüm bunların sonucu olarak, Allahın tanımış olduğu sınırlar içerisinde çevresini adeta “yeniden yaratır.”  Böyle olmasaydı, insanın tabiattaki diğer varlıklardan hiçbir farkı, sorumluluğu ve faikıyeti kalmazdı. Kolayca anlaşılacağı üzere bu durumda uygarlıktan da bahsedemeyecektik.                                                            İdealizmin, reel dünyadan ve makul olandan kopukluğu, onu ütopya yapar; böyle kabul edilir. Ütopya, olmayan, olmayacak olan; gerçekleşmeyecek olan demektir kısaca. Doğrudur;  reel dünya ve gerçekliklerle ilişkilerini zihnin kuramadığı tasarımlar, duyduğumuzda bizlere akıl dışı, hayali ve muhal tasarımlar olarak gelir. Ancak bu dahi tartışmalıdır.  Çünkü tarihi dönüştüren bazı olayların, başlangıçta ütopya olarak karşılandığı bir vakıadır. Örneğin Kristof Kolomb’un, “Devamlı batıya gidilirse Hindistan’a varılır” düşüncesi,  o dönemde birçok kesim tarafından gerçeklik dışı, ütopya olarak karşılanmıştı. Sadece Kraliçe İzabel buna inandı ve destekledi. Sonuç bugünkü dünyadır. Keza 18.  yüzyılın sonlarında Theodor Herzl, dünyanın dört bir yanına dağılan Yahudilerin binlerce yıldır uzak kaldıkları ve aslında o günkü gerçeklikler içerisinde; yani reel şartlar içerisinde bir ütopyadan başka bir şey olmayan Filistin’de bir Yahudi devleti oluşturma fikri, elli yıl sonra gerçek olmuştur. Tüm tarihçilerin mutabık kaldıkları biçimde yaklaşık olarak beş yüz çadırlık Kayı Aşireti’nden bir dünya devleti çıkartan iman, Ertuğrul Gazi’nin ütopyası; yani; “Evlat bizim davamız kuru bir cihangirlik davası değil; Nizam-ı Âlem davasıdır.” ütopyasıdır. Benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür.                                                  İdealist insanı diğer insanlardan ayıran yanı, onun idealizmidir. Aksi halde o da diğerleri gibi herhangi biri olurdu. Bu nedenle idealist insan için asıl olan yüksek ve yüce değerlerdir. Gerçek hayatın idealistleri çarpması, şaşkınlığa uğratması normaldir. Aksi olsaydı saçma olurdu. Çünkü bilfiil yaşanmakta olan hayat,  idealistin kendi dışında kalan insanların içinde yer aldığı hayattır ve zaten bu hayatla idealistin meselesi vardır.  Nitekim Theodor Herzl’i de Abdülhamit Han çarpmıştı ama tarih, Herzl’in ütopyası istikametinde tecelli etti.                                                                                         Bir idealin geçerlilik ya da itibar şartı, eğer onun başarısına bağlanıyorsa, burada da bir sorun var demektir.  Bir kere eğer miyarınız başarı ise burada bir ideali değil başarıyı konuşuyorsunuz demektir. Başarıyı konuşmak ise aslında gâvurların deyimiyle, skoru konuşmak demektir. Bu da meseleyi bir yarışmaya çevirir. İdealizm tabii ki başarıya ulaşmak ister ama İdealizmin önceliği asla başarı olamaz, olmamıştır.  Kaldı ki başarısızlık belki de o ana mahsustur ve çoğu zaman da böyle olmuştur. Buradan hareketle, Peyami Safa’yı kalıcı olduğu için başarılı ve gerçekçi görüp, Enver Paşa’yı başarısız olduğu için gerçek dışı ve ütopyacı olarak nitelemek, olsa olsa bu güne mahsus ve zorlama bir değerlendirme olur. Bir başka şekilde söyleyecek olursak; gelecek yıllar veya on yıllar veya hadi yüzyıllar içerisinde her hangi bir şekliyle Turan ideali gerçekleşirse bu defa Enver Paşa hâlâ ütopyacı olarak mı adlandırılacaktır?  Bunu da bir tarafa koyalım ve şu soruyu soralım: Diyelim ki bir şekliyle dahi olsun Turan asla gerçekleşmedi. Bu durumda dahi Turancılığın zaman kaybettirici, yanlış ve zararlı bir ideal olduğunu söylemek, ne derece isabetli bir değerlendirme olur?  Ayrıca Mustafa Kemal’in idealizmi, içinde bulunulan o günkü şartlara bakıldığında, bilfiil yaşanmakta olan hayata ve şartlara nazaran ne kadar akli görünüyordu? Veya bir başka şekilde; Enver Paşa’nın idealizminden ne kadar daha gerçekçiydi?  Ayrıca bir soru daha sorulmayı hak ediyor: Turan idealinin akıl düzeniyle uyumlu olmadığının o günkü ve bu günkü delili nedir?                                                                                           Tüm bu tahliller asıl faktörü de ihmal ediyor; o da tedbirle takdirin buluşması anlamına gelen, Takdir-i İlahi faktörüdür.  Enver Paşa’nın eyleminde tedbirle takdir buluşmamıştır; Mustafa Kemal hareketinde ise tedbirle takdir kesişmiştir.                                                                                              Ayrıca ve önemle; unutmamak gerekir ki; tüm Peygamberler ülkücüydü.

         

         

         


Türk Yurdu Ekim 2008
Türk Yurdu Ekim 2008
Ekim 2008 - Yıl 97 - Sayı 254

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele