RESMÎ İDEOLOJİ SORUNU

Ekim 2008 - Yıl 97 - Sayı 254

 

“Resmî ideoloji” kavramı 90’lı yıllara kadar düşünce dünyamıza yabancıydı. İdeolojilerin kutsandığı, herkesin bir ideoloji bayrağıyla dolaşğı yıllarda, mevcutlar arasında “resmi”ye ait bir ideoloji yoktu. 90’lı yıllardan sonra dünyada gerçekleşen siyasal değişim, soğuk savaşın sona ermesi, küreselleşme rüzgârları, liberal kapitalizmin etki alanını genişletmesi sonucu, bu ve benzeri kavramlarla tanıştık. Özellikle ifade özgürlüğü problemi çerçevesinde tartışmalar alevlendikçe, resmi ideoloji olgusu bir boy hedefi haline geldi. Elbette liberaller kendi egemenlikleri için bu tartışmaya taraf oldular. Bu türden tartışmalar halka yansımadan önce, özgürlük bilinci, üç-beş entelektüelin sorunuydu. Onların da bir kısmının, başı beladan kurtulmadı. Biri bir kitap yazar, yargılanıp hapsi boylar, birkaç politik taraftardan başka hiç kimse bunun üzerinde kafa yormazdı. Öyle ya, yargı sözünü cezalandırma yönünde söylediyse, bir suç işlemiş olmalıydı… Geçen zaman zarfında, insanlığın müşterek suç tanımları yanında, idareyi elinde tutanların siyasal tercihlerine ve dünya görüşlerine göre de suç ihdas etmiş olabilecekleri, yeni anlaşıldı. Bugün özgürlük sorunu, farklı eğilim, tercih ve düşüncelerin filizlenmesiyle herkesin sorunu haline geldi. Özellikle hatırı sayılır miktardaki entelektüel bilinçlerde “Bırakınız özgürce varolayım” düşüncesi kök saldı. Yani özgürlük ve özgürlük bilinci sorununun yaygınlaşması, küreselleşme sürecinin bir mirası oldu.

Resmî ideoloji kavramı ve tartışması acaba neden 70’li yıllarda ortaya çıkmadı? Şayet resmî bir ideolojinin mevcudiyeti söz konusuysa, o yıllarda da mevcut olmalıydı; keza böyle bir ideoloji sorun teşkil ediyorsa, sözü edilen sorun o yıllarda da yaşanıyor olmalıydı. Bu kavram o yıllarda gündeme gelmedi; çünkü düşünce ve siyaset dünyamızda egemen tema “vatanın tehdit altında olduğu” ve “ona sahip çıkmak gerektiği” kabulüydü. Bu da pratiği, eylemi, yani vatan için bir şey yapmayı gerekli kılmaktaydı. Pratiğin ezici egemenliği altında teorik olana yer bulunmazdı ve öyle de oldu. İşte eylemciliğin egemen olduğu 70’li yıllarda bu yüzden bu tartışma yapılamazdı, yapılamadı da! Zira resmî ideoloji kavramı çerçevesindeki tartışmalar teorik, düşünseldir.

Bugün ise bu tartışma, daha çok aydınlar arasında gerçekleşmektedir. Özellikle entelektüel düzeydeki siyasal tartışmalarda çokça zikredilen resmî ideoloji kavramı etrafında, taraftarlar ve karşıtlar grubu oluşmuş durumdadır. Aslında sözü edilen resmî ideolojinin ne olduğu ve ne olmadığını tarafların hiç biri net biçimde ortaya koyup telaffuz edememektedir. Sırf bu bile, böyle bir ideolojinin problem yüklü mevcudiyetini anlatmaktadır.

 

Resmî İdeoloji Nedir?

İdeoloji, siyasal ve sosyal alana ilişkin mutlak doğru diye nitelenen projelerden oluşan bir fikir sistemi, bir tasarım biçimidir. İdeolojinin gerçekleştirmek istediği şeyler kanıtlanmış doğrular değil, inanılmış doğrulardır. Bu açıdan bakınca, ideoloji ideolojidir; onun resmisi veya sivili olmaz. O halde resmi ideoloji kavramı neyi anlatmaktadır?  

İdeolojiler teorik doğruluk olarak kalmak istemezler. Varoluşlarının doğası gereği onlar pratiğe geçmeli, gerçeklik kazanarak dünyayı değiştirmelidir. Bu yüzden de her ideoloji güç talep eder. Bu güç ise, onun sadık mensupları, savunucuları, onu yaşatan bilinçlerdir. Fikir dünyasında karşıtlıklar ve mücadeleler keskinleşmeye başlayınca, bu taraftar veya savunucular militan olarak anılmaya başlanır. Şunu da belirtelim ki, yüksek ideallerin idealisti militan değil özgür bir bireydir, o kendi varlığını özgürce aşştır. Onun dünyevi nimetleri tüketme hırsı geride kalmıştır. O, hayatın anlamını, bu yüksek ideallere hizmet etmekte bulur. Aynı zamanda o, dünyada olmaklığın gereklerini ıskalamaz. Onun ayakları yere basar. O, henüz kendini kurtarmadan vatanı kurtaramayacağını bilir.

Militan, bir ideolojiye hayatını adamış bir idealisttir. Bir ideolojinin idealistleri ne kadar büyük bir kitleyi oluşturursa, o ideoloji o kadar güç kazanmış olur. Bu bakımdan, tüm ideolojiler kendi idealistlerini/militanlarını yetiştirmeyi hedeflerler. İşte resmi veya sivil ideoloji kavramı, bir ideolojinin talep ettiği veya arkasına aldığı güç ile ilgili bir tanımlamadır.

Ardında devlet dediğimiz, varlığı ve varoluş biçimi hem idare ettiği kitle tarafından hem de insanlık dünyasındaki diğer organizasyonlarca kabul edilmiş olmakla “resmî”lik kazanmış bir gücü barındıran veya bu güç tarafından desteklenen ideolojiye resmi ideoloji diyoruz. Yani resmilik, ideolojinin içeriğiyle değil, onu kuran, benimseyip savunan veya yaşatan güçle ilgilidir. Devlet gücünü arkasına almış bir ideolojinin, ideoloji olmak bakımından diğer ideolojilerden hiçbir farkı yoktur. Devlet soyut bir mevcudiyet olduğuna göre, sözü edilen ideolojiyi kurup savunan ve yaşatan güç, devlet yetkisini elinde tutan üst düzey idareci grubu olmalıdır; buna da bürokrasi denildiğini herkes bilmektedir. Diğer yandan “resmî”  diye tanımlanan ideoloji, kendini ideoloji olarak tanımlamaz. O, toplumu yüceltecek ilkeler dizisi olarak sunulur.

Bu noktada hemen şunu soralım: Resmi bir kurum olarak, yasalara dayalı, tanınıp onaylanmış bir organizasyon olarak devletin ontolojik temelleri, varoluş biçimi ve gerekçeleri resmî ideoloji midir? Hayır. Bir toplumun huzur ve sükûnet içinde varlığını sürdürme iradesinin kurallara bağlanıp açığa çıkmış şekli olarak devlet, bu varoluş nedenine dayanarak, bu varoluş nedeninden doğan işlevlerini gerçekleştirmek için varlığını sürdürmek ister. Bu çerçevedeki kabuller, devletin doğal varoluş tarzı ve unsurlarıdır. Resmi ideoloji, devletin varolması vakıasıyla başlamaz. Devlet bir kere var olduktan sonra, devletin niçin varolduğu ve bunun için neler yapması gerektiği sorusuna verilen cevaplar demeti, resmi ideolojinin başlangıç sınırını anlatır.

 

İdeoloji ve Masumiyet

Hiçbir ideoloji masum değildir. O, temel kabullerini, ne pahasına olursa olsun, mutlaka gerçekleştirilmesi gereken doğrular olarak tanımladığı için, bir ideolojinin başka kabullere rıza göstermesi ve hoşgörüyle yaklaşması söz konusu olamaz. Yani bir ideolojinin kamuca, devlet idaresi ve iradesince desteklenmesi, onu masum kılmaz; tam tersine, sivil halk tarafından desteklenen ideolojiden daha acımasız ve vahşi kılar.

Toplumda birilerince benimsenip desteklenen ideolojiler, bir nevi er meydanına çıkmıştır. Bu ideolojiler diğer bireyler tarafından benimsendikleri takdirde ve benimsendikleri kadarıyla güç kazanıp etkin olur. Onların dünyaya ve hayata, topluma, yaşama dünyasının farklı alanlarına yönelik tezleri, sadece teklif olarak kalır. Oysa ardında devlet gücü barındıran bir ideoloji, devletin toplum üzerindeki etkinlik hakkını da eline alır. O, er meydanındaki ideolojilerden biri değil, er meydanının tüm kısımlarını elinde tutan bir egemendir. Er meydanındaki ideoloji de farklı olana tahammül edemez; ancak elinden bir şey gelmediği için, ötekine zorunlu olarak rıza gösterir. Resmî ideoloji de, ideoloji mantığı gereği farklı olana tahammül edemez ve onun elinden çok şey gelir. O, diğer ideolojileri ezip geçer. Hatta giderek, kendi temel tezleriyle uyuşmayan tüm fikirleri düşman olarak görür. Ardında kamu gücünü barındıran bir ideolojinin, düşünce dünyasında tek başına salınıp duran herhangi bir ideolojiden tek farkı, onun teşhis, talep veya gerekliliklerinin doğruluğu ve ötekinden daha iyi olması değildir. Tek fark, birinin taraftarının bulunmayışı, diğerinin ise organize bir güç olarak “resmi örgüt”ü arkasında barındırmasıdır. Resmîler tarafından benimsenip savunulmak bir ideolojiyi masum veya ötekilerden daha doğru ve daha iyi kılmaz.

Her ideoloji kendi ilkelerini doğru ve vazgeçilmez görür. Aynı durum resmî ideoloji için de söz konusudur. Fakat o, kendi esaslarını, elindeki kamu gücünü kullanarak, tüm topluma dayatır. Onun dünyaya bakış esasları, onun yaşama dünyasına ilişkin tespitleri daimi ve vazgeçilmez ilkeler olarak ilan edilir. Herkesin dünyaya, o ideoloji çerçevesinden bakması istenir; hatta istenmekle kalmaz, bireyler inceltilmiş zorbalık yöntemleriyle buna zorlanır. Yani devlet gücü, ideolojik doğrular için kullanılır, her daim de kullanılmaya hazırdır. Tabii ki muhaliflere karşı… Çünkü resmi ideolojinin egemenliğinde, muhalif olmak yasaktır. Suçlar ve cezalar da ona göre belirlenir.

Resmi ideolojinin egemen olduğu toplumsal ortamda asıl sorun, resmi ideolojinin oluşturduğu baskı sistemi değildir; asıl sorun, inceltilmiş baskı yönteminin veya oluşturulan engeller dizisinin doğuracağı ruh hali, sosyolojik, psikolojik ve fikri ortamdır. Orası kurak iklime döner.

 

Resmî İdeolojinin Sonuçları

Resmî ideoloji kendi tezlerinin yaygınlaşmasına yarayacak her ritüeli, her değeri kullanır. Onlar toplumun temel müşterek değerleri de olabilir. Bu türden bir kullanım, söz konusu temel değeri sıradan hale getirebilir, ama resmi ideoloji bunu hesaba katmaz. Hatta resmi ideoloji, toplumun müşterek değerini de topluma dayatmaya da kalkar. O, deyim yerindeyse sürümden kazanma peşindedir. Halbuki değerler bağlamında, sürümden kazanılmaz. Ortak yüksek değerlerin sıradanlaşması, onların yerli yersiz ortalığa dökülmeleri ve gerekli-gereksiz gündeme taşınmaları, onları aşındırır. Bu ideoloji değerlerdeki aşınmayı asla göz önüne almaz. Dolayısıyla onun yol açtığı bu aşınma, toplumun gelecekteki mevcudiyeti için bir tehdit oluşturur. Resmî ideoloji, uzun zaman dilimi içinde, toplumsal ruhun çöküşüne yol açar.

İdeolojiler doğruluk tasarımı konusunda merkeziyetçidir. Ortada iki kategori mevcuttur; yukarıdakiler ve aşağıdakiler. Doğrular yukarıdan belirlenir. Üsttekiler düşünür, doğru olanı ortaya koyar, diğerleri ona itaat eder. Aşağıdakiler veya diğerleri olsa olsa bu doğrunun açılımını yapabilir. Böylece resmi ideolojinin egemen olduğu bir düşünce ve kültür dünyasında aslında aynı şarkı hep bir ağızdan söylenir durur. Tüm söylemlerde, tüm tören ve ritüellerde hep aynı şeyler tekrarlanır. İşe biraz duygusallık karıştırıldığı da olur. Ancak orada rasyonel olan yahut rasyonel olduğu iddia edilen bile, aslında romantik bir söylem olmaktan öteye geçmez. 

Resmi ideolojinin egemen olduğu bir kültür dünyasında, yaygın kabul gören yahut asla dışına çıkılamayan bir siyasal söylem edebiyatı vardır. Yani ideoloji resmi olunca, onun kendini gösteriş şekli de resmi olur. Tüm resmi etkinlikler, özellikle halka açık olanlar, bunun zeminini oluşturur. Yasalar söylem edebiyatında dile getirilen ilkelerin hukuki biçimleri olarak yazılır. Yönetenler de temel kabullere sonsuzca bağlılık duymakla yükümlüdür. Onlar aynı zamanda bunu teşvik ederler. Siyasal bağlamda dile getirilenlerin gerçekliği, mantıkiliği ve rasyonelliği sorgulanmaz. Aslında hepsi birbirine karışş haldedir.

Bu ortamda, sistemin egemenleri, sürekli olarak, mevcut kabullere sonsuza kadar bağlı kalacakları ve gerekirse canlarını verecekleri taahhüdünde bulunurlar. Toplumun diğer bireyleri de bunları benimsemekle yükümlü görülür. Onlara göre toplumsal ortam düşünsel bakımdan gelişecekse eğer, sadece o ilkeler çerçevesinde gelişmelidir. Orada çok seslilik ve farklılık barınmaz. Dolayısıyla farklı düşünen her birey, önce kendisini o esaslarla uzlaştırır, bir nevi onlara sığınır. Herkes kendini ona eklemlemeye çabalar. Başka türlü, onlar hep risk altındadır. Hele bunlardan birileri sivrilmeye kalkarsa, hemen tüketilir… Yani orada yoğun bir takiyyecilik egemendir. Aslında samimi olanlar, sadece o sistemin nimetlerinden yararlananlardır. Bu ideolojiyi savunan bürokrasi, sistem seçkinleri yahut devlet eliti, devlet denilen ve gerçekte herkese lazım bu organizasyonun varlığını, bu ideolojinin varlığı ve ilkeleriyle ile eşdeğer olarak görür ve öyle tanımlar. Yapılan telkinlere göre, bu ideolojinin ilkelerine uyulmazsa, devlet olamaz. Devlet önemlidir, varlığını sürdürmelidir. Bu yüzden bu ideoloji ebediyen var olmalıdır. Yani bu ideolojinin ilkelerine sırt çevirmek, devlete sırt çevirmekle eşdeğer olarak nitelenir. Bu elit, bitimsiz bir iştahla bilinçleri dönüştürmeyi, dünya ve hayat algılarını kendi bilinç içeriklerine göre şekillendirmeyi hedefler; toplumu ve bireyi inşa edilebilir bir şey olarak görür.

 

Toplum İnşasına Hayır!

Toplum ya da birey, bir bina inşa eder gibi inşa edilemez. Topumun geleceği, bireylerin neyi düşünüp neyi mutlak doğru olarak kabullenmeleri gerektiği hususları önceden belirlenemez. Böyle bir belirleme ideolojik bir belirlemedir ve herkesin tepesine asılmış Demokles kılıcından başka bir şey değildir.

İnsanın kurduğu eser, değer ve organizasyon dünyasında mutlaklık ve değişmezlik yoktur. Mutlaklık ve değişmezlik, ancak ilahi varlığın tasarrufudur. Eğer insanlık dünyasında, insan elinden çıkanların mutlaklık ve değişmezliği geçerli olsaydı, tek adam rejimlerinden veya seçkinler egemenliğinden cumhuriyete ve demokrasiye geçilemezdi. Bu geçişin hikâyesi binlerce yılda saklıdır. Bu hikâye, eylemle değil, önce düşünsel zeminde vücut bulmuştur.

Devlet topluma, sadece, kendini dilediğ


Türk Yurdu Ekim 2008
Türk Yurdu Ekim 2008
Ekim 2008 - Yıl 97 - Sayı 254

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele