TARİH, COĞRAFYA VE İNSAN KARŞISINDA MİLLİ MUHAYYİLE!

Ekim 2008 - Yıl 97 - Sayı 254

 

Fikirler değişen, gelişen hatta başkalaşan sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel ortamların ihtiyaçlarına cevap verdikleri oranda etkinliklerini sürdürebilirler. Değişerek devam etmeyen ya da devam ederek değişmeyen bir dünya görüşü, etnografik malzeme olma kaderinden kendisini kurtaramaz. Bu bakımdan günümüzün değişen şartları dikkate alınarak düşüncelerin dayandığı temellerin ve önceliklerin yeniden gözden geçirmesi gereklidir. Geçmişle ispatı vücudu esas alan bir anlayıştan, güncel eylem ve fikirleri ile kendini kabul ettirmiş bir anlayışa yönelmek gerekir. Bunun için de sosyolojik, felsefi ve antropolojik önceliklerin gözden geçirilmesi gerekir.

 

Tarihi Bilmemek veya Tarihi Yüklenmek

 “Benim neslimin büyük günahı tarihini bilmemek, tarihine inanmamak ve bilhassa tarihinde kendinden bir şey devam ettiğine inanmamaktı. Gördüğümüz feci terbiyenin tesiri altında tarihi bir mezar ve bütün vekayii birer ceset gibi düşünüyorduk. Mazimiz bir dağdı; onu çıkmıştı, şimdi inmekle meşguldük. Ve talihin bizi iniş tarafında dünyaya getirdiğine kızmaktan başka yapacak bir şeyimiz yoktu”[1]. Bu olağanüstü duygu yüklü sitemin biraz ötesine gidince söylenenin tersinin de ne denli doğru olabileceği gerçeği ile yüz yüze gelinir. Türk milletinin tarihi ne bir mezar ne de bir dağdı. Tarihte yaşananların da cesetle ifade edilmesini geleneksel “ifrat ve tefrit” yaklaşımının yansımasından başka bir şey değildir. Her olguyu mecrasına oturtmak ve her aktiviteye layık olduğu kadar değer vermek düşünce adamının önemli hedeflerinden birisi olmalıdır. Düşünce sahibi insanların sözlüğünde her olgunun, değerin ve sürecin bir yeri olmalı ve her olgu, değer ve süreç kendi yerine oturtulmalıdır.

Bilindiği gibi tarihselcilik, temelde bütün bilgi ve tecrübe çeşitlerini "tarihi değişme şartları içinde inceleme eğilimi" anlamında kullanılmaktadır. Bu yaklaşım daha önce; beşeri kültürü anlamak ve kültürel değerler hakkında hüküm vermek için "sırf tarihi" bir yaklaşımın elverişli bir temel teşkil edip-etmeyeceği tartışmaları arkasından ortaya konmuştu. Bu yaklaşım sosyal, kültürel ve teknolojik değişmelerin ortaya çıkardığı sorunlara, sorunun mantığına uygun karşılıklar aramak, bulmak ve gerekli cevapları geliştirmek yerine tarihe sığınmak gibi tehlikeli bir sonucu da peşinden getirmektedir. Tarih geçmiştir, geçmiş hem yeniden yaşanamaz hem de günümüz şartları için yeterli değildir. Eğer tarihi bu denli önemsemek toplumsal “kimlik” ve “şahsiyet” sorununu halletmek için ise; böyle bir şey bu konuda eksiklik duyanlar için geçerli olmalı! Gençliğin muhayyilesinde yeni açılımları sağlayabilmek için zihni ve nostaljik yaklaşımları eleştirel bir tarzda ele alması gerekir.

 

Tarihi Kutsamak!

Tarih milletlerin hafızası, coğrafya ise kaderidir. Toplumu meydana getiren bireyler büyük ölçüde hem tarih hem coğrafya hem de içinde yaşadıkları, ilişkide bulundukları binlerce sürecin ürünüdürler. Tarih ibret, tecrübe ve kıssadan hisse almayı sağlayan çok önemli bir kaynaktır. Çünkü bugünü doğuran bütün şart, durum ve ortamlar büyük ölçüde dünün rahminde büyür ve olgunlaşır. Bu yönden kişilik, davranış ve tutumlar büyük ölçüde geçmişte yaşanılanlara bağlı olarak teşekkül eder. Bireyin, toplumun ya da kurumların geçmişte yaşadıkları kriz, tehdit ya da tehlikeler onların gelecekte atacakları adımları, ilişki kuracakları sosyokültürel ortamı ve yönelecekleri hedefleri belirler.

Geçmişte yaşanılanların milletlerin, toplumların ve bireylerin geleceklerine yön veren en önemli argümanlardan birisi olması son derece doğaldır. Hatta bireysel ve toplumsal tarihte olanların; yön bulmada, ilişki kurmada ve geleceğin trendini (yönelimlerini) tahmin edebilmede hayati derecede önemli olduğu her türden tartışmanın üstündedir. Bilim, eğitim, kültür, gelişme ve medeniyet büyük ölçüde geçmişin mirasıdır.

C.G. Jung "Modern Ruhun Problemleri" adlı eserinde bu konuda şöyle yazmaktadır: "Geçmişi inkâr etmek ve şimdiki zamandan başka bir zamanın şuuruna sahip olmamak halis yalandır. Bugün, ancak dün ve yarın arasında anlam kazanır. Dünden uzaklaşan ve yarına yaklaşan bir geçiştir."  Jung'un bu bakışına dikkat çeken Peyami Safa ise; zamanın üç elemanından birini inkâr etmekle, hepsini toptan reddetmek arasında fark olmadığını yazmaktadır.  Zamanın bu nihilizmi, insanı kendi kendinden kaçmaya ve kendi kendini tamamıyla inkâra götüren manevi yıkımı üretir. Çok açıktır ki dünümüzün içinde yoksak, bugünümüz de de yarınımız da da yokuz.

Diğer yandan da tarihi pusula olmaktan çıkarıp bir hayat tarzı haline sokmak; tarihin sağlayacağı bütün yararları ortadan kaldırır. Böyle yapanlar çok açıktır ki, düşünsel olarak dünde kalan ve dünde yaşayan meczuplara benzerler. Bugün dünün rahminde büyür, gelişir ve doğar. Bu doğrudur, ancak bugün dünyaya gelinceye kadar kendini doğuran şartlarda ve ortamlarda büyük gelişmeler olur. Onun içinde bugünü büyük ölçüde düne dayandırarak anlamlandırmak büyük ölçüde zorlamayı gerektirir. Bugünü dünle açıklamak da tamamıyla kolaycılıktır. Zira dün dünde kalmıştır, yeni durumlar ve yeni sorunlar yeni çözümler isteyecektir.

Namık Kemal “İstikbal” adlı bir yazısında “mazi”yi ya da “hal”i olması gerekenden farklı yorumlayarak kendileri ile birlikte içinde yaşadıkları toplumların da bir yönüyle mahvına neden olanlara karşı şöyle bir cevap vermektedir. “Layıkıyla düşünülsün: İnsan hayatı yalnız istikbalden ibaret değil midir? Mazi nedir? Bir mevt-i vapesin. Gerek ferd içün gerek cemiyet içün mazi mesud imiş, şanlı imiş, bugüne ne faidesi görülür? Hal rahat imiş, emin imiş yarına ne lutfu kalır?”[2]

Tarihi kutsallaştırmak, bir iman sorunu haline getirmek tarihten sağlanacak bütün yararları yok edecek tehlikeli bir yönelimdir. Tarihi gereksiz görerek ya da tarihten koparak yaşamak kadar tehlikeli olan bir husus da onu kutsallaştırmaktır. Bir felsefi görüş, bir öğreti ya da fikir akımı; araçları amaç olarak görmeye başladığı an doğurganlık kabiliyetini yitirerek kısırlaşmaya başlar. Fasit bir daire içine girerek kendi kendini tekrara yönelenlerin yaptıkları şey "malumu ilan etmek" olur ki bu da yeni ufuklar açmaz aksine bakışı köreltir. Zira yalnızca dikiz aynasını bakarak araç kullanmak, dikiz aynasını hiç bakmayarak araç kullanmaktan çok daha tehlikelidir.

Tarihi yapan da yazan da insandır. Hatasıyla ve sevabıyla tarih düne aittir. Bugün yapılacak olan dünden alınan hız, ilham, ibret ve hisse ile geçmişte yapılan hataları tekrarlamamaktır. Zira bir hatayı iki defa tekrarlamamak başarılı olmanın temel ilkesidir. Hayatta hiç bir şeye gerektiğinden daha fazla önem vermemek gerekir. Bu ilke tarihi de kapsar: Bilindiği gibi sevginin fazlası mecnun yapar.

Diğer yandan Türkiye'de kendi tarihine sırt çeviren, geçmişini inkâr eden ve eskiyi unutmayı ve suçlamayı bir inanç haline getirmiş olan egemen kesimin yaptıklarını doğru bulmayan geniş bir kesim bu defa bunların tam tersi bir tutum içine girmektedir. Türkiye’deki aşırı Batıcı kesimin bugünü ve zevki kutsallaştırması; buna karşı dünü ve geçmişi yerin dibine batırması bilinç kopukluğuyla yakından ilgilidir.

    

Üst Sorumsuzları Tarihle Cevaplamak!

Yaşantısı yabancı, düşüncesi garip, tutumları deli saçması niteliğinde olan üst sorumsuzların ileri sürdükleri her iddiaya tarihe sığınarak cevap vermek alışkanlığı, tarihi mecrasından çıkararak kutsal bir mit haline getirmiştir. Hâlbuki bugünün sorunlarını geçmişte verilmiş olan cevaplar çözemez. Geçmişi planlamak hem mümkün hem de akılcı değildir.

Türkiye'de her konuda olduğu gibi tarih konusunda da tartışma değil; itişme-çekişme yaşanmaktadır. İnsanların bu ülkedeki bakış açısı; "iyi-kötü", "haklı-haksız", "kahraman-hain" ya da ideolojik derinliğe göre "sağ-sol" biçiminde siyah-beyaz bir form üzerine oturtulmaktadır.

Gerçekte tarih iyi veya kötü değildir. Tarihe atfedilenler aslında ona bu atfı yapanları bağlar. İyi tarih kötü tarih yoktur; yararlanılan ya da yararlanılmayan tarih vardır. Yıllardır tarihle kavga edenler sonuçta tarihe teslim oldukları görülmektedir. Bu sebeple tarihe bakarak “iç çekmek” ya da tarihi hatırlamaktan “nefret etmek” gibi iki uç davranış biçimi de yanlış ve hatalıdır. Tarihten kaçmak bireyin kendisinden kaçmak anlamına geldiği gibi, tarihe koşmakta bireyin kendi gerçeğinden ve sorunlarından uzaklaşmak anlamına geldiğini fark edilmelidir. O halde "dün-bugün-yarın" gibi üç süreci de içine alan bir anlayışa ulaşmak gerekir. Bu üç süreçten birini öne çeken düşünür, yazar ya da yönetici eğer kötü niyetli değilse cahildir.

 

Milli Muhayyile!

Milli muhayyilenin fazlalığı tarih; eksiklikleri ise coğrafya ve insan konusundadır. Belki de bu yüzden bu ülkede büyük ölçüde tarihçiler milliyetçi, sosyologlar ise solcu olmaktadır. Çeşitli vesilelerle ifade ettiğimiz gibi "milli-muhafazakâr" kesim; tarihi kutsallık ve iman derecesinde önemseyen bir anlayışın sahibidir. Hatta yaklaşım o kadar abartılıdır ki tarihi şahsiyetlerin insan olduğu dahi neredeyse inkâr edilir. Kendi zamanı ve gerçeği üzerine oturtulmayan adeta "Süpermen" kimliği ile ortaya çıkarılan şahsiyetlere yapılan yakıştırmalar iyilik değil temelde kötülüktür. Olan bir şeyi inkâr etmek ne kadar fena ise, olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek de bir o kadar kötüdür.

Türkiye’de işin kolayına kaçmak ideolojik ve politik değerlendirmelerde moda haline gelmiştir. Somut, yakın ve basite olan talep; her zaman soyut, uzak ve zora olan talepten fazladır. Çok çok ünlü bir takım üstatların literatürlerinden şu üç kavramı çıkarın fikren çırılçıplak kalacaklardır. Bunlar “tarih”, “Yahudi-Siyon” ve “materyalizm” kavramlarıdır. Bütün hayatı, toplumu, devleti ve olanı-biteni bu kavramlara indirgeyerek açıklayanlar, olguların anlaşılması için gerekli olan donanıma sahip olmayanlardır. Felsefi, dini, sosyolojik, ahlaki, mantıkî, ekonomik ve antropolojik yetersizlik içinde olanlar konuyu indirgedikleri basitliklerle açıkladığını sanmak hastalığına tutulmuşlardır. 

Diğer yandan Türkiye’de yalnız sorunları anlama ve çözümleme ile ilgili olarak yapılan değerlendirmeler değil, ideolojiler de tepetaklak edilerek kutsallaştırılmıştır.  Bilindiği gibi "sağ ve sol" kavramları toplumsal evrimle ilgilidir. İki kavram da batı toplumunun gelişme sürecinde belirli bir aşamayı anlatır. Feodalite gerçeğini ve burjuvazi olgusunu yaşamayan toplumlarda bu "sağ" ve "sol" kavramlarının belirli bir anlamı yoktur. Bu bakımdan doğu toplumlarını Marks bile "Asya Tipi Üretim" biçimi adıyla ayrı bir kategoriye sokmuştur. Bu yönden de bu türden kavramlar Türkiye'de batılı anlamda yerli yerine oturtulamamıştır, oturtulamaz da.. Örneğin batı da "sefiller, serfler, emekçiler, proleterler ve işçiler" solcudur; Türkiye'de ise iş adamlarının bir çoğu, patronlar, kompradorlar ve zenginler solcudur. Karnı doymayan, eşi, aşı ve işi olmayanlar kendisini sağcı olarak tanımlarken batı da patronlar, iş adamları, kompradorlar, tekeller ve kartel sahipleri sağcıdır. İnsan zekasının hatalarından biri olan "nominalist" (isimcilik) felsefesinin etkisiyle, ülkemizde hem sağın bütün versiyonlarında, hem de solun bütün formlarında, kendini bir şey ilan etmekle o şey olduğunu zannedenler sağcılık ve solculuk kavramlarına sarılmışlardır. Bu; kimlik krizine tutulan insanların yanlış yerde, yanlış değerlerle kendilerini açıklamaya çalışmalarından başka bir şey değildir. Bu olgu kendi kavramlarıyla kendilerini tanımlayamayan insanların dramıdır. 

Bu kavramların ülkemizde insanların hayat tarzına, sosyal ve psikolojik ortama etkileri çok fazla olmuştur. Türkiye'de kendisini bu iki kategoriden birine yerleştirenler, çocuklarının meslek seçimlerinden tutun da, yönelecekleri hedeflere kadar her şeyi bu iki kavram çerçevesinde değerlendirmişlerdir. Bireyler seyredecekleri film ve tiyatro, okuyacakları kitap, alacakları eğitim, gidecekleri okul, yapacakları resim ve görecekleri ülke konusunda hep bu sahte "sağ" ve sahte "sol" kavramları belirleyici olmuştur.

Sevgiler, nefretler, heyecanlar, dostluklar, düşmanlıklar, beğeniler ve retler hep bu iki kutuptan birine göre şekil almaktadır. İdealist bir dünya görüşünde ise sahte sağ ya da sahte sol ideolojilerin çok ötesinde insan odaklılığı, erdemli olmayı, onurlu davranmayı ve ahlaki tutarlılık temel ilkedir. Bu anlayışta namuslu ya da namussuz olmak, çalışkan ya da tembel olmak, üretken yada asalak olmak, mert ya da namert olmak, idealist ya da materyalist bakış açısına sahip olmak; sağcı, solcu veya dinci olmaktan çok daha önemlidir. Zira çalışkanlık, dürüstlük, üretkenlik, mertlik ya da namusluluk ideolojik bir form değil insani bir mizaçtır. Bizim gibi düşünen kötüler olabileceği gibi başkaları gibi düşünen iyiler de olabilir! Bugün ülkeye en büyük zararı kutsalların, milli ya da sosyal değerlerin tekelini yalnızca kendi elinde tuttuğunu sanan fanatik ideoloji hastaları vermektedir.

Bu hastalığın Türkiye'de tarih, sosyoloji, felsefe ve psikolojiye yansıması da aynı ölçüde trajik olmuştur. Bu gerçeklere rağmen Türkiye'deki milliyetçi kesim kendisini daha çok sağcı olarak nitelemiş; roman, tiyatro, resim, müzik, film ve hikâye gibi bütün kültür ve san'at alanlarını daha az önemsemiş, önemsediği zamanlarda da tamamen muhtevayı tarihle doldurmuştur. Güdümlü sol, kendini milliyetçi ya da sağcı diye tanımlayan bütün düşünür ve sanatçıları bilinçli olarak dar bir alana hapsetmiştir. Milliyetçiler de -biraz garip bir biçimde- zorunlu olarak tarihle yetinmek durumuyla karşı karşıya bırakılmıştır.

 

Coğrafya’nın Önemini Kavramak

Tarihe olan tutkumuz coğrafya söz konusu olunca tam anlamıyla bir ilgisizliğe dönüşmektedir. Hâlbuki Türk'ler, coğrafyadan çektiklerini hiç bir başka unsurdan çekmemiştir. Türkler önceleri Orta Asya'daki coğrafi dengenin bozulmasıyla oradan büyük kitleler halinde göç etmek zorunda kalmışlar. Sonrada vatan olarak coğrafi açıdan bütün komşu milletlerin iştahını çeken bir yöreyi seçmiş ve buraya yerleşmişlerdir. Türklerin aleyhindeki bütün iddia, itham, çatışma ve saldırıların altında büyük ölçüde üzerinde yaşanılan bu stratejik coğrafya vardır.

Bütün Hıristiyan âleminin Türklerin anavatanı olarak seçtikleri coğrafyadan sökülüp atılması için düzenledikleri yüzlerce saldırı etkisiz kalmıştır.  Bu coğrafyadan Türk soyunu sökmenin imkânsızlığı görenler, bu kez de mümkün olduğu kadar Türk'leri dar bir toprak alanına hapsetmek istemişlerdir. Türklerin yaklaşık üç yüz yıldır sıkıştırılarak yoğunlaştırılıp tıkıldığı Önasya toprakları üzerinde bugün bile hak iddia etmeyen hiç bir komşusu yoktur. Türklerin değil ama komşularının Türklerle tarihten gelen "alacak-verecek" sorunu vardır. Ancak bu ihtilaflarda Türklerin alacaklı çıkma ihtimali çok yüksek olan bir sorundur. Yunanistan, Bulgaristan, Ermenistan, Suriye, Irak ve Rusya ile olan tarihi kan davasında Türk'ler alacaklı durumdadır. Diğer yandan savaşın kanlı bir ticaret, ticaretin ise kansız bir savaş olduğu düşünülürse; dünün Türk'lerinin, "kanlarını dökmeyi" "terlerini dökmeye” tercih ettikleri sonucuna varılabilir. Şu veya bu; sebep ne olursa olsun ticaret konusunun bu denli az önemsenmesinin bir yönü de burada yatmaktadır. Demek ki sorun tarihi değil daha çok coğrafi ve insanidir. Papa 2. Pius "Türklerin İstanbul'da olması demek, Avrupa'da hatta evimizin içinde kendi mülkümüzde olması demektir" derken de; Profesör Pierre Renouvin "Boğazlara sahip olmayan bir Rusya evinin anahtarına sahip değil"dir, şeklinde yaptığı değerlendirmelerinin ardında da hep coğrafya yatmaktadır. Düşmanlarına göre Türk'ler yanlış yerde bulunmaktadır ve sorunda bundan kaynaklanmaktadır.

Coğrafyanın bütün verileri ile aktif bir biçimde değerlendirilmesi jeopolitiğin konusunu oluşturmaktadır.  Biz burada jeopolitik bir değerlendirmeden ziyade milliyetçi-muhafazakar kesimin coğrafyaya karşı ilgisiz tutumu üzerinde dikkati çekmek arzusundayız. Toprağı olmayan millet ile coğrafyası olmayan tarih ya yoktur ya da eksiktir. Tarihi anlamak büyük ölçüde coğrafyanın anlaşılabilir olmasına bağlıdır. Coğrafya Eflatuna göre felsefeyi, Le Play'a göre aile yapısını, İbn-i Haldun'a göre kişiliği ve Ratzel'e göre de milletlerin kaderini doğrudan etkilemektedir.

Bu kadar önemli bir gerçeğin yeterince idrak edilmemiş olması üzerinde durulması gereken ciddi bir husustur. Türk Milliyetçilerinin evlerine, derneklerine ve çalışma yerlerine bir bakın her taraf tarih ya da tarihsel simgelerle donanmıştır. Türk milliyetçilerinin bulunduğu her yerde kılıcından kan damlayan kahramanlar, savaş resimleri, düşmanlarını dağıtmış serdengeçtiler, saray basan yiğitler, her türden savaş sahneleri yansıtan resimlerle adeta bir çeşit tarih galerileriyle karşı karşıya gelirsiniz. Tarihi manzaraların yanında tarihi camilerin ve dini motiflerin zenginliği de dikkati çeker. Bunu milliyetçilik şuuruna sahip kişi ya da grupların bulunduğu her yerde ve her işte görmek mümkündür. Kullanılan ajandalar, çıkarılan yıllıklar, el altında tutulan günlükler, takvimler ve bayram tebrikleri de bunlara dahildir.

Tarih bir milletin kimliğini irtibatlandırma aracıdır. Kökü, kaynağı ve parçaları birleştiren bir şuurdur. Ancak onun kadar önemsenmesi gereken coğrafi unsurları neredeyse hiç dikkate almamak kelimenin yalın anlamıyla eksikliktir. Çevreyi, manzarayı, yeşili, denizi, ormanı, şelaleyi ya da ırmağı sevmeyi, sergilemeyi ve resmetmeyi öğrenmek gerek. Coğrafya tarihi hatıraları da bağrında barındıran en önemli elamandır. Toprağı sevmek yani memleket severlik vatanseverliğin, vatanseverlik de milliyetçiliğin temel taşıdır. Coğrafyasız tarih saksıda beslenen ağaç gibidir.

Çoğu zaman tarih ancak coğrafyayla açıklanabilir. Tarihin kaderini belirleyen en önemli faktör her zaman coğrafya olmuştur. Buna rağmen tarihi kutsallık ölçüsünde "mit" haline sokarken coğrafyayı görmezlikten gelmek oldukça düşündürücüdür. Fernand Braudel "Akdeniz ve Akdeniz Dünyası" adlı ünlü eserinde "tepeleri tarafından korunan kuzey Afrika Berberileri Hz. Muhammed'in dinine ya hiç, ya da çok az kazanılmışlardır. Uygarlığın dağda çok güvenli olmayan bir değer olarak kaldığını, kan davası hakkında yapılacak bir araştırmada bu kan davası ülkelerinin hepsinin de dağ ülkeleri olduğunu ve bu ülkelerin Orta Çağın feodal adalet fikirlerini şekillendiremediği, nüfuz edemediği ülkeler olduğunu ifade etmektedir. D


Türk Yurdu Ekim 2008
Türk Yurdu Ekim 2008
Ekim 2008 - Yıl 97 - Sayı 254

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele