“Ülkücü Edebiyat” ve 12 Eylül

Eylül 2014 - Yıl 103 - Sayı 325

         

        Destanlar devrinden beri sanat ve edebiyat, tarihî hadiselerden beslenmiştir. Modernite öncesinde, toplumsal hadiselerden yola çıkma esas alınırken “birey”in keşfi ile başlayan yeni zamanlarda, sanatın merkezine bireyin gerçekleri yerleştirilmiştir. Bununla birlikte yine modernitenin ürünü olan ideolojik hareketlerin de toplumu düzenleme iddiası dolayısıyla bireyden hareket ederek toplumu anlatma; eleştirme, yönlendirme amacı güden bir sanat anlayışı benimsediği gözlemlenir. Bu noktada, “eski” ile “yeni”, “toplumculuk” endişesi gütme bakımından ortaklaşsa da “bireyin iç dünyası”ndan yola çıkma tutumu ile “yeni”, “eski”den ayrılır. Eskinin destani eserlerinin yerine geçen romanlar; masal ve halk hikâyelerinin yerini alan öyküler, “epik”ten “lirik”e evrilen şiir biçimsel değişmeler bir yana bu “bireyci” içeriği ile yenidir. Fransız Devrimi’ni anlatan bir roman ile Truva Savaşları’nı anlatan bir destanı ayırt etmenin temel ölçütlerinden biri, bu birey-toplum ikilemidir. Her ikisi de toplumsal bir amaç için kurgulanan Oğuz Kağan Destanı ve ilk romanımız sayılan Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat’ın kahramanlarını ayırmada kullanılabilecek teknik ölçütün başında da bu gelir.

         

        Sanat-toplum ilişkisinin tipik örneklerinden biri, Türk sanatının 12 Eylül Darbesi ile imtihanıdır. Türk toplumunun yeni zamanlarda yaşadığı en önemli hadiselerden biri, 12 Eylül 1980 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği darbedir. Milyonlarca “mağdur” yaratan bu zulüm hareketi, Türk sanat ve edebiyatını da derinden etkilemiştir. Meseleye edebiyat sosyolojisi açısından bakıldığında üzerinde durulması gereken hususlardan biri Darbe’nin basın-yayın hayatı ile ilişkisidir. Bu ilişki sorgulandığında, Türk basının büyük bir ekseriyetinin (bugün merkez medya olarak adlandırılan odağın) 12 Eylül Harekâtı’nı desteklediği ve yayınlarına bu çerçevede bir “çekidüzen” verdiği görülür. Bunun yanında Darbe’nin düşman ilan ettiği potansiyel muhalif olan ideolojik yayın organları derhâl kapatılmış; Devletin yayın organı olup başka alternatifi bulunmayan TRT, Darbe’nin başarısının ölçütü de olduğu için hızla kontrol altına alınmıştı. Darbe’nin  “kitapla ilişkisi”ne bakılınca insanlık tarihinde benzerine rastlanmayacak bir tutumla karşılaşılır: Kitap toplatılır; yani yayımlanmış bir eser zor kullanılarak kütüphanelerden, kitabevlerinden ve yayınevlerinden toplanarak basım-yayımı ve okuyucuya ulaşması engellenir. İlaveten okumak ve bulundurmak da suç hâline getirilir. Böylece kitapların gömüldüğü, yakıldığı, gece yarılarında çöplerin arasına gizlenerek atıldığı “kitap merkezli toplumsal cinnet” hâli yaratılır. Bu ve benzeri baskıların kısıtladığı edebî hayatı en çok besleyen ideolojik isteklendirmeyi (motivasyonu) kaybetmesi ile Darbe’yi takip eden yıllarda basılan eser sayısında ciddi bir azalmanın olduğu gözlemlenir. Bu cinnet hâli içerikte de kendini göstermekte gecikmez; “suya sabuna dokunmayan” aşk hikâyeleri anlatan eserler öne çıkar(ılır). Bu durumu pekiştirmek için Mamak zindanlarının “karıştır-barıştır” ilkesinin bir benzeri olan “savaşma-seviş” ilkesi kitaplar aracılığıyla da uygulamaya sokulur. Zorunlu olarak ideolojik içerikten mahrum kalan edebiyatın, Darbe’yi yazmak için yaklaşık on yıl beklemesi gerekecektir. Bu sürenin sonunda yavaş yavaş 12 Eylül merkezli içeriklerin tartışma konusu edildiği eserler ortaya çıkar. “12 Eylül edebiyatı” diye adlandırılması mümkün olan bu metinlerin Darbe’nin mağduru olan ideolojilerin temsilcileri ve Darbe’ye dıştan bakanlar olmak üzere iki yazar grubu tarafından üretildiği gözlemlenir. Buna göre, ülkücü, devrimci, İslamcı ve “tarafsız” bir 12 Eylül edebiyatından söz edilebilir.

         

        İdeolojik 12 Eylül edebiyatının en üretken kolu “devrimci/sosyalist” bakış açısıyla yazılan eserlerden oluşur. Buna karşılık en az eser üretilen çizgiyi “ülkücü” bakış açısından yazılan metinler oluşturur. “İslamcı” bakış açısıyla yazılan metinlerin sayısal durumu ise ikisinin ortasında bir yerdir. Bu durumun edebiyat ve ideoloji dışı etkenlerle ilişkisi, yaygın kanaatin aksine oldukça derindir. Bu etkenlerin başında ekonomi gelir. “Modern edebiyat” burjuvanın; yani ekonomik bakımdan gelişmiş orta sınıfın ürettiği eserler bütünüdür. Türk burjuvası baştan beri devrimci-sosyalist fikirlerin beşiği olmuştur. Bu şaşırtıcı ve kendi içinde çelişki barındıran durumun açıklaması, orta sınıfın oldukça sınırlı bir seçkinlerden oluşmasında gizlidir. Bu kesim, hayat tarzı bakımından alt gelir düzeyindeki geniş kitlenin değerlerinden uzaktır. Yenilikçi fikirler, doğası gereği orta sınıfta yükselirken aradaki mesafe de gittikçe açılacak;  modern edebiyat devrimci-sosyalist-seçkinci edebiyat hâline gelecektir. Türk basın-yayın, sanat ve entelektüel hayatında “solcu”ların ve “solcu” olmasa bile “sol sempatizanı (yakınlıkduyarı)” ya da müttefiki şahısların büyük bir ekseriyet teşkil ettiği bir vakıadır. İslami edebiyatın yükselişi de söz konusu kesimin sermayeye ulaşmasıyla; yani burjuvalaşmasıyla paraleldir. Bu durumu fark etmeden, 12 Eylül edebiyatının en zayıf halkası olan “ülkücü” bakış açısıyla ilgili sıkça sorulan “Ülkücüler 12 Eylül’ü neden yazmıyorlar?”  sorusuna verilen tüm cevaplar eksik ya da yanlış olacaktır. Bu cevaplardan biri olan; “Ülkücülerin ‘Devlet’le olan ilişkileri ‘Kol kırılır, yen içinde kalır.’ mantığı üzerine oturduğu; bu yüzden 12 Eylül’ün en büyük mağdurları olmalarına rağmen bu mağduriyeti anlatmaktan kaçındıkları” iddiası, istisnai durumlar hariç yetersiz bir açıklamadır. Sadece 12 Eylül’ü yazanları gözeterek değil; bütün sanatçı-yazar-şair mevcudiyeti içindeki “ülkücü”, “İslamcı” ve “devrimci” romancı, hikâyeci, şair ve eser sayısına bakıldığında mesele açıklığa kavuşacaktır. Bu durumu edebiyat dışındaki sanatların durumuna bakarak anlamak da mümkündür. Sözgelimi “ülkücü” piyanist, balet-balerin, tiyatro ve sinema sanatçısı olup olmadığı bir meçhulken “devrimci/yakınlıkduyar” sayısı oldukça fazladır. Netice itibarıyla, ülkücü-devrimci-İslamcı-burjuvazi ilişkileri ile sanat olgusu arasında kaçınılmaz bir paralellik vardır.

         

        “Ülkücü edebiyat” söz grubu ile kastedilen “ülkücü” sanatçıların “ülkücü” dünya görüşünü anlattığı “ideolojik” söylemler içeren edebiyattır. Ülkücü edebiyat, ilk örneklerini Tanzimat senelerinden itibaren gözlemlemeye başladığımız Türkçü-milliyetçi edebiyatın bir parçası olmakla birlikte siyaseten kendisini “ülkücü” olarak tanımlayan bir grubun faaliyeti olması bakımından ayrı bir kümelenme olarak mülahaza edilebilir. “Ülkü” sözcüğünün bugünkü anlamıyla kullanılışı 1940’lı yıllara, Nihal Atsız metinlerine kadar gitse de ülkücülük, organize bir siyasi harekete 1960’lı yılların sonlarından itibaren dönüşmüştür. Dokuz Işık’ın (İkinci ışık Ülkücülük’tür.) Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi programına girmesi (1965) ve Genç Ülkücüler Teşkilatının kurulmasıyla (1968) “ülkücülük” kurumsallaşmış ve hızla yaygınlaşmıştır. Millî Ülkü dergisinin yayımlanması (1968) ile “ülkücü edebiyat”ın ilk örnekleri ortaya çıkmış, ülkücülere yönelik saldırıların başlaması ve ilk şehitlerin verilmesi ile de yaygınlaşmaya başlamıştır. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Süleyman Özmen ve Dursun Önkuzu anısına yazdığı destani şiirlerle, Emine Işınsu’nun Dursun Önkuzu’yu kahramanlaştırdığı Sancı (1974) romanı, ülkücü edebiyatın ilk güçlü örnekleri arasındadır. 12 Eylül’e gelirken Abdurrahim Karakoç, Ozan Arif, Hasan Kayıhan, Alper Aksoy, Ali Akbaş, Osman Çeviksoy, Dilaver Cebeci, Yavuz Bülent Bakiler, Bahaeddin Karakoç gibi isimlerle ülkücü edebiyat çerçevesinde mülahaza edilebilecek şair-yazarların sayısının arttığı gözlemlenir. 12 Eylül Darbesi’nin ülkücü edebiyatı, en azından genel sanat-edebiyat hayatını etkilediği düzeyde baskı altına aldığını söylemek yanlış olmaz. Buna karşılık 12 Eylül’ün ortaya çıkardığı yazarların olduğu da bir gerçektir. Söz gelimi, Lütfü Şehsuvaroğlu, Kafes romanını Mamak zindanlarında çektiği işkencelerden hareketle yazmıştır. Naci Bostancı’nın Işığın Gölgesi ve Hayatın Kıyısına Düşen; Mehmet Önal’ın Efsane romanları da 12 Eylül sürecinin zulmüne muhatap olmaktan beslenmiş eserlerdir. Bu tespitlerin 12 Eylül’ün nimetleri gibi algılanmayacağı aşikârdır. Büyük ekseriyeti taşra kökenlilerden oluşan ülkücü yazarların nicelik ve nitelik yönünden yükselişi de yukarıdaki orta sınıflaşma izahatıyla ilişkilidir.

         

        Ülkücü edebiyat, son dönemdeki nispi zenginleşme sürecine rağmen yeterince üretken değildir. Sanatçı ve eser sayısı bakımından diğer benzeri gruplarla karşılaştırıldığında hâlâ geride olduğu muhakkaktır.  Şiir, roman, hikâye, tiyatro, senaryo, anı, deneme gibi sanatlı edebî metinler açısından bakıldığında ülkücülerin siyasal ve sosyal hayattaki özgül ağırlıklarına paralel bir gelişmeden söz edilemez. Buna karşılık üretilen metinlerin umumiyetle dünya edebiyatındaki gelişmeleri takip eden, estetik haz uyandırma değerleri yüksek, Türk edebiyatının da seçkin eserleri arasında mülahaza edilebilecek bir yetkinliğe sahip olduğu söylenebilir.

         

        Ülkücü edebiyatın nicelik bakımından en verimli alanı şiirdir. Bunda gençler arasında şiir yazma hevesinin yaygınlığının yanında ozanlık geleneğinin devam etmesinin baskın bir rolünün olduğu düşünülmektedir. Keza ideolojik hareketlerin törenlerinde okunma ihtiyacı da ülkücü şiiri besleyen bir başka faktördür. Şiirin müzikle ilişkisini de bu çerçevedeki son bir husus olarak belirtelim. Ülkücü ozanlar arasında en çok bilineni Ozan Arif olsa da aynı geleneği takip eden, dergilerde ve kitap hâlinde şiirleri yayımlanan, pek çok ozan da bulunmaktadır. Ülkücü şiiri ozanlık geleneği dışında temsil eden; “modern şiir” anlayışıyla eser veren şahsiyetlerin sayısı da oldukça yüksektir. Hikâye/roman ve anı, verimlilik açısından şiiri takip eden türler durumundadır. Bilhassa son on beş yılda bu türlerde yazılan eser sayısının gittikçe arttığı gözlemlenmektedir. Bu eserlerin arasında akla ilk gelenler şunlardır: Ahmet Bican Ercilasun, Gülnar (Ötüken, 1998); Mehmet Önal, Efsane (Günce, 1999); Mehmet Kürşat, Mamak Zindanlarında Ülkücü Olmak (Hoşgörü, 2000); Haşim Akten, Aşkı Cehenneme Attılar (Gözyaşı, 2000); Mehmet Karanfil, Gül Hüznü (2003); Oğuzhan Cengiz, Yanık Kale (Bilgeoğuz, 2004); Yusuf Ziya Arpacık, Başeğmediler (İlteriş, 2004); Emine Özgenç, Eylül 12’den Vurdu (2010); Ş. Adnan Şenel, Elma ve Bıçak (Kurgan, 2012); Hüseyin Türkmen, Kara Gün (Has, 2012); Veysel Tekelioğlu, Yorgunum (İldem, 2012) Mehmet Öztepe, Mamak Zindanlarında İnsan Olmak (Hoşgörü, 2012), Dursun Kuveloğlu, Koyu Gri Seneler; Cevat Saraç, Reis Bey.

         

        Sanatçının kendi hayat tecrübelerini ve içinde yaşadığı toplumu ilgilendiren hadiseleri yazması kaçınılmaz bir durumdur. Ancak bu kaçınılmazlığı değerli kılan sanatsal başarıdır. Ülkücüler orta sınıflaştıkça, sanat zevki geliştikçe, modern çağın imkânlarına ulaştıkları nispette sanat başarıları da yükselecektir. Sanatla ideoloji arasındaki ince çizgiyi korumayı bilen bir edebiyat sadece kendi çevrelerinde değil toplumun bütünü tarafından tüketilir, tartışılır. Ülkücü edebiyat da bu başarıya doğru evrilmektedir.


Türk Yurdu Eylül 2014
Türk Yurdu Eylül 2014
Eylül 2014 - Yıl 103 - Sayı 325

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele