ISSIK GÖLÜN CENGİZ’İ

Eylül 2008 - Yıl 97 - Sayı 253

                    

        Halis sanatkârlar, bir iklim yaratırlar. Siz buna bir dünya yaratmak da diyebilirsiniz. Dünyası olan ve bu dünyasını muhataplarına taşıyan, ancak büyük yazar, büyük şair, büyük bestekâr, büyük hikâyeci- romancı olabilir.

Peki, Aytmatov büyük bir sanatçı mıydı?

        El-cevap: Bu soruyu utandıracak kadar büyüktü!

        Onu değerlendirmek için, şüphesiz, Manas Destanı’na, “akın” yani âşıklık geleneğine ve bozkır kültürüne bakmak gerekecektir. Çünkü onun referans noktaları, bu unsurlarda gizlidir. Teknik olarak da Dostoyevski’nin, Tolstoy’un çizgisine uzanan, muazzam bir yazış kültüründen geliyor. Hatta unutmayalım, Rusça yazmakla, tam da o geleneğe bağlanıyor. Burada hemen bir soru daha soralım: İyi ama bu kültür ortamından gelen binlerce şair, yazar, sinemacı, bestekâr var… Onlar niçin bir Aytmatov değiller? Bu sorunun cevabı da gayet açık: Bütün bu onlar, binler tutan sanatçılar, yazıcılar nesli, bir iklim yaratmak konusunda, Aytmatov kadar sihirli bir değneğe sahip değillerdi. O müthiş ruh, o müthiş duyuş ve düşünüş, oradan hareketle de bütün bunları içine alan bir yaratış ancak onda vardı.

Aytmatov’un harikası bence şuradadır: Bilhassa edebiyatta, dar bir mekân ve dar bir kadro içinden dünyayı kucaklayacak eser çıkarmak çok zordur. Aytmatov’un doğduğu yer bir köy. Talas’ın Şeker Köyü.  Bırakalım Şeker Köyünü, şimdi bile yarısı itibariyle Kırgızistan, neredeyse, modern hayatın çok da yerleşmediği, tam olarak benimsenmediği bir eski zamanda yaşıyor. Mesela, o bölgeyle ilgili tarihî bir film çekmek isteseniz,  yeni plato kurmanız gerekmeyebilir. Son derecede tabii bir mekânda çalışırsınız. Böyle, yer yer arkaik çizgiler taşıyan bir memlekette, orada doğup yaşayan birinin dünyaya açılması şaşılacak şeydir. Oradan dünya ölçeğinde eser çıkarmak, zor değil, hatta imkânsıza yakın, mucizeli bir iştir. Ben her gidişimde,  Aytmatov’u her okuyuşumda ve her görüşümde, bu çarpıcı düşüncelerden kurtulamamışımdır.

         Mesela, ben de Aytmatov gibi, taşradan da öte adeta kenarda kalmış bir Anadolu kasabasında doğdum. Bunun için, küçük bir yerde doğmanın ne demek olduğunu yaşayarak bilenlerden sayılabilirim. Şehre uzaklığın ve şehir kültürüyle geç tanışmanın telafisinin ne kadar zor olduğunu bilenler bilir. Bugün o taşra kültürünün devlet yönetmeye talip olmasıyla ortaya çıkan dengesizliği ve bocalayan toplum manzarasını, ülke olarak yaşıyoruz.

Konuya dönersek: Benim doğduğum Kayseri’nin Yahyalı’sında, olsa olsa,  yediliklerle destan söyleyen bir şair olunabilirdi. Buradan, Faruk Nafiz çizgisine yakın bir şiire geçilebilir ve bu büyük bir sıçramadır. Bugün için değil tabii, o yaş grubu için söylüyorum. Ama bir Yahya Kemal olmak için, o gün de bugün de olağanüstü şartlar gerekir. Bu örneği maksatlı verdim. Aytmatov, Yahya Kemal seviyesinde büyük bir sanatkâr olmayabilir ama o cinsten bir sanatkârdır. Romanda, bir Tolstoy, bir Balzac bir Dostoyevski değilse de Turgenyev ve Gorki çizgisinde denilebilecek bir sanatkârdır. Üstelik devir farkı düşünülürse, daha büyük bir ruh olduğu söylenebilir. Çünkü bugün, artık herkes kabul eder ki insanlığın sanat ve mânâ derinliği epeyce yufkalaştı. Onlar bu devirde yaşasalar, bir Aytmatov olabilecekleri çok şüpheliydi. Bir de o açıdan bakmak suretiyle değerlendirmek gerek...

Yahya Kemal, deyince, kendimce bir benzerliğe de işaret etmeliyim.
Yahya Kemal, bir destan
şairiydi ve destan şairliğinde, yalnız kendine mahsus bir tarz ve üslup yaratmıştı. Yani bir dünya ve iklim kuran sanatkârdı. Aytmatov da bir bakıma destan yazarıdır. Her destanî yazıcıda biraz değil epeyce masalsı bir hava vardır. Daha yakışan bir ifadeyle, bu türden yazıcılar, biraz efsane söyler gibidirler. Bu cinsin en halis yazıcılarından olan Cengiz Ata’ya, kolayına “Çağdaş bir Manasçı” denemez tabii ama Manas iklimini çağa taşıyan, Manas’ı yaratan Türklüğün Talas versiyonunu duyuran bir sanatkâr olduğu şüphe götürmez. Eserlerinin adlarına bakınız: Bizdeki tercümeleri, bilhassa pek şiirlidir ve bu masal havasını duyururlar. Kopar Zincirlerini Gülsarı, Cengiz Hanın Bisikleti, Gün Uzar Asra bedel, adı bile güzel Cemile gibi.

        Aytmatov’la ilgili olarak söylenebilecek, daha genel ve tartışılmayacak kadar açık bir fikir galiba şudur: Folklorik unsurları dünya kültürü seviyesine taşıyan bir yaratıcıdır. Folklörü, yüksek sanat seviyesinde malzeme olarak değerlendiren, dönüştürücü ve yol açıcı bir yazardır. Dünya edebiyatına semboller sunan bir yazar olarak, öncüler safındadır. “Mankurt”, insanlığın geleceğinde,”Don Kişot” kadar derin izler bırakacak ve bir dünya mirasına dönüşecektir. George Orwell’in 1984’ü, soğuk savaş yıllarının, bu türden sembollerle yüklü eseriydi ve bir devirde bir kesiti ifade etmek bakımından şüphesiz kalıcılık taşır. Aytmatov’un “Mankurt”u, daha evrensel bir durumu, uzun asırlar boyu zenginleştirilerek kullanılacak bir sembolü ifade eder. Bu, geleceğin edebiyat tarihlerinde kuvvetli ifadelerle yer alacaktır, demek, herhalde kehanet olmayacaktır. 

        Cengiz Aytmatov’un dünyasını veren şifrelerde biraz daha duralım.

 Onun perspektifinde, atın başlı başına bir değer olduğu görülür. Atlı bir ulaşım kültüründe yaşayan, şırıl şırıl pınarlar, akarsular, nehirler, başı karlı ve dumanlı dağlar, yamaçlarda otlayan hayvanlar, kayalarda oynayan, çimlerde koşuşan çocuklar, orada burada gözü daima onlara doğru ve onlarla hayatını parantezleyen insanlar vardır. Bu tipik bir bozkır manzarasıdır ve dar bir hayattır. Tekrar be tekrar, bu hayattan yüksek bir edebi eser çıkarmanın zorluğunu düşünmenizi isterim. Aytmatov, elbette Rusya’nın ve Rusçanın büyük roman tecrübesini tam olarak edindi. Ve bu tecrübede, kendi yazarlığına doğduğu toprakları zemin olarak aldı. Bu büyük bir riskti. Ama aynı zamanda büyük bir imkândı. Çünkü hiç girilmemiş, bakir bir dünyayı yazı âlemine sunacaktı. Bu bir imkân olsa da zorluğu daha ağırdı: Çünkü bir köy veya kır ikliminde insan ilişkileri, tabiat ilişkileri nasıl çeşitlendirilebilir? Düşünün, orada insanlar belki bin kelimeyle konuşur, bin beş yüz-iki bin kelimeyle hayatlarını devam ettirirler. Roman için bu dar vokabüler, bu dar söz dağarcığı yeter mi? İnsan ilişkileri,  kırdan, eve, ahırdan tarlaya, bağdan bahçeye bir monotonluk arz edebilir. İniş çıkışları da kendi içinde ve epeyce dar bir çerçevededir. Sade bir çevrenin, sade bir ilişkiler ağının, sade bir hayatı üzerinde yaratılan gerilimler de o dar ölçüde olacaktır. O halde, bu imkânı fırsata dönüştürmenin bir yolu kalıyor: -Aytmatov’un yaptığını söylemeye çalışıyorum-  Hem benimsenen, hem yaşanan ve iliklerine kadar işleyen bu dar hayata, hem içerden hem de dışardan bakabilmek. Aytmatov’un sırrı buradadır bence. Elbette o “Sade Kırgızistan Hayatı”nın destanını söylemiştir. Elbette, içerden bir bakışla, delice severek ve isteyerek bunu yapmıştır. Fakat şaşılacak bir objektif görüşle, bir dünyalı sanatkâr nasıl bakarsa öyle de bakmış ve herkes için sihirli bir âlem yaratmıştır. Bunun üzerinde durmak lazım

Yoksa Aytmatov’u bir köy ve kır iklimine hapsetmek tehlikesi vardır. Dünyanın okuyup beğendiği bir Türk’tür o. Dünyayı saran bu havayı yaratan adam, genel geçer ölçülere göre okuyucusunu bulmuş, her din ve dil mensubuna hitab edecek bir insani çizgiyi yakalamıştır. Bunu asla hatırdan çıkarmamak lazımdır. Bunu özellikle şunun için söylüyorum: Ölümünden sonra yapılan yayınlarda böyle bir sığlık sezdim. Doğrusu pek üzüldüm.

Bu tavır, Aytmatov’un hayatında da gördüğümüz bir tavırdı. Aytmatov’un kim olduğu, ne olduğu, Kırgızistan ve Türklük için ne ifade ettiği pek üzerinde düşünülen bir husus olmamıştır. Sadece, onun pozisyonundan faydalanmayı düşünen falan veya filan kuruluş veya dernek veya topluluğun hesapları için bir şeyler yapılmıştır. Bu benim açımdan bakılınca, tehlikeli bir durumdur. Çünkü biz, değer üretmek yerine değer üretenler üzerinden prim yapmayı tercih edenleri ayıklayacak bir dikkati kaybettik.

Mesela, bu türden olmak üzere seksene merdiven dayayan bu dev sanatkâr, saatler süren okul faaliyetlerinde, entelektüel değer taşımayan grup yemeklerinde, manasız ödül törenlerinde yorulmuştur. Issık Göl Forumu’yla yeni dünyanın şekillenmesinin fikrî temelleriyle uğraşan, bu kadar büyük düşünen adam,-dilim varmıyor ama-, istismar edilmiştir. Issık Göl Forumu, onun adıyla anılacak bir büyük aydın hareketidir. Bu hareketin saikleri de ilerde incelenecek ve Sovyet dünyasının orada dışındaki dünyayı anlamaya başladığı görülecektir. Hal böyleyken, şaşılacak şeydir ki, vefatını müteakip, onun adını anarak, prim elde etmek isteyenler ortalığı sarmıştır. Bu vesileyle bazı programlarda, nefes aldırıcı yorumlarıyla, Turan Yazgan Hoca gibi onu en iyi anlayacak ve anlatacak bir serdengeçti de, Nevzat Kösoğlu gibi bir bilge kişilik de göründü. Doğru isimler ve doğru yayınlar arada çıksa da genel hava pek de iç açıcı değildi. Türkiye’de yapılan yayınlarda, şaşılacak bir sahiplenme gayreti sezilen, dar bakışlı programlar görüldü.  Bu çok acı bir durumdur ve bizim sıkıntımızdır. Aslında, bu durum, Aytmatov’un hayatının son on beş yılını da anlatır gibidir. Son on beş yılda, muhakkak çok daha başka ve hür bir ortamda yazacakları vardı. Nedense, çevrenin buna fırsat vermediğini düşünmekten kendimi alamam. Esasen, O da sağğında,  bu tarz taleplere bile cevap verecek kadar ilgili davranmıştır. Tavır koyamamıştır, hatta koymamıştır. İstismara açık bir durum yaratmıştır. Sanıyorum bunu sadece Türkiye ve Türklükle ilgili olarak yapıyordu.  Türkiye ve Türklükle ilgili taleplerde böyle bir açık çek söz konusuydu. Çünkü Aytmatov, Türkiye’ye çok önem verirdi. Sovyet döneminde bile böyle olduğunu biliyorum. Kendisiyle konuşmalarımızda, bunu çok açık ifade ederdi. Bu, Aytmatov tarafından, Türkiye’nin Türklüğün istikbalinde oynayacağı role verilen değerin çok belli ve bu sebepten çok müsamahalı bir işaretiydi.

        Hatırlıyorum, onu ilk olarak, 1992’de İLESAM adına verdiğimiz Türk Dünyası ödülü için geldiğinde yakından görmüş, dinlemiş, insan ve sanatkâr kişiliğinde anlamaya çalışştım. O ödül töreninde yaptığı konuşma, arşivlerden çıkarılıp yayınlanmalıdır. Sanki Academie Française üyeliğine kabul töreninde verilen nutuklar gibiydi. Muhteşemdi ve ihtişamında bir dünya ve o arada bir Türklük istikbali çizmeye çalışıyordu. O sırada Rusya’nın Lüksemburg Büyükelçisiydi. Böyle birkaç konuşmasını daha hatırlarım, Biri Bişkek’te kendisine Manas Üniversitesince verilen Doktora münasebetiyle yaptığı konuşma, diğeri Issık Gölde, Issık Göl Forumu’nun devamı olarak yapılan bir uluslararası toplantıda yaptığı konuşmaydı. Bu konuşmalar, aynen romanlarında olduğu gibi, sadece Kırgızistan için veya sadece Türklük için söylenmiş değildi. Dünyaya hitab ettiğini bilen bir sanatkâr sezgisi, dünyayı saran bir felsefi derinlikle buluşuyordu. Biz böyle bir adamı anmak ve anlamak durumundayız. Her birimiz, kendi dar dünyamıza alarak ve kendimizi meşrulaştıracak bir fırsat penceresi olarak görerek, yazar, konuşur, davranırsak, emin olunuz yazık ederiz.

        Hiç şüphesiz, Aytmatov, Türkiye’yi ve bütün Türkleri seven bir gönülle yaşadı. Her anlayıştan Türk, onda kendisi için bir yakınlık ifadesi bulabilir. Çünkü o gerçekten Türk sever bir adamdı. Böyle söylediğime bakarak, Aytmatov’un bildiğimiz manada bir Türkçü -Turancı olduğunu düşünmeyiniz. Hiç şüphesiz öyleydi, yalnız, bilinen mânâda değildi. Öyle olduğunu, bu gibi değerli değersiz davetlere ve ödüllere müspet cevap vermesinde de görürüz. Türklüğe nispet, bu teklifleri kabul eder ve hatta bazılarına katlanırdı. Bu “katlanma”yı özellikle ve üstüne basa basa söylüyorum. Bu bir gerçek ama bir noktanın da üstüne basa basa söylenmesi lazım: Onun slogan bağırdığı hiç görülmemiştir. Özel sohbetlerinde bile ölçülü bir dil kullanırdı. Hep işe dönük düşünürdü. “Ne yapmalı?”derdi. Galiba en çok sorduğu soru bu idi. Sloganlardan bunalmış bir Sovyet vatandaşı olarak, yeni tip karşı sloganlara da itibar etmediğini net olarak söyleyebilirim.

        Eserlerinde de böyle bir net karşı duruş sloganı görülmez. Ama o kendi milletinin hayatını fon alarak yazdığı destansı şiiriyet taşıyan harikulade eserlerde slogan yerine hayatlar kurmayı tercih etti. Bunun için dünyaya ulaştı, bunun için bütün dünya, onu sevdi, benimsedi.


Türk Yurdu Eylül 2008
Türk Yurdu Eylül 2008
Eylül 2008 - Yıl 97 - Sayı 253

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele