TÜRKİYE’DE SOSYOLOJİ

Ağustos 2008 - Yıl 97 - Sayı 252

       

 

M. Çağatay Özdemir'in hazırladığı Türkiye'de Sosyoloji adlı çalışma, sanki bir deniz gibi, öylesine büyük bir heybet uyandırıyor insanın üzerinde. Kimden, nereden okumaya başlayacağınızı adeta şaşırıyorsunuz. Türk toplum bilimine ve düşünce hayatına emek vermiş altmış civarında kişiyi geniş geniş inceleyen ve tahlil eden bu çalışma, doğrusu daha başında insana büyük bir kıvanç veriyor. Bir kişiyi ve bölümü okumaya başlarken bile, konunun derinliği ve genişliği karşısında adeta başınız dönüyor. Fakat gene de Türk düşüncesinin derin katmanları arasında, uçsuz-bucaksız bir seyahate çıkmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Devirler-dönemler iç içe giriyor,düşünce hayatımızı sınavdan sınava sokan problemlerin başatlığı karşısında da ister istemez hayıflanıyorsunuz. Fakat şu bir gerçek ki, neredeyse yüzyılı aşkın bir süredir devamlı hareket halinde olan, yani halden hale geçen, aynı zamanda da gene hep kendisi olarak kalmaya devam eden bir topluma yönelik sayısız bakış açısı bir arada cem oluyor bu kitapta. Sanki aynı nesneye ve mekâna farklı farklı noktalardan bakmış ressamların tabloları gibi, bir dilin ve edebiyatın farklı dönemlerinde ortaya çıkmış büyük üslûpları gibi, ya da bir kadın güzelliğinin değişik dönem ve modalara bürünmüş biçimdeki tezahürlerinde olduğu gibi; sayısız sosyolog ve Türk düşünürünün emeği, tecrübesi, bakış açısı üstüste yığılıyor ve işte böyle, devasa bir eser meydana çıkıyor. Ahmet Cevdet Paşa’dan  Ziya Gökalp’e, Baltacıoğlu’ndan Hilmi Ziya’ya, Niyazi Berkes’ten Orhan Türkdoğan’a ya da İdris Küçükömer ve daha nicelerine doğru, durmaksızın akan geniş bir ırmak bu eser.

Dolayısıyla devirler, düşünce akımları ve perspektifler değişiyor, nöbetçiler değişiyor, bir yandan da durmaksızın akan toplum değişiyor!.. Yani bu büyük akış içinde, düşünce hayatımızın farklı farklı kanalları ve nirengileri teşekkül ediyor. Ve ister istemez de günübirlik hayat ve politikaların dışında, derin düşünce alanlarının oluştuğunu fark ediyor ve bundan adeta kıvanç duyuyorsunuz.

Neticede şunu söylemek isterim: Neredeyse bir, bir buçuk aydır bölüm bölüm okuduğum, bazen karıştırdığım, geniş-mufassal bibliyografyaları arasında serazat dolaşğım bu esere emek veren sayısız yazıcıya, buradan gönül dolusu selâm!.. Altmış civarında düşünce adamını ve sosyologu, neredeyse her birini 20-40 sayfalık hacimler halinde yazan, bibliyografyalarını düzenleyen, ilgili kişileri kendi inzivalarından çekip çıkararak, böyle büyük bir eserin sayfaları arasında onları birbirine komşu kılan, yüzleştiren ve yerine göre de barıştıran düşünce ve emeğe binlerce selâm!..

Ancak bu selâmların en büyüğü, kuşkusuz Çağatay Özdemir hocaya ait. Çünkü böyle bir çalışma fikrinin, en başta onun kafasından doğduğu ortada. Sağı-solu, eskiyi-yeniyi, farklı farklı sosyoloji akımını bir arada mütalaa etmek, bunu düşünebilmek ve yapmak!.. Bunu kişisel bir fantezinin daha ötesinde, geniş bir uzman grubuyla paylaşarak, istişare ederek yapmak ve bu iş için birkaç yılını ayırmak!.. Sonunda da iki bin sayfalık bir hacme baliğ olan bu büyük eserin kapağında, “derleyen” gibi, garip ve ne anlama geldiği meçhul bir sıfata indirgemek kendini!.. Hayır, tevazünün bu derecesi, doğrusu bu emeğe ve esere hakaret olur diye düşünüyorum.

İsterseniz şöyle düşünelim: Meselâ elimizde bulunan on kelimenin, kuşkusuz bir değeri vardır. Fakat bu on kelimeyi içine alan, mânâlı ve artistik bir cümle oluşturmak,  o on kelimeden anlamlı bir şey değil midir? Ya da bir tespihin taneleri gibi, birbirinden kopuk ansiklopedi maddeleri!.. Buna karşılık bir de bunlardan anlamlı bir dizge oluşturulduğunu düşünelim. Yani şunu söylemek istiyorum: Bu büyük eseri teşkil eden her bir çalışma kuşkusuz güzel ve emek mahsulü!.. Ama onları planlayan, eseri tasavvur eden ve bu metinleri az çok anlamlı bir dizgeye dönüştüren mesainin hakkı, kuşkusuz hepsinden daha büyük olmalıdır.

Zira bizde bu tür çalışmalar, özellikle sosyal bilimler için kolay kolay ortaya çıkmazdı. Çıkmazdı çünkü bin bir politik hizip ve ön yargı dolayısıyla, ihtiyacını duyduğumuz bütüncül yaklaşımlardan geri durulurdu. Yani bir nevi tasfiyeci zihniyetlerin baskısından kendimizi alamazdık. Bazen Gökalp ve Prens Sabahattin arasındaki zıtlık, bazen DTCF’de yaşanmış 1948 ve 1960 (147’likler) tasfiyeleri, bazen de 1934’de Darülfünun’un tasfiyesi ve üniversitenin yeniden düzenlenmesi sırasında bazı Türk düşünürlerinin maruz bırakıldığı itilip-kakılmalarda olduğu gibi!.. Özellikle de 1960’lardan sonraki politik gerilimler nedeniyle, düşünce hayatımız bir bütün halinde ne okunabilir, ne de salim bir kafa ile algılanabilirdi. Yani Türk düşünce hayatı, birbirinden kopuk, birbirini yok sayan muhalif kompartımanlar gibi bir hal almıştı. Şöyle böyle belki 80’lerden, belki de iki kutuplu dünyanın sona ermesinden bu yana, az-buçuk değişmelere şahit olunduğu ortada değil midir?

İşte bu çalışma, fikir hayatımıza yüzyılı aşkın bir süredir arız olan bir bölünmüşğü ve parçalanmışğı telâfi etmenin, büyük bir adımını teşkil ediyor. Ve ben de bu esere asıl bunun için önem veriyorum ki orada Ziya Gökalpla Prens Sabahattin, Niyazi Berkes’le Tahir Çağatay, İdris Küçükömer’le Orhan Türkdoğan, ya da ne bileyim İsmail Hakkı Baltacıoğlu  ve Hilmi Ziya ile onları İstanbul sosyolojiden tasfiye edenler yan yana ve kol kola gözüküyorlar. Kuşkusuz biraz mahçup ve yer yer de ihtiyat içindeler. Ama ne olursa olsun, fikirler birbirine değiyor, hatalar birbiriyle yüzleşiyor ve böylece daha büyük ve anlamlı bir cümle oluşturmuş oluyorlar.

Nitekim böyle bir çalışmayı, DTCF geleneği ile sınırlı kalsa bile, Aytül Kasaboğlu da yapmış ve orada Berkes’i, Boran’ı, Tahir Çağatay’ı, Nihat Nirun’u ve Şevki Güler’i yan yana düşünmeyi denemişti [1]  Demek ki kendimizi anlamlı bir bütün olarak algılamak, yani zıtlıkların bile derinden derine bir gelenek, bir çizgi oluşturabildiğinin farkına varmak mümkün olabiliyormuş. Daha önemlisi de yavaş yavaş bu tür ihtiyaçların bizi yoklaması, böyle çalışmalara ihtiyaç hissedilmesidir. Bu bakımdan Aytül Kasaboğlu hocanın çalışması, kendi mevziliği içinde kalsa bile, bu alanda örnek teşkil etmesi cihetiyle anlamlıdır ve takdire değer. Dolayısıyla İstanbul sosyolojiden de içinde, benzer bir çalışmanın yapılmasını beklemek hakkımızdır. Ama kıyıcı olmadan, her bir düşünürün hakkı verilerek yapılmalı bu çalışmalar.

Kaldı ki benzer çalışmaları Kurtuluş Kayalı da sürdürüyor. Düşünce hayatımıza bütün bakmak, ilgili düşünürleri kendi dönemleri içine yerleştirerek, onları yeni baştan yorumlamaya çalışmak gibi!.. Hilmi Ziya’nın derinden duyduğu bir şeyi, düşünce hayatımızın tarihinin yeni baştan yazılması ihtiyacını, Kurtuluş Kayalı’nın da duyduğu anlaşılıyor buradan. Fakat biraz daha gayret, biraz daha süratli olmak da gerekmiyor mu? Hiç olmazsa bir dönemi, çizgiyi ve tabloyu tamamlamak gibi. O sayısız güzel parça ne zaman bir bütünü tamamlayacak, bunu hepimiz merakla bekliyoruz çünkü.

 

Eserin Daha Bir Büyüme İstidadı

Çağatay hocanın geniş bir uzman grubu ile giriştiği bu çalışma ise kuşkusuz hem Aytül Kasaboğlu’nun, hem Kurtuluş Kayalı’nın çalışmasından daha farklı. Fakat nihayetinde, hep aynı ihtiyaçtan yola çıkan çalışmalar bunlar. Kendimizi bir bütün olarak mütâlaa etmek ve iki yakamızı bir araya getirmek yolunda anlamlı denemeler!.. Sathilikten, birbirini yok saymaktan ve primitiflikten arınmanın arayışları cinsinden çalışmalar!.. Gerçekten bu kitapta olduğu gibi kendimizi, bir bütün olarak algılamak ve okumak, insanda büyük düşünmek lüzumunu doğuruyor. İster istemez aynı noktaya veya soruna, farklı farklı bakabilmek insanı zenginleştiriyor. Zihin hayatımız dalak, ciğer,  mide ve bağırsaklar bir yana saçılmış, kan revan içinde bir görünüm illetinden kurtuluyor ve fonksiyonel bir bütünlük manzarası hasıl oluyor buradan. Bir vücudun farklı farklı organları gibi, her bir nazariye ve bakış açısı birbirini tamamlamaya çalışıyor. Ya da ne bileyim, aynı ailenin birbirini iten, çeken bireylerine dönüşüyor burada herkes. Dolayısıyla onlar hem birbirinden bağımsız bireyler olarak okunabiliyor bu ciltlerde, hem de alttan alta derin koridorlar teşkil ederek durmaksızın akıyorlar. Fakat okunurken bu büyük eser, bir orman uğultusu gibi sizi, bizi, hepimizi kuşatıyor ve bir zaman geliyor, sesleri birbirinden ayıramaz bir hale geliyorsunuz.

Bunda kuşkusuz eserin büyüklüğünün yanı sıra, her bir sosyolog-düşünürün, genişliğine ele alınmasının da bir payı bulunuyor. Ekonomi, çalışma hayatı, toplumsal değişme, sosyal psikoloji, toplumsal yapı analizleri, batılılaşma yorumları, geri kalmışğın nedenlerinin izahı, tarihin sorgulanması, farklı farklı düşünce ve politika akımlarının halden hale geçişleri, daha neler neler!.. Her bir sosyologun yüzlerce eseri ve bunların yerine göre özeti, yerine göre tahlili!.. Üstüne üstlük, azami genişliği içinde, her bir düşünürün yazı hayatı, eserleri ve makaleleri, bunların mufassal bibliyografyaları!.. Dolayısıyla bu eser, elde olmayarak ve kendi tabiatının iktizası, büyük doğmuş oluyor. Her türlü kategorik tutuma ve yok saymaya prim vermediği için de gene ayrıca büyümüş oluyor. Bundan şikayet etmiyor ve memnun oluyoruz. Çünkü biz de buradan, düşünce hayatımızın genişliğinin şuuruna eriyoruz ve bu bizi ayrıca mutlu ediyor.

Türkçenin sözlüğünün 350 binlik kelime haznesine bâliğ olduğunu[2]  ve gene Türk şair, yazar, düşünce adamları sözlüğünün [3] on bini aşkın biyografi zenginliğine ulaşğını öğrendiğimiz gibi, düşünce hayatımızın geniş iklimini bu eser vasıtasıyla bir arada teneffüs etmek de bu bakımdan insanda benzer tesirler uyandırmış oluyor. Kendimizin büyüklüğü ve bir uygarlık birikiminin devamı olduğumuz gibi bir gerçek tezahür ediyor buradan.

Fakat bu büyüklük arzu ederim ki ne bu kitabı okuyanların, ne de hazırlayıcıların gözünü yıldırmamalıdır. Çünkü kitabı okudukça, sayfaları karıştırdıkça, daha nice önemli ismin ihmal edildiğini acı acı fark ediyorsunuz. Meselâ Türk köyü ve köycülük çalışmaları, 1930’larda neredeyse modadır. Peki, bu konuda ilk sistematik çalışmaları yapan, İsmail Husrev Tokin hani nerede? Aynı dönemde Ahmet Hamdi Başar, Hüseyin Avni Şanda ve özellikle de Sadri Ertem neden yok? Dahası Şevket Süreyya ve Kadro harekâtının bu alandaki emeği ihmal edilebilir mi? Ya onların muhalifi Ahmet Ağaoğlu? Ya da Gökalp varken, onu en ziyade etkileyen Hüseyin-zade Ali, ve belki Gökalp’a muhalif Nüzhet Sabit hani nerede? Sırf bunlarla da sınırlı değil. Romancıdır diye, Kemal Tahir’in, böyle bir çalışmada ihmali mazur karşılanabilir mi? Bir yanda Celâl Nuri, öbür yanda Ahmet Mithat Efendi, hatta hatta Musa Akyiğit ve İsmail Gaspıralı gibi isimler! Maalesef bu tür isimlerin çoğ


Türk Yurdu Ağustos 2008
Türk Yurdu Ağustos 2008
Ağustos 2008 - Yıl 97 - Sayı 252

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele