KAVUŞMAYI ÇOK İSTEDİĞİ “YILDIZLAR”INA GİTTİ!

Ağustos 2008 - Yıl 97 - Sayı 252

 

 

                                                                                  “Hep böyle susuşumuz bizi öldüren,

                                                                                  İçimizde kalışı cümle kayguların…

                                                                                  Her yerde konuşsak,

                                                                                  Her zaman gülsek,

                                                                                  Acunda ölmesek ölmesek…”

Dilaver Cebeci

 

Çocukluğundan beri yıldızlarla konuşmak için çok çırpınırdın. “Bu göz kırpmaktan özge marifetleri olmayan” bir “gece şöyle dudaklarını kıpırdatır gibi” olan yıldızlar, “O kadar uzakta idiler ki, seslerini duyurmak için çok bağırmaları” gerekiyordu. Sen onları duyduğun “zaman herkes duyacak”tı;  “O zaman neye yarar?”dı.

Herkes onların seslerini duymadan, sen yıldızlara tez kavuşmayı istedin. Felek!

Hâlâ arayışlar içinde çırpınan, yolunu kaybetmiş, eskiden gitmiş olduğu yolu bile bulamayan “ülküdaş”larına yol göstermeni;

Sabah namazı kıldığım Afganistan’daki Kandahar’ da Türk askerlerinin ne işi var!” diye haykırmanı;              

Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi’ imzan ile (Millî Nizam Partisi) MNP Ne dimektür?” “Men Nirden Peydahlandum Partisi dimektür;” dediğin partiden peydahlanan veledlerin, ülkeyi götürdükleri küresel esarete karşı,  yeni yazılar döktürmeni çok gördü!

Hıncahınç dolu olan İlahiyat Camii’ndeki cenaze namazından sonra, seni Çengelköy Mezarlığına götürdük. Hani büyük adamlar hep yüksek tepelerde yatar diyordun ya. İstanbul gibi insanın yatacak yer bile bulamadığı bu koca şehirde neyse ki senin arzuna uygun bir yer tesadüfen bulundu.

Var mıdır şunca zaman dağlardan kemlik gören?

Dağlar tecelli yeri, dağların bağrı emîn;

Dostlara vasiyetim: Beni dağlara gömün!” isteğini dikkate almış olduk.

Çengelköy Mezarlığı, Boğaza tepeden bakan, şirin bir yer. Bir defasında Hızırbeg Gayretullah, İsmail Cengiz ve diğer bazı arkadaşlarla birlikte Çengelköy sırtlarından geçerken “Benim de burada tapulu bir arsam var” sözüm üzerine “Aman çok güzel yerde imiş, biz de üzerine bir gecekondu yapalım” demişlerdi. Onları götürdüğüm arsamın üzerinde bulunan taşta “Metin Ailesi, ‘Bu dünyaya gelen göçer, konan göçer.’ Yunus Emre” yazıyordu. Ve tapulu arsama gecekondu yapmak isteyenler; isteklerinden hemen caymışlardı. Burası anamla babamın dinlendiği yerdi. (Gerçi benim, senin gibi acele etmeğe niyetim yok.) Hak emri vaki olduğunda, kısmetse dinleneceğim yer burasıdır. Seninle bu dünyadaki gönül komşuluğumuzu, mezar komşuluğu tarzında, ötede de devam ettiririz; diye düşünüyorum.

Hoca talkın verip; seni “Yıldızlar”ına uğurladıktan sonra, Üsküdar’daki evinde toplandık. Ama bu toplanma faslı biraz uzun sürdü. Sevenlerini, küçücük evine nasıl sığdıracaktık. Gönlün çok genişti, evi değil kâinatı kapsıyordu ama şöyle dua merasimine katılan insanları sığdıracak kadar bahçeli bir evin veya villan bile yoktu. Ömrünce hep vatan, millet demişbir lokma, bir hırka” yaşayabilmiştin. Ankara İlahiyat Fakültesinde, kıt kanaat tahsil yaptırabilen baban da sana, bir gemicik bile alamamıştı. “Misafirleri mahalle camiinde mi toplasak; bir kıraathanede mi duanı yapsak?” diye tereddüt ederken “samanlık”ın seyran olduğu hânende toplanmakta karar kıldık. Kırıkkale’deki kadim dostların ve sevenlerin de oradaydı. 

Daha İlahiyat Fakültesinde öğrenciyken bir arkadaşına yazdığın, Osmanlı üslubundaki mektubu bize okuyunca çok beğenmiş ve bu üslubu, günümüz olaylarına uyarlayarak Devlet Gazetesine yazmanı istemiştik. Yıllarca Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzası ile Devlet’te beğeni ile okunan bu yazıları, Türkiye Gazetesinde de devam ettirdin. Bunlardan, Devranname ve Seyranname kitapların doğdu. Hele Bozkurt Dergisinin arka sayfalarında yazdığın şahane nesirler, sonraları “Mavi Türkü” kitabını oluşturdu. Şiir kitabın olan “Hun Aşkı” da Töre-Devlet Yayınlarımızın ilk şiir kitabı olmuştu. Şimdi kısmet olursa bütün nesirlerini yine, TÖRE-DEVLET serisinden yayımlayacağım.

İzmir’de yapılan “Türk Kurultayı”na katılmak için yola çıktığın otobüs, kazaya uğrayınca, beyninde hasar oluştuğu fark edilememişti… Sonraları geçirdiğin ameliyat, fikir hazineleri ile dolu olan beynindekileri, dışa vurmanın engelini açamamıştı. Bunun buhranını yaşıyordun. Beyninde şimşekler çakıyor. Ama bunlarla etrafını aydınlatamamanın, yıldırımları zonklatıyordu beynini… Yazmış olduğun eserlerin seni tatmin etmiyor. Yenilerini vermek istiyordun. Benim: “Bunca kitabın var; daha ne istiyorsun; benim hiç kitabım yok; kıskanıyorum seni” tarzındaki tesellilerime kulak asmıyor ve kafanın bir noktasını parmağınla işaretleyip: “Şurada, şurada.. ah bu olmasa” diyordun… Önceleri bunun çabuk geçeceğine inanıyor; maneviyatını bozmuyordun. Ama yıllar geçip de gelişme çok az olunca sıkıntın, bunalımın artıyor ve yaşama güç ve iraden zayıflıyordu.

 

 

Birçoğumuz, hafızanı kaybettiğini zannediyorduk. Hâlbuki hafızan benden de çok yerindeydi. Evinde yaptığımız sohbet sırasında, kitaplığından getirdiğin bir eski yazı kitabın ilk sayfasını açıp, hem imzamı hem de Devlet’in yuvarlak mührünü gösterip, bana hatırlatmaya çalışıyordun

        Bir gün Dergi idarehanesine geldiğinde, Hacıbayram’daki sahaflarda Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin eski yazı nüshasını bulduğunu, çok fiyat istedikleri için almadığını söylemiştin de istedikleri miktarı verip, “git al onu” demiştim. Birkaç gün sonra kitabı uzatıp, imzalamamı isteyince ben itiraz edip, “Ben Evliya Çelebi’miyim niye imzalayayım?” Tarzındaki itirazlarıma kulak asmadın. Sonunda ısrarlarına dayanamayıp, “16. Asır Evliya Çelebisi’nden 20. Asır Evliya Çelebisine” diye yazarak Devlet’in yuvarlak mührünü basıp; imzalamıştım. Benim unutmuş olduğum bu ve benzeri daha pek çok olayı bana sen hatırlatıyordun.

        İnsanoğlunun hayat çizgisinde öyle olaylar var ki bunları aşabilmek mümkün olamıyor.  Aydın’da öğretmelik yaptığın zaman Ankara’da bana uğrayıp, iki gün sonra Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde Asistanlık imtihanı yapılacağını, ama kış şartlarında bu uzun yolculuğa çıkmak istemediğin için gitmekten vazgeçtiğini söyleyince “uçak yok mu?” Cevabıma boynunu bükmüştün. Biletini aldırıp, gitmeni ısrarla istemiştim. Ama hava muhalefetinden dolayı Erzurum’a uçak inemeyince, Kırıkkaleli yakın arkadaşın Sadık Kemal Tural’ın, aynı imtihanı kazanarak girdiği Üniversite hayatına sen, yıllar sonra intisap edebilmiştin.

CEBECİ’DEN MAVİ TÜRKÜLER

        “.Bilir misin ki, biz yerin ve göğün paylaşamadığı kutlu kişileriz.  Bizi, acunda toprak, gökte Uçmak çağırır. Ey toprak!. Ey uçmak! Can istedin vermedik mi? Kan istedin vermedik mi ki, ellerimizi arkamızdan bağlayıp, gözlerinin feri sönmüş, şu insancıkların önünde boynumuzu ipe veriyorsun. Biz erce ölmeyi herkesten iyi bilirizdedin de gittin!

*

  “O atlar yok şimdi. Sevdiğim, üstünde büyüdüğüm atlar yok. Ama kaba, çelik paletli tanklar var. Gümüş fincanım, cesur yiğitlerim oldukça şanım, eksik olmayacak.

        Sonra, cümlemizi ecel alıp; yer gizleyecek. Arzın hiçbir değeri kalmadığında, bizler bir çırpıda, Tanrı’nın yanına varacağız. O, görülmemiş kalabalıkta, bizim yerlerimiz ayrı olacak. Gümüş fincanın çocukları, ne güzel hesap vericidirler. Terazileri ne kadar doğrudur. Ve erdemleri orada da geçerlidir. Çünkü onlara, yurttan, bayraktan, cenkten, adaletten kuvvetten ve sıhhatten sual yoktur… Selam olsun gümüş fincanın ebedi ordularına!” Diğer sorulara da imtihanlarda kolay cevap vereceğine eminiz “gümüş fincanın çocuğu…”

 

Zirvede Kadrolaşma Var?

        “Neydi o cuma sabahı? Üstümüzde beyaz dua bulutları dolaşıyor, Çağrı beyin oğlu, bu dua bulutlarından örülü bir kaftana bürünüyordu. Alınlarımız yağız yere değdiğinde Tanrı’dan gayrısına kulluk etmemenin sevincini, sen de duymuyor muydun? Bin yıl önce secde ettiğimiz bu toprakta beraber ölelim.” Ve

        “Uyusam rahat mı olacağım sanki... Göreceğim düşü de biliyorum. Hiç tanımadığım bir takım varlıklar, beni bir yüce dağın eteğine getirecekler. Yüce dağ dediysem, Uludağ gibi veya Ağrı Dağı gibi bir tepecik saymayın. Bir dağın tepesine tam yetmiş yılda varılır. Boynuma kalın zincirler bağlıyacaklar; birisi önümden dağın tepesine doğru çekerken; birisi arkamdan demir gibi bir değnekle vuracak. Soluk bile almama fırsat vermeden tam kırk, yıl, evet kırk yıl bu dağı tırmanacağım. Kırk yıllık emeklerimi nasıl heba edecekler bir bilseniz... Zirveye otuz yıl kala beni aşağıya yuvarlayacaklar. Sanki zirvede kadrolaşma var? Bilmem. Sonra aynı şeyler tekrar edilecek. Başımın altındaki taştan harmaniyemin ipliklerine kadar her şey ürkecek, titreyecek...”

        Zirvedeki kadrolaşma “ülkü”nden olsaydı bari. Olmadığı için mi kahredip gittin. Gittin ama

      Kim söyleyecek türküsünü bundan böyle,                               

       Ötükenli atların” Deli-Günlü Noyanların?”                                   

      “ Kim paylaşacak acısını dolunayın;

        Bu Uygur acısı göklerde?” Ve yine

Bu gece ölmeyeceğim.

Çığlık çığlık martılar geçecek yüreğimden,

Deli-dolu bir duman saracak Beydağlarını,

Kıbrıs'ta davullar çalınacak. Türk İlinde davullar...

Bu gece ölmeyeceğim...”

 

        Diyordun da sözünde durmadın. Ayrıca, senin uzun yolculuğundan bir ay sonra, 20 Temmuz’da Kıbrıs’ta 34. Yıldönümünde davulların sesi gür çıkmıyordu. Âdeta matem vardı. İş işten geçtikten sonra, tavizler verildikten sonra nutuk söylerken mangalda kül bırakmıyorlar. “Annan” Türküsü söyleyen yöneticileri, Rum yine uyuttu. 1570’te fethederken üçyüzyirmibin şehit verdiğimiz, İngilizlere emanet verdikten sonra elimizden çıkan, yine şehitler vererek geri aldığımız Yeşilada’yı: Bağımsız, Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’ni, “Çözümsüzlük çözüm değildir” diye diye Rum’a peşkeş çekenler; şimdi, Londra anlaşmasında sağladığımız Garantör Devlet hüviyetimizi bile kaybettirmektedirler. ODTÜ’de imal ettiğimiz Kıbrıs’ın Talat’ı, Bağımsız Devlet halkını, eyalet halkı haline dönüştürmeye razı olmuş görünüyor.    

*

        “Kucaklarında kara kalın İncil ciltleri/Melon şapkalı adamlar geliyormuş/O güzel atların gittiği yerden.” Demiştin ya… Şimdi, Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi’nin “İslambol tesmiye olunur” dediği şehrimizde bile, kara kalın


Türk Yurdu Ağustos 2008
Türk Yurdu Ağustos 2008
Ağustos 2008 - Yıl 97 - Sayı 252

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele