I. MEŞRUTİYET'TEN II. MEŞRUTİYETE İKTİDAR-MUHALEFET ÇATIŞMASI

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

 

         

         Osmanlı İmparatorluğunda gerileme süreciyle beraber yaşanan tüm gelişmelerde Avrupa’nın etkisinin olduğu bir gerçektir. Bu etkinin en tesirli olduğu dönemlerden birisi olan II. Mahmut(1807-1839)tarihlerinde yapılan yenilikler ve açılan okullarda yetişen aydınlar, meşrutiyet yönetiminin Osmanlı İmparatorluğu’na gelmesine önemli katkı sağlamıştır. İmparatorluğun merkezinde yönetimi ve sorumluluğu tabana yayarak halktan gelecek tepkilerin önlenmesi için açılan meclislerin benzerleri taşrada da açılmıştır. Buralarda meclis deneyimi yaşayan üyeler meşrutiyet meclisinin oluşumu ve işleyişinde de önemli katkılar sağlamış ve meclis geleneği oluşmuştur. Biz burada meşrutiyet idaresinin tarihi gelişimini ve meşrutiyetin ne olduğunu değil sadece keskin hatlarıyla iktidar-muhalefet çatışmasına değineceğiz.

İktidara karşı ilk örgütlü muhalefeti Yeni Osmanlılar adı verilen gurup yapmıştır. Meşrutiyet fikrinin temelleri Avrupa’ya kaçan ve orada mevcut sadrazamlara ve hatta padişahlara karşı muhalefet yapan Yeni Osmanlılardan gelmiştir.[1]  Meşrutiyete kadar yapılan yeniliklerin karakteri meşrutiyet idaresiyle beklenen şekilden farklı olarak gelişmiştir. Meşrutiyet, Padişahın mutlak idaresinin kaldırılması ve o dönemde meşveret ilkesiyle açıklanmaya çalışılan demokratik sürece gidişin başlangıcını teşkil etmiştir. Meşrutiyet idaresinden beklenen devletin devamı, bütünlüğü ve milletin Osmanlıcılık temelinde yüceltilmesidir.[2] Yoksa padişahın mutlak idaresinin şeklini ve kuvvet dengelerini değiştirmek değildir.

İlk meşrutiyete giden yol basınla başlamıştır. Şinasi’yle başlayan Türk fikir gazeteciliği Namık Kemal, Ziya Paşa, Ebuzziya Tevfik ve Ali Suavi gibi genç aydınlarıyla zirveye ulaşş ve hatta Avrupa’ya taşştır. Yeni Osmanlılar adı verilen bu aydınlar muhalefet oklarını hükümete ve tabii olarak sadrazama, Avrupa’ya kaçtıktan sonra da padişaha ve yönetim biçimine yöneltmişlerdir. Bize göre meşrutiyetin diğer yeniliklerden en bariz farkı da buradadır.

Hükümet meşrutiyet isteyen bu muhaliflerden kurtulmak için onları sürgüne gönderilmiş,[3] sonra affederek memuriyet vererek kazanmaya çalışştır.[4] Ancak bu yol muhalefeti susturamamış aksine kuvvetlendirmiştir. Her ne kadar Yeni Osmanlılar’ın fikri kuvvetini oluşturan Namık Kemal ve arkadaşları sürgüne gönderilseler bile İstanbul’daki uzantıları Süleyman Hüsnü Paşa ve Mithat Paşa, Yeni Osmanlılar ile aynı fikirdeydiler ve meşrutiyete karşı olan Abdülaziz’i tahttan indirip yerine meşrutiyet yanlısı olduklarını düşündükleri Şehzade Murat’ı geçirmek istiyordu. Bu fırsat da Abdülaziz’e muhalif olan bir hükümetin bizzat Sultan Abdülaziz tarafından işbaşına gelmesiyle ortaya çıktı.

Birinci Meşrutiyet’e Giden Yol

Meşrutiyet’in ilanı, meşrutiyeti istemeyen padişah döneminde ve meşrutiyeti istemeyen paşalar sayesindedir. İstanbul’da 1876 tarihinde meydana gelen gelişmeler meşrutiyet tarihinin bu ilginç gelişmelerine sahne olmuştur. Bu gelişmelerin başlangıcı Sultan Abdülaziz’in yaptığı saltanat değişiklikleridir. Abdülaziz’in gözde adamı Mahmut Nedim Paşa, özellikle medrese öğrencilerinin ayaklanmaları ve Balkanlarda meydana gelen kötü gelişmeler sebebiyle istifa etmek zorunda kalmıştır.[5] Abdülaziz, Sadrazamlığa daha mutedil olan Büyük(Mütercim)Rüştü Paşa’yı getirmiş, Şeyhülislamlığa Hayrullah Efendi atanmış ve sadrazam olması beklenen Mithat Paşa ise Şura-yı Devlet azalığı ile Heyet-i Vükela’ya girmiştir.[6] Seraskerlik ise Bursa’da vali olarak bulunan Hüseyin Avni Paşa’ya verilmiştir.[7] Böylece Sultan Abdülaziz muhaliflerini bir adım daha saraya yaklaştırmıştır. Zira basında yer alan haberler, isyan eden öğrencilerin ve bunları destekleyen yandaşlarının amacına ulaşğını bildirir ve Hüseyin Avni Paşa’nın Bursa valiliğinden ayrılarak İstanbul’a geldiğini özel haber olarak verir.[8] Muhalifler, kendilerine engel olunacağı düşüncesiyle Ahmet Cevdet Paşa’yı etkisiz hale getirmek için üç aylığına geçici görevle Yanya’ya göndermiştir. Ahmet Cevdet Paşa da Yanya’ya niçin kısa süreliğine gönderildiğini anlayamamıştı.[9]

Yapılan bu hazırlıklardan sonra Sultan Abdülaiz 30 Mayıs 1876 tarihinde tahttan indirildi. Veliaht Şehzade Murat, tahtın meşru vârisi olarak 30 Mayıs 1876’da Sultan V. Murat olarak tahtta çıktı[10]. Sultan V. Murat, yetişme tarzı itibariyle meşrutiyet isteyen bu grupların ilgisini çekiyordu. O, Tanzimat döneminde doğmuş ilk şehzade idi. Hem geleneksel Osmanlı usulünde hem de Batı tarzında eğitim almıştı. İngilizce ve Fransızca öğrenmiş, Abdülaziz’in Fransa seyahati sırasında İngiliz veliahdı ile dost olmuş ve masonluk teşkilatına girmişti.[11] Bu sayede edindiği dostları vasıtasıyla Avrupa kamuoyunu ve fikri cereyanları takip edebiliyordu. Bütün bunlar Sultan Murat’a, başta meşrutiyet isteyen Yeni Osmanlılar içinde olmak üzere eski Sultan Abdülaziz’in baskıcı yönetiminden şikâyetçi olan her kesimden büyük bir şöhret kazandırmıştı. Abdülaziz zamanında sürgüne gönderilenler İstanbul’a geldi[12]  ve uygun memuriyetler bile verildi.[13] Artık meşrutiyetin ayak sesleri gelmeye başlamıştı.

Meşrutiyete taraftarının önünde tek engel gibi görünen Hüseyin Avni Paşa’nın Çerkez Hasan Vakası sırasında öldürülmesinden sonra[14] artık engel kalmamış gibiydi.[15]  Mithat Paşa, Yeni Osmanlılar’ı da yanına alarak daha da güçlenmişti. Artık meşrutiyete bir adım kalmıştı. Fakat beklenmedik bir gelişme daha meydana geldi ve V.Murat’ın akıl sağğı bozuldu. V.Murat tahttan indirilerek meşrutiyeti ilan etmeye söz veren veliaht Abdülhamit'in 31 Ağustos’ta tahta çıktı ve önceki atamayla gelen bütün vükela ve memurların yerlerinde bırakılarak etrafa güven verilmeye çalışıldı.[16] I.meşrutiyet için asıl süreç şimdi başlıyordu. Gerçekte meşrutiyet istemeyen fakat tahtta çıkmak için ister gibi görünen II. Abdülhamit ile meşrutiyet taraftarları arasında demokrasi tarihimizin köklerini meydana getirecek olan iktidar muhalefet çatışması ordudan saygın isimleri de içine alarak yoluna devam ediyordu.

Sultan II. Abdülhamit, meşrutiyet idaresi isteyenlere verdiği sözü tutarak,  onların lideri konumundaki Mithat Paşa’yı 19 Aralık 1876 tarihinde sadrazamlık makamına getirdi. Mithat Paşa, özellikle dış kamuoyunda Osmanlı devletinin itibarını kazanması için derhal anayasal bir rejime geçilmesi gerektiği düşüncesindeydi. Bu amaçla anayasayı hazırlayacak bir komisyon kuruldu. Bu komisyona Yeni Osmanlılar dâhil edilmişti.[17] Bu isimlerin tamamı daha sonra tasfiye edilmiştir.

Anayasanın hazırlanması sırasında ilginç birtakım olaylar da yaşanmıştı. Örneğin öncülüğünü Gürcü Şerif, Dağıstanlı Muhyiddin Efendi, Uzunetek Rıza Bey’in oluşturduğu ve sayıları on kadar olan bu gurup, söylemleriyle halkı tedirgin ediyor gerekçesiyle bir süre takibe alındı ve Heyet-i Vükela’ca sürgüne gönderilmesi kararı verildi. Ancak Padişah, yargılanmadan sürgüne gönderilmelerine karşı çıktı. Bu durum hükümet bunalımına yol açtı. Mithat Paşa istifa edeceğini söyledi. Bu kararlı tavır padişah katında etkili oldu ve Kanun-ı Esasi’ye karşı olan yirmi kişi mahkeme kararı olmaksızın sürgüne gönderildi.[18] Kanuna dayanmak isteyen bir devlet adamı, Mithat Paşa ve sürekli kanun diyen bir fikir adamı olan Namık Kemal, Kanun-ı Esasi muhaliflerini mahkemesiz sürgüne göndermek fikrini savunuyordu nitekim de öyle oldu. Belki de onların bu tavırları devrin en karakteristik özelliğini gösteriyordu(Kuntay 1956:147).

Kanun-ı Esasi bu ortam içinde 23 Aralık 1876 tarihinde ilan edildi. Bu anayasa hakkında en büyük eleştiri padişaha istediğini sürgüne gönderme hakkı veren geçici 113. maddeye yapılıyordu. Ziya Paşa ile Namık Kemal ve Mithat Paşa Kanun-ı Esasi’den pek de memnun değildi. Ziya Paşa bu madde ile Kanun-ı Esasi’nin Kanun-ı Esasi olmaktan çıktığını ifade eder: "İstediği adamı sürgüne göndermek hangi meşrutiyet’te vardır?" itirazında bulunur. Mithat Paşa ise bu kadarına şükreder ve (Said Bey’i kast ederek)" ..hınzır bir başkatip bir çivi sokmuş, zamanla çıkar[19] cevabını verir. Namık Kemal ise“Kanun-ı Esasi kuşa çevrilmişti.”[20] yorumunu yapar. Karşılıklı memnuniyetsizlik Mithat Paşa’nın 5 Şubat 1877 tarihinde sürgüne gönderilmesiyle meşrutiyet dönemi yeni bir safha kazanır. Böylece Padişah, anayasanın en sert maddesini meşrutiyetçilerin en yetkin ismine uygulamıştı. Meşrutiyeti kendi çelişkilerini de yanına alarak artık yola çıkmıştı.

Kanun-ı Esasi’nin amir hükmü gereğince açılan meclis-i mebusan bütün kesimlerin temsiliyle 19 Mart 1877 tarihide açıldı. Mebuslar, sultanın mutlak otoritesine dokunmamakla beraber, hükümete karşı muhalefeti alabildiğine sertti. Özellikle Osmanlı-Rus savaşının başlaması ve meclisin savaşın gölgesinde ve Rusya’nın İstanbul kapılarına dayanmasıyla mecliste de muhalefetin şiddeti ve dozu arttı ve hatta eleştirilerden zamanla Sultan’da nasibini aldı.

Meşrutiyet idaresine güvenerek mebusların Padişahı, devrin şartlarının gerektirdiği ölçülerinin dışında eleştirmeleri, diğer yandan buna hazır olmayan padişah ve padişah yanlılarıyla çatışmayı doğurmuştur. Bunun ortaya çıkması ve açık olarak ifade edilmesi meclisin açık olduğu dönemde hükümetle yapılan tartışmalarda kendini açığa vurmuştur. Bu çatışma dolaylı olarak padişah ile olan uyuma da yansımış, dolayısıyla meclis, devletin kurumlarıyla sürekli çatışma içinde bulunmuş, meclisin kapanacağı sıralarda da aynı çatışma artarak devam etmiştir.[21]

Meclisin birinci döneminde de zaman zaman hükümete karşı kuvvetli muhalefet olmasına rağmen bu muhalefetin partileştiği ya da ortak hareket ettiği konusunda bir bilgi yoktur. Meclisin ikinci dönemde ise savaş psikolojisinin de etkisiyle hükümeti daha çok hedef alan güçlü bir muhalefet ortaya çıkmıştır. Muhalefetin etkili isimlerinin pek çoğ


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele