DÜNDAR TAŞER’E GÖRE MEŞRUTİYET

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

 

Dündar Taşer, kendisinin de bizzat içinde bulunduğu; 27 Mayıs 1960 Harekâtı dolayısıyla tarihimizde yapılan inkılâp hareketleri konusunda da değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu görüşlerini, Devlet Gazetesi’nde yazdığı muhtelif yazılarında dile getirdiği gibi sohbetlerinde de işlemiştir. Bu görüşlerini aktarmaya çalışacağız: 19 Ekim 1970 tarihli 81. Sayısında şöyle diyordu:

 

“Batılılaşmak[1]

 

Türkiye'de batılılaşma hareketi, oldum olası ciddi hadiseler doğurmuştur. Milletçe hem daha güçlü, daha muktedir, daha haysiyetli olmayı şiddetle istemiş; hatta bu maksadı elde etmek için, kendi ordumuzu topa tutmak gibi, dünyada emsali olmayan zecri hareketlere girişmişizdir. Hem de batılılaşma tatbikatlarına, görünür- görünmez, ciddi tepkiler göstermişizdir. Hâlâ da gösterilmektedir. Bunun gericilik, softalık, yobazlık diye ifade edilen resmi ve genel hükümlerden daha derine, esaslı sebepleri olmalıdır.

Sultan 2. Mahmut devrinde, gericiliğin temsilcisi, yeniçeri; kaynağı da Bektaşi tekkeleri sayılmıştır. Cumhuriyet devrinde ise Nakşi tekkesi aynı sıfatla anılmıştır. Selim III devrinde bu vasıf, meşihat yani medreseye verilmişti. Bir birine zıt teşekküllerin, değişik zaman içinde aynı rolü oynamalarının başka bir gerekçesi aranmalıdır. O günün galibi tarafından ilân edilen resmi izahların, bize doğruyu buldurması, mümkün görülmemektedir.

Gerilik ve gerileme sebeplerini araştıranlardan solcu gruplar ve onlara takaddüm eden materyalist düşünceli, alafranga Osmanlı erkânı da, kapitülasyonları temel almışlardır. Cumhuriyet devrinde: Kapitülasyon yok, tekke yok, medrese yok, meşihat yok. O halde gerileme neden durmamıştır? Bu soruya cevap vermek; “Standart aydın kafası” ile mümkün olmayınca da dönüp, geçmişe hakaret edilmekte, saltanat şöyleydi, cumhuriyet böyleydi diye işin içinden sıyrılmaya çabalanmaktadır.

“Öyle görünüyor ki bizim cemiyetimiz, kültür ve medeniyetçe bir bütündü. Bir cemiyeti meydana getiren cümle unsurlar, bize göre ve bizim içindi; birbirini tamamlıyordu. Başlıktan pabuca kadar bizim olan bir kıyafet, kaşıktan kazana kadar bize göre bir edevat, yemekten -tatlıya kadar bizim olan bir mutfağımız vardı.

Münasebetlerimiz, muaşeretimiz, şiirimiz, hikâyemiz, musikimiz, askerlik usulümüz, devlet idaremiz, vazife ve mesuliyet anlayışımız, ahlâk telâkkilerimiz, hep bize özgü idi.

Hatta mensup olduğumuz dinî anlayışımız, millî idi. Ne Arab'a ne Acem'e benzemezdi. Diğer milletlerin bir şekiller ve tatbikatlar manzumesi olarak mütalaa ettikleri İslamiyet'i Türkler, bir vecd ve huşu olarak kabul etmişti. Velhasıl her unsuru millî olan, birbirini tamamlayan bir kültür ve medeniyet'in sahibi idik…

Bir devlet anlayışımız vardı: Başka hiç bir milletinkine benzemiyen; hiç bir milletten aktarılmamış bir kurumdu. Herkesin üstünde, herkesin riayet ettiği ve Padişah dâhil bütün milletin can borcu olan bir devlet... Onun uğrunda ölmek; şereflerin en büyüğü idi. Bu şeref, 78 yaşındaki hasta Kanuni'yi "Zigetvar" seferine yolluyordu. Bu uğurda ölene;

Minnet Hüda'ya iki cihanda kılup Said

Nam-ı Şerifin etti hem gâzi hem şehid.”

 Diye gıbta ediliyordu.

Türk Fetihlerini ekonomik faktörlerle izaha çalışanlar; Türk olmayanlar ve Türk'ü bilemiyenlerdir. Materyalist yahut Hıristiyanî tefsirlerle “Zigetvar” seferini telif etmek kabil değildir. Zira 80' lik Hünkâr'a, bizzat seferi ical ettirecek; hiç bir maddi sebeb düşünülemez.

İşte bu tamamlık, bu bütünlük içinde dehalar yetişiyordu. Everest tepesi, Gor çukurundan sırık gibi yükselmez. Ancak Himalaya zemininden, göğe kaldırır. Sinan, Baki, Fuzuli, Sedefkâr, Mehmet Usta, Yavuz, Kanuni, Murat Bey, Köprülüler, İbni Kemal, Ali Cemali Efendi, Ebussuut Efendi, Türk milletinin meydana getirdiği Himalaya silsilesinin üstüne dayanan, zirvelerdi.”

Yine 15 Haziran 1970 tarihli yazısında Türk’ün iktidarının yakın olduğunu müjdelerken de ilgili konudaki düşüncelerini açıklamaktan geri durmamıştır.

 

Türk’ün İktidarı Yakındır [2]

 

“…Türkiye tarihinin en kritik günlerinden birini yaşamaktadır. Tarih boyunca Türk devleti zirvede dalgalanmalar olurken, tabandan kopmalara uğramıştır. Tanzimat çalkalanması, Akdeniz adalarını götürmüş, birinci meşrutiyet, Rumeli'yi yitirmiş; ikinci meşrutiyet, imparatorluğu bitirmiştir. İster, kopmalar bu hareketten doğsun, isterse bu koparmayı tasarlayanlar; hareketlerle bizi meşgul etmeyi kursun; neticede devlet, bölünmüştür…”

Dündar Taşer’in en büyük ızdıraplarından birisi de ordumuzun kendi elimizle topa tutulması olayıdır. Birçok yazılarında bunu dile getirmiştir. “Halk Ordusu” terennüm edenlere de daima bu misali göstermiştir. Ordumuzun, tarihimizin son dönemlerinden bu yana, devamlı devlet yönetiminde söz sahibi olduğunu belirtmiştir. Devlet’teki 19 Mayıs 1969’daki yazısında da bugün hâlâ sıkıntısını şiddetle çekmekte olduğumuz ana konuların sebeplerini, Sipahi Teşkilatının ordu-millet birlikteliğindeki özelliğini, Tanzimat bağlantılı olarak açıklamıştır.

Yine, 10 Ocak 1972’deki sayısında 1800’lerde başlayan çare aramaların budanmamızla sonuçlandığını işaretle gerilemenin sebeplerini, ilmi araştırmalarla bulmak gerektiğini belirtmiştir.

 

Osmanlı Gerçeği [3]

 

“Osmanlı hakikaten kötü mü idi? Sultanlar zalim, paşalar gaddar, beyler gasıp mı idi? Eğer böyle idi iseler; nasıl oldu da Yemen'den - Cezayir'e; Bağdat'tan - Tuna'ya; Kırım'dan - Mısır'a kadar bir ülkeyi ellerinde tuttular? Yüzlerce dil, millet, mezhep saliklerini yüzlerce yıl idare ettiler. Cebir ve zulümle, rüşvet ve irtikâpla yapılır mı bu?...”

            “Osmanlı bu kadar mükemmel idi ise, niye bu hale düştük; diye sorulacaktır ve sorulmalıdır. Önce diyeceğiz ki mükemmel Osmanlı’nın zayıf yerleri veya zaafa uğramış tarafları da vardı. İşte bu noktaların tashihi, takviyesi yapılmalı idi. Bu da ana kaynaklar üzerinde yapılacak incelemeler ile ortaya çıkardı ve bugüne kadar ele alınmamış olan şey budur. Bu yapılmadığı sürece de ne yapsak boşunadır. Yine diyecekler ki o kadar zamanımız var mı? Elbette var. 1800’lerde acil çareler aramaya başladık. Budana budana bu hale geldik. Hiçbir çare kâr etmedi ve 172 yıl geçti aradan, o yıllarda 25 yılı etüd ve araştırma için feda etse idik 150 yılı heba etmiş olmazdık. Bugün de zaman israfına devam ediyoruz. Aklına esen canının istediğini adını reform koyup ortaya sürüyor. Hele bir de hükümet koltuğuna oturmasınlar bu milletin hâlini feci, mazisini çirkin, atîsini karanlık gösterip; ya dediğim olur, ya halinizi şeytan bilir; diye diye esip savuruyorlar. Neye istinad ediyorlar? Bildikleri nedir, kafalarındaki model ne, bize uyar mı? Diyen yok…”

“Vaktiyle Osmanlıyı ıslaha çalışanların da kafası böyle şartlanmıştı; o şartlanmış kafaların eseri meydanda!

Türk tarihini, Türk cemiyetini, Türk örf ve âdetlerini, Türk'ün kıymet hükümlerini bilmeden, nazariye tercümelerine bir miktar heyecan verici kelimeler ekliyerek meydana getirilen reçetelere, milletçe tahammül edecek hal kalmamıştır. Tahammül etmemiz için sebep de yoktur.

Geçmişe sövmeden, hali yermeden, milletçe saygıyla dolu bir gönülle ve ilmî metodla yapılacak araştırmalar sonunda ancak gerçek bulunabilir ve gerçek bulunmadan ileri sürülecek fikirlerin isabeti ise tesadüfe bağlıdır.

Türkiye'de kimse ilerici veya gerici değildir Herkes tarihine yabancı, milletine saygısız devletinden kopuktur. Kimsede müsamaha (hoşgörü) yoktur. Herkes mutaassıptır. Yalnız taassubunun cinsi değişir.”

 

Halk ve Müesseseler İkiliği [4]

 

 Tanzimat dönemlerinden bu yana özellikle de bugünlerde şiddetle sancısı çekilen ikilik konusunda ciddi tespitlerde bulunmuştu. Devlet’in 7. sayısında bu konuyu işlemişti:

“… Bir yandan, devleti yönetmek için varlıkları zaruri olan bütün tayinli kurumlar; diğer tarafta, milletin seçimi ile gelen siyasî iktidar!

            Menşei, menfaati, dünya görüşü, kıymet hükümleri, herşeyi diğerine zıt iki varlığın, devlet yönetiminde yan yana bulunması zarureti, devlet idaresini imkânsız kılan tek âmildir.

Osmanlı Devleti, kuruluşundan Tanzimat’a kadarki devre içinde, gerek Sipahi teşkilâtı ve gerekse Ayan ve Hanedanlar vasıtasıyla idare edilmişti. Bu kurumların menfaatleri, tebaanın menfaati ile uyuşma halinde idi. Sipahinin servet ve kudreti, aldığı öşre yani halkın kazancından alınan paya tâbi idi. Bu payın artması, paydanın artmasına, halkın kazancının çoğalmasına bağlı idi. Bu sebeple, Sipahi'nin huzur ve sükûnun, asayiş ve emniyetin sağlanması için gayret etmekte, menfaati vardı. Öşür, dinî itikadın icabı olduğundan, mükellefin kaçınması da mevzubahis olmuyordu.  Hukukun temeli de milletin imanına dayandığı için,   “Şeriatın kestiği parmak acımaz.” düsturu ile ifade edilen, bir kabul hali vardır. Bu sebeplerle, millet ve kurumlar arasında bir zıtlaşma görülmezdi.

            Tanzimat'tan sonra kurulan müesseseler, Türk milletinin tarihî köklerine bağlı olmadan, batıya benzemek için teşkil edilmiş olduğundan, milletin menfaatlerine, itikatlarına, inançlarına aykırı bir gelişme takip etti. Bu kurumların mensupları, milletin üstünde, ona hizmet için değil, onu islâh için vazifeli kimseler olarak davrandılar. Böylece sabit maaşlı, merkeze bağlı, milletten kopuk, bir zümre ortaya çıktı. Bu zıtlaşma, Cumhuriyet'e kadar artarak geldi. Cumhuriyet'ten sonra, halk - müessese aykırılığı daha bariz bir şekil aldı. Laiklik fikrinin yanlış tefsiri, milletle maaşlılar arasındaki bağları büsbütün kopardı.

CHP iktidarı,  müessese iktidarı şeklinde tecelli etti. Halkın iradesi sorulmadığı için de  bir mesele çıkmadı. Ufak tefek kıpırdanmalar da gayet sert bir şekilde önlendi.

1950 hareketi, halkın iktidara uzanması idi. Ancak iktidara gelen ekip, müessese menşeli olduğu için, 1950 – 57 arası, nizalara rağmen, muvazaa devresi oldu.

1957'den sonra, halkın iktidara müdahalesi arttı ve müesseselerin de mukavemeti taarruz şekline intikal etti.

1961 – 63 arası, müesseselerle halkın yeni bir muvazaa devresi oldu. Fakat 1965'ten sonra halkın iktidara dahli yeniden arttı. Bugün halk - müessese ikiliği, had hale gelmiş durumdadır. Cemiyetin çektiği bütün sıkıntı, buradan gelmektedir…”

Bizde II. Mahmut, yeniçeriliği ilga etti. Tekke ve medreselere müdahalede bulundu. Sultan Abdülmecit Tanzimat'ı ilânla başka bir cemiyetin nizamlarını almıya kalktı. Osmanlı devletinin örflerini Fransız'ınkiyle tebdile (değiştirmeye) girişti. Yeni nizam yerleştiği nisbette, saltanat sarsıldı.

Fransa'nın krallığı deviren örfünün doğurduğu kanunlar; Türk kanunu olunca, Osmanlı Hanedanı varlığının sebebini yitirdi. Fransız ihtilâlinin akılcı eleştirmesi, Osmanlı cemiyetinde bizzat saray desteği ile yayıldıkça, saltanat zayıfladı. Şehzadeler, Beyoğlu hayatına karıştıkça ve Osmanlı Hanedanı alafrangalaştıkça, lüzumu azaldı.

Cumhuriyet, Tanzimat'ın tabiî neticesidir. Osmanlı Hanedanı: Yeniçeri,  sipahi,  tekke,   medrese, Sürre alayı, cihad an’anesi v.s.'den müteşekkil bir ehramın zirvesi idi. Bu kurumlar örften çıkarılıp atılınca; hanedan da Türkiye’den çıkarıldı. Üstüne oturduğu temelleri eliyle söken elbette düşecekti.”

 

TÜSİAD ve Yeni Anayasa’nın Sihri

 

Dündar Taşer’in İstanbul’da bulunduğu zamanlarda, Beyazıt’taki Küllük kahvehanesinde yaptığı sohbetleri Ziya Nur Aksın Bey, notlar haline getirmiş ve Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si[5] isimli bir kitapta yayınlamıştır. Gerçekten de orada yazılanların, aynen Dündar Bey’in fikir ve düşünceleri olduğu, yakınında bulunan bizler tarafından da müşahede edilmiştir. Okuyacağınız görüşler, günümüzde yine dış devletler tarafından durmadan dayatılan ve her derdin devası gibi gösterilen Anayasa hastalığının neler getirip, neler götürdüğü ile ilgilidir.  Önce sahiplenilip sonra yan çizilen Özbudun’lu “Yeni Anayasa” taslağının, ülkemizi ne sıkıntılara sokacağı anlaşılınca, bu defa TÜS


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele