Sosyolojinin Siyasetinden İktidarın Sosyolojisine (Devlete) İntikal Etmek

Eylül 2014 - Yıl 103 - Sayı 325

        Bu bir polemik yazısıdır.

         

         

        Ülkenin iktidar-iktisat, iktidar-piyasa ilişkileri üzerinde doğrudan cümle kuramayıp; bunu dolaylı ve kolayca anlaşılmaz yollardan ima ederek anlatmaya çalışmak bu ülke entelektüellerinin kaderi olsa gerek. Hele bunu yaparken asıl konuya doğrudan cümlelerle hiç temas edemeyip olup bitenleri sosyoloji ve tarih disiplininden üretilen malzemelerle “anlaşılabilir” ve neredeyse “makul”kılabilmek ise hiç şüphesiz bir ustalığı icap ettiriyor. Bir de bu analizlerinizin tepesine okuyucuyu oldukça etkileyici bir başlık oturttunuz mu; yazı hem kendisini okutuyor hem de bir kere daha üretiyor. Zaten bir yazının her okunması o yazının bir kere daha istihsali demektir, hiç şüphesiz.

         

        Bu ülkede hiç kuşkusuz çok önemli şeyler oluyor. Tüm ülkelerde olduğu gibi siyasal egemenlerin değişmesi iktidar-piyasa ilişkilerini de etkiliyor ve değiştiriyor. Belki bu bizde biraz daha sert ve öldürücü cereyan ediyor. Bu olup bitenleri ülkemizde bir kısım aydınlar “halkın egemenliği ele geçirdiği” biçiminde yorumlarken bir başka gurup aydınlar ise “cumhuriyetin kazanımlarının kaybedileceği” endişesi olarak okuyor. Bu okuma biçimlerinin dışında başka okuma biçimleri de olabileceğini düşünen başkaları ise olup biteni yukarıda ifade etmeye çalıştığımız biçimde sosyolojinin imkân, kavram ve çerçevesi içerisinden analiz etmeye çalışırken yeni ve farklı bir söz söylemek; bunu söylerken kendi hakikat değerlerini de okuyucuya iletmek istiyor.

         

        Bu entelektüellerimizden birisi ülkemizde olup bitenlerin yeni bir şey olmadığını; aslında Osmanlı’dan tevarüs edilen zihniyet kodlarının siyaset yapma tarzımıza hâkim olduğunu ve bu zihnî kodların iktidar-piyasa ilişkilerini tanzim ederken Cumhuriyetle dahi değişmeyen bu özdeki gelenekten beslendiğini; bunun da “sosyolojinin devletini değil de devletin sosyolojisini” yarattığını ifade ederek önümüze çok değerli bir tartışma alanı açmış bulunuyor.Çünkü bu arkadaşımız yaşanmakta olan ve bir probleme tekabül eden tüm bu alanlarda; yani iktidar-ekonomi, iktidar-piyasa, iktidar-bürokrasi, iktidar-medya ilişkilerinin kökenlerinin bizim kadim geleneğimizde olduğunu; yaşanmakta olanların Batı’daki sosyal, ekonomik ve siyasal süreçleri yaşamamış bir geleneğin kaçınılmaz hastalıklı yanları olduğunu teşhis ediyor. Oysa aynı arkadaşımız daha önceki bir yazısında bizim da katıldığımız şu görüşleri neşrediyordu:

         

                    “Rönesans’la Antik Yunan’a dönen, muharref kitaplarda bulamadığını Putperest Yunan’da bulmaya çalışan Batı düşüncesi, sisteminin merkezine ‘insanperestliği’koyarken, bir bakıma asıl olanı da bir kenara itmiş oluyordu. Bu gün hepimizin kafasına bir fikr-i sabit hâlinde kazınan değerlerin tamamı, bir bakıma bunların dışında kalan her şeyi, ama her şeyi paranteze alarak, daha doğrusu aldığı hissini uyandırarak zihnimizi ele geçirmiş görünüyor. Sadece zihnimizi değil elbette, zihnimizle birlikte bütün benliğimizi…

         

                    Benim de içinde bulunduğum bu menfi ortamın zehriyle ruhları kararan neslimiz, bir dolap beygirine dönmüş bulunuyor.”

         

        Batı; yani özellikle ve öncelikle Avrupa ile birbirinden tamamen farklı değerlere yaslanan biranlam/değer evrenine sahip olmaklığımızdan ötürü birbirinden oldukça farklı sosyal, ekonomik ve tarihsel süreçlere sahip olduğumuz ve bunun, bu günkü toplumsal süreçleri belirlediği hususunda kimsenin farklı düşündüğü kanaatinde değilim. Ancak bu arka plan farklılığının zaruri sonuçları olarak addedebileceğimiz bu günkü toplumsal yapımızı, hayıflanarak okumak;aynı hayıflanmalara sahipcumhuriyeti kuran kadronun,söz konusu bu tarihigeri kalmamızın nedenleri olarak okuduğu yere bizi savurmaz mı? Başka bir ifade ile bu hayıflanma,yaşanmamış bu süreçleri tepeden düzenlemelerle yaratmaya çalışan Cumhuriyetin laik, seküler, pozititivist kadroları ile sizi aynı yerde hizalamış olmaz mı?

         

        Eğer hikâye doğru ise; sabah siftahını yaptıktan sonra müşterisini komşusuna yönlendiren bir ticaret ahlakı varsa ve bu ahlak anlayışı kapitalistik bir dönüşüme izin vermemişse; bizi Batı karşısında zayıf bırakan sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel zihniyet kodlarının izini buralarda sürüyorsak ve buradan bir hayıflanma çıkarıyorsak; doğuyu böyle gören oryantalist bakış açısı ile Batıcı/aydınlanmacı “yerli” aydın ile bir farkımız bulunmamaktadır.

         

         

        Devleti “Dolap” Olarak Okumak

         

        Devlet ve dolap kelimesi; ikisi de Arapçadan Lisan-ı Osmani’ye girmiş kelimeler.Dolap kelimesinin, menşei olan Arapçada yazılışı ve söylenişinde son harfi Be.Dolayısıyla kelimenin aslı dolâb. Lisan-i Osmani’ye de bu şekliyle girmiş. Yani eski Elifba’mıza göre devlet kelimesini teşkil eden harfler Dâl, Vav, Lâm ve Te. Buna karşılık dolab kelimesini teşkil eden harfler ise Dâl, Lâmelif ve Be. Kelimenin son harfinin Lisan-i Osmani’de bulunmasına rağmen Pe değil de Be olduğunu da belirtmek gerekiyor. Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca Lügati böyle söylüyor.

         

        Mamafih eğer devleti iktidar olarak tanımlayıp; iktidarların el değiştirmesine bağlı olarak devleti elden ele geçen bir cihaz olarak tanımlarsanız, devletle devâlîb; yani dolâb(dolap) arasında bir muvazilik, bir benzerlik kurabilirsiniz. Ancak bizim anlam dünyamızın yegâne kaynağı olan Kur’an’ın devleti “servet, baht, güç,şöhret, galibiyet gibi muhtelif manalar yanında, bunların hepsini dolanıma sokan kurumsal mekanizmanın adı olarak pekâlâ murat etmiş olabilme ihtimaline” binaen devleti dolap olarak; dolap çevirme; dalga dubara aygıtı olarak görmek, olsa olsa öfkeli bir aydın tavrı olabilir. Bu da aslında makuldür. Çünkü öfkelendiğimizde intizamı ve insicamı kaybederiz ki, bu hâlden en fazla müşteki ve mutazarrır olan bu satırların yazarıdır.

         

         

        Mesele Nedir?

         

        Mesele, bu güne kadar, bin yıllar içinden gelen ve bizi belirlemeye devam ettiğine inandığımız zihniyet kodları olabilir!? Lakin bu yaklaşım ahaliyi devlet iktidarı ya da güçlü siyaset karşısında edilgin ve masum bir siyasal topluluğa; bir oyuncak hamuruna indirgemektedir.Siyasetçiyi ise bu durumdan istifade eden oyuncuya.Oysa durum bu değildir. Durum bir yitik meselesidir. O yitik ise bizim geleneğimize has bir kavram olan irfandır.O irfan bizim insanımızda dün adı ve vereni kim olursa olsun hakkı olmayanı kapısının eşiğine yaklaştırmayan yüce gönüllülük; müstağnilikti. Çünkü biliyordu ki,“bu dünya üç günlük dünyaydı; asıl gidilecek yer ahret yurduydu ve orada iğneden ipliğe sorulacaktı.” Kaybettiğimiz budur. Bu gün birileri vermekte, halkımız almakta, istikrar sürmektedir. Oysa bizler istikrardan değil hakkaniyetten, adaletten ve ahlaktan sorumluyduk. İstikrar ya da istikrarsızlık ise Hak Teâlâ’nın takdirine ve dilemesine ait bir şeydi.


Türk Yurdu Eylül 2014
Türk Yurdu Eylül 2014
Eylül 2014 - Yıl 103 - Sayı 325

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele