Dış İlişkilerimiz ve NATO

Aralık 2017 - Yıl 106 - Sayı 364

Geçen ay Norveç’te düzenlenen NATO’nun dijital tatbikatında, bir tarafta Atatürk’ün fotoğrafının, diğer tarafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adının kullanılarak, Türkiye’nin düşman safında gösterilmesi Türk kamuoyunda ve siyasi çevrelerde doğal olarak büyük tepki topladı. Gaflet boyutunu aşarak, Türkiye’ye hakaret kastı taşıyan bu skandal karşısında, iktidarıyla muhalefetiyle tüm toplum kesimlerinden yükselen tepkiler üzerine, başta NATO Genel Sekreteri ve Norveç Savunma Bakanı olmak üzere, birçok Avrupalı yetkili Türkiye’den özür diledi; rezaletin sorumlusunun işine son verildiği açıklandı.

Ancak aradan günler geçmesine rağmen, mesele tam olarak açıklığa kavuşmadı. Skandalın sorumlusu olduğu öne sürülen kişinin gerçek kimliği nedir, Türkiye kökenli midir? Norveç’in sığınmacı olarak kabul edip barındırdığı bir PKK’lı mıdır? Bu olayın, NATO’da görev yaparken 15 Temmuz darbe girişimi sonrası açılan soruşturmalardan kurtulabilmek için Avrupa ülkelerine sığınan FETÖ’cülerle bağlantısı araştırıldı mı? Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin soğumakta olduğunu memnuniyetle izleyen Rusya’nın olayda parmağı var mıdır? Bu ve benzeri hususlar açıklığa kavuşturulmadan, olay bir kişinin yaptığı küstahlık sayılıp kapatılamaz. Batı ile aramızda ciddi sorunların yaşandığı, ilişkilerin tıkanma aşamasına geldiği günümüzde, belirsizliğin devamı ortamı büsbütün zehirler.

Nitekim yıllardır Türkiye’nin NATO’dan ayrılmasını “bağımsızlığımızın ön şartı” olarak gören, Avrasyacılık ütopyasını devreye sokmaya çalışan, Şanghay İşbirliği Örgütü’nü adres olarak gösteren çevreler, bu olayın tezlerini doğruladığı iddiasıyla harekete geçtiler. Ancak Türkiye’nin genelde Batı ile, özelde NATO ile ilişkilerinin mahiyeti, siyasal, ekonomik ve bilimsel boyutu, bölgesel ve uluslararası dengeler bir çırpıda karar verip, kapıyı çarpıp çıkmak şeklinde fevri ve bilinçsiz çıkışlara izin vermez.

Türkiye’nin bekasının, toprak bütünlüğünün, güvenliğinin söz konusu olduğunu unutmamalıyız. Uluslararası ilişkilerimizi ideolojik ve sol jargonlarla, İslamcı özentilerle yürütmeye çalışmak bizi çıkmaza götürür. Reel politik faktörlere, diplomasinin kurallarına özen göstererek, askerî, siyasi, ekonomik ve sosyal imkânlarımızı doğru değerlendirerek, ülkemizin ihtiyaçlarına, milletimizin çıkarlarına hizmet edecek politikalar izlemek zorundayız.

YALNIZ KALMAK KORKUSU

Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde yaşadığı sorunlar, günümüze münhasır değil. “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” diye anılan 19. yüzyıl boyunca ve sonrasında, devleti yönetenlerin en büyük endişesi, kuzeyden Rusya’nın, batıdan Avrupa’nın baskı ve müdahalelerine karşı yalnız kalmaktı. 1856 Paris Konferansı’nda, Osmanlı Devleti’nin “Avrupa Konvensiyonu”na dahil edilme kararı, 20 yıl sonra Tersane Konferansı’nda unutulup yok sayılsa bile büyük ferahlık yaratmıştı. Birinci Cihan Savaşı öncesinde, İngiltere, Fransa ve hatta Rusya ile ittifak kurma girişimleri, sonunda Almanya’ya mecbur kalmak hep bu yalnızlık korkusundan kaynaklanan girişimlerdi.

NATO’ya girmemizde benzer endişelerin sonucudur. Sovyet tehlikesine karşı yalnız kalmak korkusundan kaynaklanan “güvenlik şemsiyesi” arama ihtiyacı NATO’ya dahil olmamızı zaruri kılıyordu.

İkinci Cihan Savaşı’nda Nazi Almanya’sına karşı büyük bir zafer kazanan, bütün Doğu Avrupa’yı kontrolüne alıp Moskova’ya bağlı rejimler oluşturan Kızıl Ordu’nun, ülkemize yönelik tehdidi bazılarının iddia ettiği gibi asılsız bir vehim değildi. Sovyetlerin tek söz sahibi lideri Stalin, özgüveninin ve gururunun zirvelerindeydi. Yirmi yıllık Türkiye-Sovyetler Birliği Dostluk ve İşbirliği Antlaşması’nın uzatılmayacağını Ankara’ya bildirirken, boğazların statüsünün masaya yatırılmasını isterken Kızıl Ordu’nun yenilmez bir güç olduğuna ve dilediğini yaptıracağına inancı tamdı. Türkiye bu yakın tehdit karşısında 1949’da kurulan NATO’ya girmek istedi ancak İnönü döneminde yapılan bu başvuru kabul edilmedi. 1950’de Kore Savaşı başlayınca, DP iktidarı Birleşmiş Milletler’in yardım çağrısına uyarak, Kore’ye bir Türk tugayının gönderilmesine karar verdi. Bu savaş sırasında askerlerimizin ortaya koyduğu yüksek savaşma kapasitesi, görev ciddiyeti ABD Komuta heyetini çok etkiledi. 1951’de yaptığımız ikinci başvuru kabul edilerek, Yunanistan ile birlikte NATO’ya üye olduk. Bu katılım sadece askerî değil, siyasi bir tercihti. Komünizm tehlikesine karşı ortaklaşa mücadele ve işbirliği anlamına geliyordu. Böylelikle Türkiye soğuk savaş dönemi boyunca Batı ittifakının içerisinde yer almış oldu.

SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA NATO

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve soğuk savaş döneminin kapanmasına paralel olarak, NATO’nun misyonu hatta varlığı kendi içerisinde tartışılmaya başladı. Kuruluşunun temel gerekçesi olan askerî ve ideolojik tehdidin ortadan kalkmış olması üzerine, örgütün başlıca işlevi uyuşturucu madde, silah ve nükleer madde kaçakçılığıyla mücadele, küresel terör konuları olarak belirlendi. Dağılan Varşova Paktı üyesi Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri, NATO’ya kabul edilerek Moskova’nın bu ülkeleri yeniden kontrolüne alma girişimlerine önlem alınmış oldu. NATO’nun bu genişleme hamlesi Rusya’nın tepkilerine yol açtı. Ukrayna ve Gürcistan’ın da teşkilata dahil edilme niyeti, Moskova’nın engellemesi sonucu gerçekleşemedi. Ukrayna ve Gürcistan NATO’ya üye olabilselerdi, Rusya’nın Kırım’ı ilhakı mümkün olmaz, silah zoruyla Gürcistan’ın siyasi haritası değiştirilemezdi.

NATO günümüzde askerî ve operasyonel bir güç olma özelliğinden uzaklaşmış bulunuyor. Daha çok siyasal işbirliği görünümünün ağırlık kazanmasından dolayı ABD NATO’yu artık bir yük olarak görüyor, mali ve askerî desteğini minimize etmek istiyor.

AB üyesi ülkeler de ABD’nin “patron”luğundan hoşnut değiller. Bu nedenle Washington’un kontrolünde olmayan yeni bir silah ve savunma sistemi geliştirmeyi bir “AB ordusu” kurmak istiyorlar. 23 AB üyesi ülke, bu amaçla PESCO (Savunma Alanında Kalıcı, Yapıcı İşbirliği) askerî ittifakını kurma girişimi başlattı. Bunun hayata geçirilmesiyle birlikte NATO ortadan kalkmayacak ama ABD ile Avrupa ordusu arasında bir “çatı ittifakı”na dönüşecek.

NATO-Türkiye ilişkilerini, Deniz Kuvvetleri Komutanı olması beklenirken, Ergenekon kumpasına tepki göstererek istifa eden Em. Org. Nusret Güner konunun uzmanı bir asker gözüyle inceliyor ve şunları söylüyor: “Konu, Türkiye’nin NATO’dan çıksın mı, çıkmasın mı noktasına gelmiş durumdadır. Çok güçlüyseniz bağımsız olmanız daha kolaydır. İkinci Dünya Savaşı öncesi ABD içine kapanarak bunu denedi. Emperyalist ülkeler bile, içine kapanarak bağımsız olayım diyemiyor; çünkü kendi halkının refahını artırmak için sömüreceği ülkelere ihtiyaç duyuyor. Güvenlik ve ekonomi yönünden kendi kendinize yeterliyseniz içinize kapanabilirsiniz, bağımsızım diyebilirsiniz. Aksi takdirde, özellikle bir “güvenlik şemsiyesi”ne ihtiyaç duyarsınız. Yani NATO’dan çıkalım diyenler hangi şemsiyeye girebileceklerini de söylemeliler. Tabii, NATO’dan çıkıp, başka bir güvenlik şemsiyesi altına gireceğiniz ülkelerin emperyalist emelleri olmadığını söylemek biraz zor. Onun için bazı gizli maksadı olanlar, hep “bağımsız Türkiye-NATO’dan çıkalım” derler. Rusya, Çin vb. ile beraber olalım demeyi telaffuz etmezler.”

DİPLOMASİ BİR SANATTIR

Uluslararası ilişkilerin kendine özgü kuralları, ilkeleri kısacası rasyonalitesi vardır. İlişkiler, bir futbol takımı tutar gibi yürütülemez. Devletlerin birbirlerine tavırlarını duyguları değil, çıkarları, amaçları ve hedefleri belirler. Bunların arasında çoğu kere iç içe geçmeler, örtüşmeler, bazen de aykırılıklar, zıtlaşmalar yaşanır. Diplomasi sanatı, bu karmaşa ortamında örtüşen çıkarları öne çıkararak, etkili kılarak, mümkün olduğunca zıddiyetleri törpüleyerek içinde bulunulan gemiyi salimen yüzdürmeyi başarmaktır.

Başta ABD olmak üzere, NATO üzerinden ittifak ilişkisi içerisinde olduğumuz Batılı ülkelerin Türkiye’ye karşı müttefikliği sorumluluklarını, ahlaki gereklerini yerine getirmediklerini herkes görüyor. Türkiye terör örgütleriyle canhıraş şekilde mücadele ederken, yardımcı olmak yerine tam tersini yapıyorlar. Terör örgütlerine tonlarca silah ve büyük paralar vererek ordulaştırıyorlar. Teröristleri ülkelerinde barındırıp faaliyet yapmalarına, diaspora hâline gelmelerine izin veriyorlar. Ülkemizden kaçanlara sığınmacı statüsü tanıyarak meşruiyet alanı kazandırıyorlar. Ancak bu tablo günümüzde oluşmuş değil. Almanya, Fransa, Belçika ve diğerleri bu ikiyüzlülüğü 12 Eylül’den bu yana kırk yıldır kesintisiz sürdürüyorlar.

Batı’nın bu çirkin ve düşmanca yüzünün dışında bir başka Batı gerçeği daha var ve bunu görmezlikten gelemeyiz. Batı ile ilişkilerimiz her zaman sorunlu olmuştur. Yüzyıllar boyunca çoğu kere savaş hâlinde olduğumuz Batılılarla ekonomik, sosyal, beşeri ve kültürel ilişkilerimiz hep devam etmiştir.

HUKUK DEVLETİ OLMADAN OLMAZ

Bugün daha farklı bir dünyada yaşıyoruz. Bilimsel ve teknolojik gelişmelere paralel olarak giderek yoğunlaşan, küreselleşen uluslararası rekabette geriye düşmemek için dünyaya açılmaya, Türkiye’yi tanıtmaya, itibarlı kılmaya mecburuz. Bir taraftan ABD’nin ve Batı’nın millî çıkarlarımıza aykırı olan hegemonyacı, bencil ve emperyalist girişimlerine engel olmaya çalışırken, diğer taraftan öteki ilişkilerimizi canlı tutmaya, ihracat yapmaya, Türkiye’yi turizmin ve uluslararası toplantıların cazibe merkezi kılmaya bakmalıyız.

Çağımızda ülkelerin ekonomik ve ticari kapasitesinin artmasının, bilim ve teknolojide yükselmesinin, hukuka bağlı bir devlet olmasının demokrasi kalitesiyle yakın ilişkisi vardır. Yargının bağımsız olmadığı, yargı güvencesinin bulunmadığı, kuvvetler ayrılığının kurumsallaşıp uygulanmadığı ülkelerin dış kredibilitesi yok denecek kadar azdır. Bu alandaki eksiklik ve zafiyet dışarıdan sermayenin ve yatırımcının gelmesini engellediği gibi, içeride belirsizlikleri yoğunlaştırır. Önünü göremeyen girişimcinin hareket kabiliyeti azalacağından canlı bir piyasa ve üretim ortamı oluşmaz. Uzun yüzyıllardır Batı dünyasındaki refaha, zenginliğe bilimsel ve teknolojik kapasiteye karşılık Doğu’nun yani İslam dünyasının geri kalmışlık çemberini bir türlü kırıp yükselemeyişinin temelinde iki dünya arasındaki demokrasi, hukuk devleti ve kurumsallaşma alanlarındaki farklılığın belirleyici olduğunu unutmamalıyız.

ATATÜRK MÜKEMMEL BİR KOMUTAN OLDUĞU KADAR USTA BİR DİPLOMATTI

1.300 km’lik sınırımızın olduğu güneyimizdeki ülkelerde etnik ve mezhebi depremler yaşanırken, küresel hegemon güçlerin girişimiyle siyasi haritalar yeniden çiziliyor. Washington, Moskova ve Tel Aviv arasında Kürt devletinin kurulmasına yeşil ışık yakılıyor. Bölgenin zengin hidrokarbon yataklarını ve stratejik alanlarını ele geçirmek üzere acımasız bir uluslararası rekabet sürdürülüyor. Türkiye bu bölgesel ve küresel anaforun altında ezilmemek, millî varlığını korumak, güvenliğini ve bekasını sağlayabilmek için aklını kullanmak, duygusallıktan kaçınmak, dış politikayı diplomasinin kurallarına göre yürütmek zorundadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün gerek Millî Mücadele sırasında, gerekse Cumhuriyet döneminde yürüttüğü dış politika günümüzde herkesin özellikle yetkililerin dikkatle okuması ve düşünmesi gereken emsalsiz bir örnektir. Millî Mücadeleye başlarken bir taraftan karşımızdaki en amansız düşman kimliğinde olan ülkelerle İngiltere, Fransa ve İtalya ile diğer taraftan karşı kutuptaki Sovyetler Birliği ile ilişkileri nasıl yürüttü, bu devletlerin her birinden yeri geldiğinde nasıl yararlandı? Çok zor şartlar ve imkânsızlıklar altında bağımsızlığımızın ve özgürlüğümüzün yolunu nasıl açtı? Cumhuriyet döneminde dış ilişkileri hangi ilkeler üzerinde yürüttü? Birbirleriyle rekabet hâlinde olan ve kısa bir süre sonra topyekûn savaşa girecek dönemin en önemli üç güç merkezi Almanya, Sovyetler Birliği ve İngiltere ile taraflardan hiç birinin tepkisini almadan sıcak ilişkileri nasıl sürdürebildi? Balkan Paktı kimlerle ve hangi şartlar altında kuruldu?

Cumhuriyet döneminin en ağır iç ve dış sorunlarıyla, beka meselesiyle karşı karşıya olduğumuz bu süreçte Atatürk’ü bazı siyasi hesapların aracı ve retorik malzemesi gibi kullanmak yerine uyguladığı politikalardan, tarzından, ustalığından yararlanmaya çalışmak daha doğru ve akıllıca bir tercih olur.


Türk Yurdu Aralık 2017
Türk Yurdu Aralık 2017
Aralık 2017 - Yıl 106 - Sayı 364

Basılı: 12 TL

E-Dergi: 5 TL

Sayının Makaleleri İncele