MODERNLEŞME DÖNEMİNDE BİR MERHALE: MEŞRUTİYET

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

         

Genellikle klasik dönem Osmanlı düzeninin, çağdaşı topluluklarda olduğu gibi, cemaat-topluluk esaslı olduğu, bunun giderek ağır bir merkeziyetçiliğe dönüşğü ifade edilir. İnsanların yönetenler ve yönetilenler şeklinde ayrıldığı, mülkiyet hakkının olmadığı, olanların da güvence içinde bulunmadığı Osmanlı devletinde, saray ve çevresi yalnız siyasetin, geçim kaynaklarının, makam ve mevkiin değil, fakat aynı zamanda bilim, sanat ve kültürün, zevkin üretilip dağıtıldığı merkez haline gelmişti (İnalcık, 2003: 9). Toplumsal iş bölümünde ise Türk unsuru için, son yıllara kadar tek servet kaynağı devlet olmuştu (Mardin, 1992: 139).  Bu durum giderek bireysel yetenek ve girişimlerin önemini nerdeyse ortadan kaldırmıştı. Böylece pasif, daha sonra çok şikâyet edilen şekliyle atalet içinde bir toplum genel anlamda imparatorluğun son yüzyıllarına damgasını vurmuştu. Devlet güçlü olduğu ve batıdaki gelişmeler henüz onu fazlaca etkilemediği, çeşitli alanlarda uzmanlaşmaların yavaş gittiği sürece mevcut ağır yükü kaldırabilmiş ve başlangıçta sistem hayli iyi de işlemişti.

         Bu yapı gelişen kapitalizmin, Akdeniz’in 16 yy.daki hâkimiyetine son vermesi ile bozulmaya başladı. Mali sıkıntılar giderek arttı ve bunların ağır faturası halka yüklendi. Şehirler giderek söndü. Savaşlar ve savaş sonrası ödenen tazminatlar devlet için büyük bir yük haline geldi. Bu yükün altından kalkmak için yapılanlar ise sistemi daha da bozan etkiler yaratıyordu. Böylece Osmanlı toplumu başta ekonomi olmak üzere her alanla giderek “ortaçağlaşma” sürecine girmiştir. Bu süreçte Osmanlı ferdinin madde ve maddeyle ilgili (ilmi) tüm gelişmelere kayıtsız kalması, önce durgunluğu sonra da çözülmeyi getirdi. Osmanlı toplumsal yapısı batıda ilim, teknoloji, kültür sanat, ekonomi vb. alanlarda yaşanan gelişmelere, zaman zaman bazı çıkışlar yapılsa da, ayak uyduramadı.

Avrupa’da sermaye, yanına bilimsel devrimi de alarak, sanayi devrimini yaratmıştı. Oysa Sayar’ın ifadesi ile Osman Gazi’den II. Abdülhamid’e 575 sene içerisinde Anadolu topraklarında, “saban”ın evrimi bile gerçekleşememişti (Sayar, 2003: 48-59). Bu ifade Osmanlı Devletinde bilimin, teknolojinin ve ekonomik yapının durumunu göstermek açısından çarpıcıdır. Batıdaki sosyo-ekonomik, siyasi, ilmi gelişmelerin arkasında verimliliği, merakı, atılımcılığı, girişimleri ile toplumun merkezine yerleşmiş birey bulunuyordu. 1789’dan sonra bu gelişim kazandığı ivme ile, giderek pek çok açıdan modern zamanlara damgasını vurmuş ve tüm dünyayı etkileyecek bir mahiyet kazanmıştır. Osmanlı Düzeni ise batıda yüzyıllar içinde üretilen, doğal olarak kendisini etkilemeye başlayan bu yeni kurum ve değerler karşısında giderek “anakronik” (çağşı) kalıyordu.

Aslında Osmanlı devleti batı ile hep ilişki içinde olmuştu. Fakat yükselme döneminde kendi kültür ve medeniyetinin üstün olduğunu kabul etmiş, batıdan alınacak veya takip edilecek her hangi bir unsurun olmadığına inanmıştı. Eski düzenin çarklarının artık iyi işlemediği, aksaklıkların giderek tehlikeli boyutlara ulaşğı yaşanan pek çok sorunu çözmede yetersiz kaldığı ortaya çıktığında, devlet yüzünü tekrar batıya dönmek zorunluluğunu hissetti. Osmanlı sisteminin, kadim anlayışının sonucu olarak çözüme yönelik ilk arayışlar da rical-i devlet tarafından ortaya konulmuştu.

Böylece, “Bu devlet nasıl kurtarılabilir”e aranan cevap yukarıdan vaz’ edilen bir takım ıslahat girişimleri, öncesini bir tarafa bırakırsak III. Selim, II. Mahmud, Tanzimat ve Islahat dönemi reformlarına yol açmıştı. Özellikle Tanzimat ve sonrası yapılanlar, bazı araştırmacılar tarafından, toplumu yaşadığı ağır ataletten uyandırma çabası şeklinde anlaşılmaktadır. Mesela Sayar, Tanzimat’ı “asırlardır bireyin üzerine abanan devletin, bireyi sahne gerisinden kurtarma…, toplumun merkezi konumuna oturtma…, kendi faaliyet alanlarından bazılarını bireyine terk etme  hareketidirşeklinde tarif etmektedir (Sayar, 2003: 150). Can- mal emniyeti, kişi dokunulmazlığının devlet güvencesine alınması, hukuki atılımlar, hükümdarın yetkilerini çeşitli organlarla paylaşması, köylere kadar uzanması düşünülen yerel meclisler ve bunlara gayrimüslimlerin katılımı vb. reformlar, aynı zamanda ister istemez meşruti bir idareye doğru evrilme demekti.

Fakat ferdin toplum hayatında merkeze oturması, bunun bir yansıması olan, insan hak ve özgürlükleri, siyasal katılım vb gibi dünyada gelişmekte olan anlayışları Osmanlı idarecilerinin yeterince fark etmeleri de, fark edildiği takdirde sistemde radikal değişimler yapmaları da oldukça zordu. Bütün bunlar ancak ferdin atılımları ile gerçekleşebilirdi. Hâlbuki Osmanlı’da bu atılımı yaratacak birey de yoktu, ona öncü olacak sınıflar da. Bu durumda rical-i devletin bulduğu yöntem köklü çözümler, yani siyaset üretme yerine mevcut sistem üzerinde kısmi ödünler verme şeklinde klasik yaklaşımın devamı oldu.     

Yaşadıkları çağda ferdin girişimciliği, atılımcılığı olmadan devletin bütün sorunları üstlenemeyeceğini hisseden Tanzimat idarecileri özellikle Müslüman ferdin ekonomik faaliyetlere girmesi, maddeye dokunur hale gelmesini arzuluyorlardı. Bu sebeple liberal bir siyaset tercih ettiler. Ancak Müslüman tebaanın ne bilgi, ne de sermaye açısından böyle bir birikimi yoktu. Dolayısıyla açılan kapılardan birikimleri ve kapitülasyonların verdiği imkanlar nedeniyle gayrimüslimler ile yabancılar faydalandılar. Islahat Fermanı, o zamana kadar millet-i hakime olan Müslümanlar ile milet-i mahkume olan gayrimüslimlerin eşitliğini ilan etmişti. Halbuki gayri Müslim tebaa ekonomik açıdan müslim tebaayı çoktan geçmişti. Bu durum kısa zaman sonra Tanzimat’a tepki duyulmasına yol açtı.

Müslümanlar, özelliklede Türkler, yüzyılların getirdiği idarecilik geleneğinin devamı olarak, ekonomik vb. faaliyetler içine girmek yerine siyasi faaliyetlere giriştiler. Böylece Yeni Osmanlı ve onların devamı olan Jön-Türk hareketi doğdu. Her biri bir önceki kuşağı yetersizlikle suçlasa da bu gruplar Tanzimat’ın sağladığı koşullarda ortaya çıktılar. Yani Tanzimat ile başlayan düzenlemelerle merkez kendi eliyle, kendini eleştiren gruplar yarattı. Yeni Osmanlıların bir kısmı tercüme odasında yetişmiş, bir kısmı da geçimini gazetecilikle sağlayan kişilerdi. Böylece devlet, alt katmanlardan gelen ve kendinden bağımsız olmak isteyen, bir entelijansiya ile karşı karşıya kalıyordu. Bu durum hiç olmazsa okumuş Osmanlı ferdinin ekonomik yönden olmasa da siyasi açıdan ataletten sıyrılma çabası içine girdiğinin işareti idi.

Bu gruplar Tanzimat’ın yarattığı kültürel ve ekonomik sonuçları kınıyor, Tanzimatçıları ne batının sömürgeci yönünü, ne de onun yükselişindeki hürriyetçiliği ve parlamentarizmi anlamamakla, yani yüzeysel bir batıcılıkla suçluyorlardı. Anlaşılacağı gibi Yeni Osmanlılar, batıdaki gelişmeyi parlamentarizmin bir sonucu sanıyorlardı. Bu sebeple ne özünü, ne kapsamını anlamadıkları bir hürriyetin yararını övüyorlardı (Mardin, 1992:126-127). Devleti kurtaracak olan Osmanlıların, özellikle de Müslüman halkın siyasi sürece katılımı idi. Müslümanları seferber edebilmek için, anayasal sistemin, hürriyetçiliğin, parlamentarizmin İslamî esaslara dayandığını savunuyorlardı (Mardin, 1995: 88). Fakat onların hürriyetçiliği bireysel hak ve özgürlüklerin korunması anlamında değil, toplumcu bir hürriyetçilik idi. Yani geleneksel tavır,  geleneksel kökler burada da etkisini gösteriyordu.

Nitekim bu gruplar, 1876 yılında askerlerin yardımını alarak Sultan Abdülaziz’i tahttan indirerek yerine II. Abdülhamid’i çıkardı. Aynı gruplar tarafından hazırlanan ilk Osmanlı Anayasası ilan edildi. Özellikle Fransız- Belçika örneklerinin eksik bir kopyası olan, belli bir siyasal düşünceden, sosyal ve ekonomik görüşten mahrum bulunan bu anayasa (Anayurt, 1998: 660) ile 1839’da ilk defa gündeme getirilen birçok hak, anayasal çerçeve içine alınmış oluyordu. Toplanan parlamento ile de halkın cins ve mezhep farkı gözetmeden temsilcileri aracılığıyla ülke politikalarının oluşturulmasına katılması teorik olarak sağlanmıştı. Fakat  ilan edilen meşruti rejim kısa sürdü. Osmanlı-Rus harbinin başlaması üzerine padişah meclisi tatil etti ve 1908’e kadar da yeniden toplantıya çağırmadı. Bütün bunlar 1876 anayasasının hükümdara tanıdığı yetkiler çerçevesinde yapılmıştı.

 

       II. Meşrutiyet Dönemi ve İttihad ve Terakki Cemiyeti

 

İşte Jön Türkler kendilerinden önceki kuşakların programının devamını, yani askıya alındığını düşündükleri anayasanın yürürlüğe konmasını, meclisin yeniden faaliyete başlamasını, Tanzimat, hattı hümayunlar, vilayetler kanunu ile düsturda bulunan diğer kanunlarla tanınmış ve ilan edilmiş olup zaman aşımına tabi olmayacak esas ve hakların ibkasını istediklerini açıklamışlardı (Meşveret’ten aktaran, Bayur,1991: 258).

Amaçlarını halka duyurmak için Avrupa’da çıkardıkları yayınlarında en çok işlenen konular; vatanın elden gitmekte olduğu, istibdadın tehlikeyi arttırdığı ve devletin bütün sorunlarının parlamenter sistemle halledilebileceği tezleriydi. Oysa Mardin’in deyimiyle vatan konusundaki heyecanlarının, özellikle toplumun derin sorunlarını ilgilendiren, sosyal konular hakkındaki bilgi ile desteklenmemesi onlar için bir zaaftı. Askeri okul öğrencileri Avrupa’ya kaçarak elde ettikleri siyasi eleştiri imkânının, kendiliğinden bir siyasi teori ortaya çıkaracağını düşünmüşlerdi. Fakat sadece serbestliğin kendiliğinden bir teori üretemediğini anladılar (Mardin, 1992: 60). Genel itibariyle yazıları, derinliği ve yeterli gerçekliği olmayan sloganlardan ibaret kaldı (Mardin, 1992: 124–127). Zaman zaman toplumsal konulara değinen yazılar yazılsa da II. Meşrutiyetin ilanına doğru sığlık artarak devam edecektir. Bu yıllarda halktan ümit kesilmesinin arttırdığı sabırsızlık askerleri hedef alan propagandaya ağırlık verilmesine yol açmıştı. Sıkça kullanılan Hürriyet terimi bile derin bir özlemi yansıtmaktan ziyade Osmanlı Devletinin parçalanmasını durduracak bir araç olarak düşünülmüş idi. Otoriter-elitist bir düşünceye sahip olan Jön Türklerin gerçek anlamda hürriyetçilik, yani demokrasi ile ilgileri yoktu.

Rumeli’ndeki ordu mensuplarının müdahalesi ile padişah II. Abdülhamid Meclis-i Mebusanı yeniden toplantıya davet etmişti. Meclis açıldıktan sonra da cemiyet uzun süre siyasal parti hüviyetiyle ortaya çıkmadı. Hala gizli grup gibi faaliyetlerine devam ediyor ve kendisini hükümetleri dışarıdan denetleme, düşürme, atamaları onaylama makamı şeklinde görüyordu. Bu ise geleneksel Osmanlı devlet anlayışı çerçevesinde kabulü zor bir durumdu. Oysa Cemiyet bu yolla bir yandan üst bir otorite gibi ülke politikalarını kontrol ediyor, diğer yandan da bunlardan doğan sorumluluğa ortak olmuyordu. Aksine Abdülhamid’e yaptıkları gibi, hükümetleri eleştirmeye rahatça devam edebiliyordu.

Ancak daha meşrutiyetin ilanının hemen akabinde bazı şahısların cemiyetin adını kullanarak karışğı çeşitli uygunsuzluklar, cemiyet mensuplarının kayrılması vb. hadiseler şikayet konusu olmaya başlamıştı. Kısa süre sonra Muhalif Fedakârân-ı Millet Cemiyeti basılarak kapatıldı. Cemiyetin adının çeşitli faili meçhul cinayetlere karışması rahatsızlık yaratan diğer önemli husustu. Abdülhamit devrinde görev almış kişilerin ortadan kaldırılması veya kaçmak zorunda bırakılması aşamasında muhalefetin sesi fazla yükselmemişti. Fakat muhalif gazetecilerin öldürülmesi ve baskı altına alınması söz konusu olduğunda sert eleştiriler başladı. Cemiyetin kullandığı yöntemlerdeki komitacı mantık, acemilik kısa süre içinde tepkileri arttırdı. Meşrutiyetin ilanı arifesinde konuşulmayan veya üstü örtülen görüş ayrılıkları su yüzüne çıkmaya başladı.

Parlamenter düzen içinde muhalefet,  gayet tabii ve aslında yarattığı siyasi, sosyal, iktisadi yaratıcılık ile arzulanması gereken bir durumdu (Mardin, 1995: 191). Ancak parlamentarizm farklılıkların serbestçe temsil edilmesi ve ikna yoluyla uzlaştırılması amacına yönelik bir rejim olarak anlaşılmadığından, en küçük itirazlar bile büyük infialle karşılanmaya başladı. Bu durum cemiyetten kopmaları da beraberinde getirdi. Kurulan yeni partilere cemiyetin cevabı vatana ihanet ve bölücülük suçlaması oldu. Günümüze kadar, farklı görüş ve önerilere, fikir yerine vatana ihanet suçlanması ile karşılık verme geleneği bu tavrın bir uzantısı olup, sorunları anlama, siyaset üreterek çözme beceri ve yaratıcılığını söndüren bir gelenektir.

Yeni partilerin kurulması ile birlikte, Türkiye II. Meşrutiyet döneminden itibaren sosyalistinden liberaline, pek çok partinin faaliyete geçtiği renkli bir çok partili hayatla tanıştı. Aslında sağlıklı olması gereken bu durum İttihat ve Terakki Cemiyeti, zihniyetini öyle ürküttü ki, bu tür bir parlamento çeşitliliği nerdeyse yüz sene bir daha yaşanamadı.

 

    Osmanlı Unsurları İle İlişkileri

 

           Osmanlı devleti II.Mehmed sonrası klasik dönemde hakimiyeti altındaki unsurları devlet görevlisi olan ruhani reislerinin idaresinde kendi yasaları ile yönetilen özerk kurumlar olarak örgütlemişti. Millet sistemi denilen bu yapılanmaya göre gayrimüslim unsurlar bir çeşit dokunulmazlığı olan mabetlerinde serbestçe ibadetlerini yerine getiriyorlar, medeni hukuku ilgilendiren işlemleri cemaat teşkilatınca yürütülüyordu. Cemaat içi sorunlara cemaat mahkemeleri bakıyor ve verdiği kararları Osmanlı yönetimi uyguluyordu. Cemaatler kendi okullarını kendileri düzenliyordu. Tanzimat’a kadar, gayrimüslimler çocuklarını yalnız kendi cemaatlerinin idare ettiği okullara gönderebiliyor, Müslümanların açtığı okullara gitme hakları bulunmuyordu (Eryılmaz, 1992: 166). Askerlik ve zekat karşılığında cizye ödüyorlar, bunun yanında ekonomik güçleriyle orantılı haraç vergisi ödüyorlardı. Kılık kıyafetlerinin ve binalarının Müslimlere benzememesi için ise bazı önlemler alınmıştı (Eryılmaz, 1992: 33-43).


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele