MEŞRUTİYET ANKARA’SINDA BİR YANGIN

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

         

                                                                                           Refik Halid’in aziz hâtırasına Hak’tan rahmet niyazıyla

         

                    Ankara’nın uğradığı en büyük felâketlerden biri ve son asır kastedildiği zaman ise birincisi olan Ankara yangını hakkında[1] henüz asgarî bir derecede bile bilgi ortaya konmamıştır.  Vakıa Ankara daha önce ( 1893)[2] ve bu yangından sonra da yangın ( 1922)[3] felâketlerine uğramıştı. Ancak ilk defa bu yangınlardan biri hakkında ele edilen vesikalar ışığında küçük de olsa bir yazı ortaya konmaktadır.1915[4] veya 1917[5] olarak senesi bildirilen bu yangını bu sırada şehirde mecburî ikamete tâbi tutulan Refik Halid, “ Ankara” başlıklı muhteşem yazısında anlatmış ise de bu yazının da gereği derecede alâka gördüğü ve değerinin fark edildiği söylenemez. Bu yazıda yangın için bir tarih verilmemesine rağmen yangının kelimelerle canlı bir tasviri yapılmış ve aynı zamanda şehrin yangın öncesi ve sonrası görünüşünün bir resmi çizilmiştir. Bu vesile ifade etmek gerekirse belki de Refik Halid’in bu yazısı olmasaydı Ankara tarihinin II. Meşrutiyet devrindeki bu en büyük felâketi belki de hâlâ dikkati çekmemiş olacaktı. Nitekim bu yazının ilham membaını da yine Refik Halid’in bu yazısı teşkil etmiştir.

         

1-Yangın ve Sonraki Ankara Hakkında Refik Halid ve Diğerleri Tarafından Yazılanlar

         

                 Ankara yangını hakkında, 23 Temmuz 1916 Pazar günü bu şehre, bir senedir kaldığı Çorum’dan, mecburî ikametle gönderilen Refik Halid burada 5 Ekim’e kadar kaldı. İki ay on dört gün kaldığı bu şehre geldiği sırada, bir hâkim sıfatıyla bulunan Hayrettin Âbidin’in ifadesine nazaran[6], şehir nüfusu otuz bin civarındaydı. Yedi bin hâne ve iki bin üç yüz civarında dükkân bulunuyordu. Ankara hakkında Refik Halid’in kalemiyle kıymetli bilgiler tarihe geçmiş ve zamana kalmıştır. Refik Halid bu yazısında kelimelerle Ankara’nın ve bu arada yangının âdeta bir resmini yapmıştı. Hele bu sırada şehirden hiçbiri sürülmemiş olan Ermenilerin evlerinden çıkarılıp bir meydana toplanan ve sonradan üzerlerine fırlayan bir kütüğün tutuşturmasıyla yanan yüz kadar piyanonun tasviri şaheser bir resimdir. [7]

         

        “ Benim Ankara’ya girişim On Temmuz bayramına, sıcağa tesadüf etti. Çarşıdaki yarı boş dükkanlar çeşit çeşit, elvan elvan, kimisinin yıldızı üç veya beşşeli, aylarının ağzı fazla açık veya çok kapalı, türbe yeşilinden turuncuya kadar hatıra gelmedik renkte güneşten solmuş, yağmurdan akmış şalaşpur bayraklar asmışlardı.”

        “ Bir geceydi, sokaktaki vakitsiz ayak sesleri, vakitsiz gezinmeler ve heyecanlı konuşmalarla uyandım. Ne vardı, ne oluyordu? Bir şey değilmiş, yangın varmış.

        “ Bakındı: ha, evet, işte tâ ötede, uzakta,  bize erişmesine imkân olmayan aşağı bir mahallede, sakin, korkak, hiçten bir alev, ürkek, iştahsız bir kedi dili gibi karanlığı ağır ağır yalayıp duruyor. Hava durgun… Elbette söndürürler, dedim, yattım.”

        “ Halbuki o bir karış alev, uzıya büyüye, ertesi günü bizim pansiyonu da kavurup Ankara’nın dörtte üçünü kül, kömür etmişti. En korkunç, en büyük yangınlara alışkın olması lâzım gelen bir İstanbul çocuğu sıfatile söylüyorum, Ankara yangınını görmiyenler Roma şehrinin nasıl yandığına, o dehşete, o kıyamete akıl erdiremezler.”

        İki gece, iki gün süren bu yangını anlatmak isterim:

        Durgun bir gecenin altında alev dilile karanlık gökü yalamak istiyen, fakat erişemiyen o miskin, kudretsiz yangın başlangıcına benim gibi galiba kimse de ehemmiyet vermemişti. Tekrar dalar gibi olmuştum, seslerin fazlalaşması merakımı uyandırdı; etrafıma yeniden bakmak üzere yatağımdan doğrulur doğrulmaz, uğursuz bir ışığın, uzakta çehremi korkunç bir kızıllıkla aydınlattığını gördüm. Tutuşan evin bağrından coşkun bir fıskıye kuvvetile ateş ve kıvılcım fışkırıyor, Ankara’nın siyah böğründe bu yangın kan yerine alev ve pıhtı yerine tutuşmuş yongalar saçan efsanevî bir dev yarasına benziyordu. Sanki bu kara dev ıstırabından kıvranıyor ve nefesleri etrafa büklüm büklüm, halka halka, duman halinde yayılıyordu; tüyler ürpertici bir ışıltı da güya göğsünün içinden çıkıyordu.”

        “Ben mütemadiyen geziyor, en tehlikeli yerlerde seyrime devam ediyordum. Bizim mahalle kurtulacağa benziyordu. Bir meydanlığa rast geldim; Ankara Ermenilerinin zenginliğine delil olarak orada muvakkat bir abide kurulmuştu: Yangından kaçırılan yüz kadar piyanonun sıra sıra dizildiğini gördüm; üstlerine seçme, pahalı halılar serilmişti. Birden, kocaman bir kütük geldi, aralarına düştü; söndürmeğe koşacak adam yoktu; o kütük bir kundak gibi çeyrek saate kalmadı, piyanoları tutuşturdu. Hem nasıl tutuşturmak? Gaz dökmüş, benzin serpmiş gibi…Tellerinden binbir nağme çıkarak o kupkuru, cilâlı sandıkların yanışı çok acaip olmuştu. İnsan gibi inliye inliye, telleri ateş gibi kızararak, bembeyaz dişleri sıcaktan etrafa pıtır pıtır serpilerek ne feci ve ne tuhaf yanıyorlardı.”

        Diğer taraftan Refik Halid’i teyid eden Hayrettin Âbidin tarafından, neredeyse doğruya çok yakın bir şekilde, ifade edildiğine göre[8] yangında Hisaraltı, İnebey, Debbağhane ve Şengül hamamı cihetleri ekseri Ermeni ve Rum mesakini olmak üzere bin kadar hâne yanmıştı. Kendisi herhâlde bir hâkim olarak yangın hasarını tespit çalışmaları içinde yer almış veya en azından yakından şahit olmuş olmalıdır. Şehrin kısa tasvirlerinden birini de kendisine[9] borçluyuz:” O senede vukubulan yangında , Hisaraltı, İnebey, Debağhane ve Şengül hamamı cihetleri ekseri Ermeni ve Rum mesakini olmak üzere bin kadar hane yanmıştı. O zaman şehirde birkaç un ve iki sof fabrikası, beledî bahçesi, sineması; kale bedeni üstünde saat kulesi, kârgir hanları, iki hamam, müteaddit cevami mevcut olup fakat camilerin inşasında fevkalâdelik ve İstanbul camilerine müşahebet yoktur. Yalnız, halkın tâbirince Yukarı yüz denilen kale ardı mahâllâtında kubbeli olarak Mevlevîhane camisi ve Aşağı yüzde ve şehrin Garbında Kurşunlucami göze çarpar. Aşağı yüzde Hükümet konağına civar ve Ogüst mabedi harabesine muttasıl Hacı bayram camii de sade bir binadır.”

        1923’de Ankara’ya bir mebus olarak gelen ve arkadaşı Yakup Kadri ile aynı evde kalan Falih Rıfkı’nın bu şehir hakkında yazdıkları[10] da çok mühim bir tasviri göz önüne getirmektedir:” Vaktiyle Hıristiyanlar Ankara’nın bütün iyi geçim ve kazanç kaynakları üstünde kurulmuşlar, Kalenin istasyona bakan sırtını konakları, otelleri, lokanta ve hanları ile donatmışlar. Çankaya ve Keçiören semtlerine de asma, yemiş ve gölge ağacı dikerek yaz için serince birer köşe edinmişler. Biz Türkler efendiliğimizle kalmışız ama, onlar, çorbacımız kesilmişler. 923’te Ankara’ya geldiğimiz vakit, bağ evleri müstesna, Hıristiyan mahallesinden eser yoktu. Trenden inince iki taraflı bir bataktan, ağaçsız bir mezarlıktan, kerpiç ve hımış esnaf barakaları arasından geçerek tozuması bir türlü bitmeyen bir yangın yerine sapardık. Şimdi geri bir Anadolu kasabasının bile o günkü Ankara kadar iptidaî olduğunu sanmıyorum. Yemek ve yazmak için eve bir masa yaptırmıştık. Dört ayağından hiçbiri ötekine koşut-muvazi- değildi. Yakup’la karşısına geçer, bu masanın nasıl düz durabileceğine şaşardık. Ankara, İstanbul surları dışındaki bütün Türkiye’nin sembolü idi. Ermeniler ve Rumlarla beraber hayat ve umran denecek ne varsa hepsi sökülüp gitmişti. Bu şehri ve bu memleketi temelinden çatısına kadar kuracaktık.”

         

        2-Yangın Çıkışı Hakkında Resmî Tahrirata Göre Bilgiler

 

             Ankara yangını hakkında şimdiye kadar yazılanlarda yangının senesi bile tam olarak tespit edilememişken hakkında asgarî bir bilginin bulunmamasından şikâyet etmek de pek mantıkî bir hareket olamaz. İlk defa bu yangın hakkında elde edilen bilgiler ise Refik Halid’in yazdıklarının, yâni şehrin üçte ikisinin yandığını ifade etmesinin pek de mübalâğa olmadığı ortaya çıkmaktadır.

              Ankara’nın tarihinde görülen önceki ve daha sonraki yangınlar hakkında da ne yazık ki bir bilgi bulunmamaktadır. 1916 yangını hakkındaki bilgiler de çok kifayetsiz bir derecededir. İlk defa elde edilen vesikalara dayanarak ortaya konabilen bilgilerin de yangın hakkında ilk defa neşredildiğine bu meyanda işaret etmek gerekiyor.

              Rumî tarihle 31 Ağustos- 1 Eylül 1332 gecesi ve milâdî tarihle 13-14 Eylül 1916 gecesi saat üç buçuk raddelerinde Darüleytam bitişiğindeki bir hâneden ansızın zuhur eden yangının şehrin esas itibariyle ahşap ve tutuşmağa müsait bulunması ve evlerin de neredeyse saçak saçağa olması ve rüzgârın da tesiriyle büsbütün azan ve dört kola ayrılarak yayılan yangının söndürülme ihtimâli ve imkânı büsbütün ortadan kalkmıştı. Tabiî diğer taraftan da itfaiye vasıtalarının kifayetsiz bulunması yüzünden söndürülemeyen yangın ancak ertesi gün sabah saat 5.30’da söndürülebilmişti, daha doğrusu önünde yakacak bir şey bulamayınca neredeyse kendiliğinden sönmüştü.

         

              Yangın söndürme çalışmalarına itfaiye teşkilâtına ilâveten inşaat, şimendifer ve depoların erleri de katılmıştı. Yangını muhasara altına almak önünde ve uzağında bulunan bir kısım evler yıkılmış ise de rüzgârın tesiriyle bu tedbir de işe yaramamıştı. Bu arada çarşının da bir tarafı yıkılarak diğer tarafı kurtarılmaya çalışılmıştı. Yukarı tarafta da sokakların genişletilmesi çalışmaları ile yangının yayılmasının men’ine çalışılmıştı. Sabahleyin Eskişehir’den de itfaiye istenmişti. Ancak sadece iki tulumba ile on beş nefer yardım gönderilebilmişti. Bu arada en az hizmet görülenin ise yangını en son haber alan polis heyeti olduğuna işaret edilmişti. Yine ifade edildiğine göre memurîn, asker ve zabitlerin gayret ve fedakârlığı şâyân-ı takdir bulunmuştu. 

         

                    Ankara yangını hakkında geniş bilgi veren bu vesikalar[11] aynı zamanda Dahiliye Nezareti tarafından yangının ne büyük bir ciddiyetle takip edildiğini göstermesi bakımından da mühimdir. Hakkında Ankara Polis Müdürü Mustafa Durak tarafından hazırlanan raporda yangının cereyan şekli şöyle olmuştu: 13-14 Eylül Çarşamba-Perşembe gecesi saat 03.30 civarında yangın Ankara’nın Kurt mahallesindeki Darüleytam ile bitişiğindeki Serceoğlu Agob’un mektebi ile binbaşılıktan mütekait Ferit Beyin icarında bulunan hanelerden başlamıştı. Ancak ilk alev Ferid beyin icarında bulunan ama yalnız hizmetindeki askerlerin ikamet etmekte olduğu haneden zuhur ettiği yapılan tahkikatta ortaya çıkmıştı. Darüleytam Mektebi hademesi Hasan ile Rus Müslüman esirlerinden Hüsamettin oğlu Efdal’in müşahedeleriyle ve bunları teyit eden diğer resmî evrak ile alevin önce bu haneden çıktığı sâbit olmuştu.[12] Bu arada işaret edilmesi gereken bir husus ise yangında herhangi bir kasıt bulunmamasıydı.  

         

         

         

        Ankara                                                   Suret

        5702

         

                    Geceleyin şehirde nâ-gehânî zuhur eden harik vesaitsizlikten itfa edilemedi. Vakt ü zamanla civardaki hastaneler tahliye olunarak lehül-hamd nüfus ve eşyaca zayiat olmadı. Gittikçe tevessü etmekte olan yangının itfası için Eskişehir’deki itfaiye takımı talep olundu. Mevcut kıtaatı efradıyla itfasına gayret olunmakta bulunduğu.. Fi 31 Ağustos sene 332

                                                                  

                                                                                Beşinci Kolordu Ahzıasker

                                                                                Heyeti Reisi Halil Sami

         

        


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele