II. MEŞRUTİYET’İN YÜZÜNCÜ YILINDA TÜRKİYE ÜZERİNE KAYGILAR (1908 ve 2008)

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

 

I. Meşrutiyet’in ilanının hemen akabinde 93 Harbi ile zirveye çıkan Şark Meselesi, Balkan topraklarının büyük bir kısmı ile birlikte, Kıbrıs, Tunus ve Mısır’ın elden çıkması sonucunu doğurdu. II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle birlikte, Şark Meselesi yeniden gündeme geldi. Balkanlarda Çatalca’ya kadar geri çekilen Osmanlı hemen arkasından Libya’yı kaybetti. Hâlbuki Tanzimat Fermanı’yla başlatılan, Islahat Fermanı’yla ve Meşrutiyet’le devam ettirilen umut-hedef-ülkü: hürriyet-eşitlik-kardeşlik, Osmanlı’nın toprak bütünlüğü,  Anayasa ve Parlamentoydu. Bu kavramlar adına yapılan siyasi-iktisadi-dini kavgalar ve mücadeleler, ilerici-gerici, ıslahatçı-muhafazakâr, laik-şeriatçı, batıcı-doğucu, milliyetçi-ümmetçi çatışması gibi görünüyordu. Gerçekte ise, Şark Meselesini sona erdirmek ve Osmanlı’yı ortadan kaldırmak isteyen Hıristiyan-Batı dünyasının, bu çöküşü hızlandırmak ve sömürgeci zihniyetinin arzusu olan paylaşımı gerçekleştirmek için, “Hasta Adam”ın damarlarına zerk ettiği zehirli ilacın tezahürleriydi.

1908 II. Meşrutiyet Döneminde Ülkenin Genel Durumu

Tam bir asır sonra II. Meşrutiyet Dönemi’ne baktığımızda şunu görmekteyiz. II. Abdülhamid’in hürriyet-demokrasi-kardeşlik adına tahttan indirilip, önce Pan-ottomanizm’i (Osmanlı Birliği), olmazsa Pan-islamizm’i (İslam Birliği) gerçekleştirme düşüncesi, uygulayanlar açısından samimi bir düşünce ve hareket tarzı olarak kabul edilse bile; Osmanlı’ya son vermek için tezgâhlanmış, uluslararası bir operasyonlar dizisini çağştırmaktadır.

24 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilanı, 31 Mart Hadisesi ve II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi, her şeyden önce 600 yıllık geleneğe son vermiş ve yeni bir gelenek başlatmıştır. Sona erdirilen gelenek, Padişah-Halife’nin, imparatorluk toprakları üzerinde yaşayan Osmanlı toplumu nazarındaki otoritesi, iradesi ve saygınlığı idi. Başlatılan gelenek ise, anayasalı (Kanun-i Esasi) parlamentolu meşrutiyet rejimi idi. Eski geleneği yıkmak kolay ancak yeni gelenek oluşturmak güç olduğundan, II. Abdülhamid’in bıraktığı siyasî, idarî, dinî, otorite boşluğu doldurulamadı. İttihat ve Terakki Partisi’nin de ne askeri kanadının ne de sivil kanadının, ciddi bir program ve projesi yoktu. Kanun-ı Esasi’nin yürürlüğe konulması, eşitlik ve hürriyetin sınırlarının genişletilmesiyle birlikte, Osmanlı toplumunu oluşturan çeşitli milletlerin özellikle de gayri Müslimlerin, milli gayelerinden vazgeçecekleri ve Osmanlı imparatorluğuna sahip çıkacakları zannıyla, Tanzimat döneminde başarısızlığa uğrayan ve kozmopolit bir siyaset olan Osmanlıcılık tekrar benimsendi. Başlangıçta herkes kucaklaştı, sevindi, barıştı ve umutlandı. Fakat kısa bir süre sonra muhalefet arttı, isyan ve ihtilaflar çoğaldı, dış müdahaleler fazlalaştı. Müslüman kavimlerde(Arap-Arnavut-Boşnak vs.) de ayrılık işaretleri görülünce, 1908’de İttihad-ı Anasır fikri ile yola çıkan İttihatçılar 1913 Bab-ı Ali Baskını ile iktidarı ele geçirdiler ve Osmanlıcılık ve İslamcılık anlayışı yerine, Türkçülük akımını ikame etmeye öncelik verdiler.

Türkler, imparatorluğun unsur-u aslisi ve kurucusu olmakla, Osmanlıcılığın yegâne dayanağı ve tek koruyucusu durumundaydılar. Yine Türkler, bin yıldır İslam’a muhafızlık, öncülük ve bayraktarlık yapmaları hasebiyle İttihad-ı İslam’a hizmet etmişlerdi. İttihatçılara göre Osmanlı ve İslam Birliği’nin varlığı ve devamı ancak Türkçülük akımına ve Türklerin varlığına-gücüne bağlıydı. Osmanlıcılık, kavimler üstü bir anlayış ve kozmopolit bir felsefenin ürünü olması dolayısıyla, Türkleri ve Türklüğü merkeze koyamamıştı. İslamcılığın da, (bütün İslam ümmetini kucaklama ve milletler üstü bir din hâkimiyeti düşüncesine sahip olması dolayısıyla) yine Türklere ve Türklüğe öncelik vermesi mümkün olmamıştır. Özetlemek gerekirse, Osmanlıcılık hem İslamcılığa hem de Türkçülüğe aynı anda ihtiyaç duymamakta; İslamcılık ise Osmanlıcılıkla barış içinde bir arada yaşayabilmesine rağmen (bunda, padişahın aynı zamanda halife olmasının ve her ikisinin de kozmopolit bir dünya görüşünün ürünü olmalarının etkisi vardır), Türkçülük akımıyla bir türlü tam anlamıyla ittifak yapma imkânı bulamamaktaydı. Hâlbuki İslamiyet ve Osmanlı, ihtişamlarını, azametlerini, Türklere-Türk unsuruna ve merkeziyetçi-güçlü bir devlete borçlu idiler. Buna rağmen İslamcılar ve Osmanlıcılar, Türkçülüğe-Türk milliyetçiliğine ve merkeziyetçi-güçlü devlete sıcak bakmadılar; kozmopolit âdem-i merkeziyetçi(federal) anlayışa bağlı kalmakta ısrar ettiler.

Görüldüğü üzere İttihatçıların teşhisi ve tercihleri doğrudur. Zira milli devletlerin ve milliyetçi fikirlerin zirve yaptığı, liberal felsefenin, hürriyet ve eşitlik ilkelerinin genel kabul gördüğü bir çağda, Osmanlı Birliğini ( İttihad-ı Osmanî) muhafaza etmek neredeyse imkânsız hale gelmişken, Osmanlıcılık akımıyla yeni bir Osmanlı milleti yaratmak mümkün değildi. Aynı şekilde büyük bir kısmı, Avrupa’nın özellikle de İngiltere’nin, Fransa’nın ve Rusya’nın sömürgesi durumuna düşş İslam âlemi için birlikten bahsetmek zor görünüyordu. Bu yüzden İttihatçıların, önce Osmanlı Türklerinde Türklük şuuru uyandırmaya çalışmaları ve onlara sahip çıkmaları doğruydu. Ancak Panottomanizm ve Panislamizm fikirlerinden feragat etmek istememeleri, bu fikirleri de Pantürkizm fikriyle birlikte sürdürmek istemeleri ve Osmanlı Türklerine, birlikte taşıyamayacakları bu üç fikri görev olarak yüklemeleri, işin maceraya ve hayalciliğe dönüşmesine, böylece üç akımın da iflas etmesine sebep olmuştur. İttihatçıların aksine Mustafa Kemal, hem fikren hem de coğrafi olarak Misak-ı Milli sınırları içinde kaldığından, Batı Türklerine(Türkiye Türkleri) istiklallerini kazandırmış ve Anadolu’da Türklüğü, Türk ve İslam âlemine örneklik ve öncülük yapacak şekilde ayakta tutmuştur.

Yukarıda tahlil etmeye çalışğımız İttihat ve Terakki Partisi dönemi politikalarının vardığı nokta, I. Dünya Savaşı olmuştu. Savaş, Osmanlı toplumunu kendi içinde hızla ayrışmaya sevk etti. Gayrimüslim olarak Rumlar ve isyan eden Ermeniler, Müslüman olarak da Şerif Hüseyin önderliğindeki Araplar, İtilâf Devletleri’nin yanında yer aldılar. Bu durum; Türk olmayan Müslüman ve Hıristiyan tebaanın, Türkleri ve Türk devletini kendi mukadderatıyla baş başa bırakarak hem terk ettikleri hem de düşmanca tavır aldıkları anlamına geliyordu. 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgaliyle, Osmanlı Devleti de fiilen ortadan kalktı. Ortada sadece devletsiz, hükümetsiz hatta topraksız Türkler kalmıştı. İşte bu Anadolu-Trakya Türkleri, Mustafa Kemal önderliğinde önce Ankara Hükümetini teşkil ederek, hudutları misak-ı milli ile çizilmiş Türk vatanını kurtardılar ve 1923’te Türkiye Cumhuriyeti devleti’ni kurdular. Daha sonra da bütün bunları, 1923’te Lozan’da, taraf devletlere kabul ettirerek müstakil Türk Devleti’nin kurulduğunu dünyaya ilan ettiler. Böylece Türklük ve Türk Milliyetçiliği fikri, Anadolu’da kurulan bu devletin, vatanın, dinin ve istiklalin yegâne dayanağı olduğunu ispat etmiş oldu.

2008 Yılında Türkiye’nin Genel Durumu

1923’te kurulan Türk Devleti, milli ve üniter yapısıyla bölünmez bir bütündür. Rejim laik cumhuriyettir. Kayıtsız-şartsız Türk milletine ait olan hâkimiyet, tek ve paylaşılamaz niteliğe sahiptir. Devletin resmi dili ise Türkçedir. 1923’ten bugüne kadar geçen seksen beş yıl içinde Türk Milliyetçiliği, kurucu fikir olduğu bu yapının içinde, en az II. Meşrutiyet döneminde yaşadığı sıkıntılı süreç kadar zor bir dönemden geçmiştir ve hâlâ geçmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra ki dönemde, 1944 olaylarıyla Türklüğe ve Türklük şuuruna ilk darbe vurulmuştur. 1954’te Milliyetçi Dernekler kapatılarak, Türk milliyetçiliği ikinci darbeyi almıştır. Maalesef 12 Eylül döneminde, Alparslan Türkeş başta olmak üzere, milliyetçilerin ileri gelen kadroları cezaevlerine atılarak üçüncü darbe vurulmuştur. 1946’da çok partili demokratik hayata geçilmesiyle birlikte, siyasi partilerde “oy kaygısı” ağır bastı ve her şeyin önüne geçti. Çok oy alarak iktidara gelmek ve Makyavelizmin ürünü olan “iktidarda kalmak için her yol meşrudur” anlayışı, siyasi hayatın tek belirleyicisi oldu. Önce din(mezhep-tarikat-cemaat) ve aşiretler, siyasetin vazgeçilmez unsuru, din adamları(şeyh, şıh, dede vs.)ve aşiret reisleri de siyasetin vazgeçilmez aktörleri haline getirildi.  Kültür ve refah seviyesi düşük toplumlarda dini duygular, toplumun da en hassas olduğu konulardan biri olması dolayısıyla, siyasiler tarafından kolayca suiistimal edilerek, siyasi hedefler için kullanıla gelmiştir. Günümüzde de istismar edilmeye devam edilmektedir.

Siyasetçiler, bir taraftan din yoluyla fakir ve cahil kitleleri hayatın gerçeklerinden uzak tutarak ve bu gerçeklerden kaçış imkânı sağlayarak, “bir lokma bir hırka”, “azıcık aşım ağrısız başım”, “kefenin cebi yoktur” felsefeleriyle kaderciliğe itmekte (çünkü kaderci toplumları yönlendirmek ve kanalize etmek için din en iyi vasıta olarak kullanılmış ve daima gündemde tutulmuştur); diğer taraftan da, , iktidarlarını sağlamlaştıran ve orada kalmalarını sağlayan en önemli dayanakları masrafsız bir şekilde gene din yoluyla elde edebilmektedirler. Milli ş


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele