31 MART OLAYI

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

 

Eski Hastalık: Asker ve Siyaset

Osmanlı Devleti’nin kendi özgün yapısı içinde, bazı kurumlar arasında özel ilişkiler oluşmuştur. Bunlardan biri Ulema ile Kapıkulu, özellikle Yeniçerilerin ilişkileridir.

Bilindiği gibi, egemenlik Padişahındır; bütün yetkiler onda toplanmıştır. Bu temel ilkenin uygulanmasında zaman zaman bazı sorunlarla karşılaşılmaktadır.

İlk sorun, saltanat verasetinin kesin bir kurala bağlanmış olması sebebiyle, padişah çocukları arasında çıkan saltanat kavgalarıdır. Bu tür mücadelelerde her türlü silahlı güç, bu kavganın bir tarafı olabilmekte ve sonuç kesinleşinceye kadar çatışma devam etmektedir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın ünlü kardeş katline cevaz veren kanunnamesi ve sonraki yüzyıllarda verasetin ‘ekber evlada’ bağlanması ile bu mücadeleler son bulmuştur. Ancak on dokuzuncu yüzyıla gelinceye kadar, padişahların değişmesinde ve zaman zaman tahttan indirilmesine, merkezdeki güç olarak yeniçerilerin payı olmuştur. Yıldırım Beyazid Han sonrası çekişmeler bir yana bırakılırsa, taşradaki Tımarlı Sipahilerin bu gelişmelere fazla müdahalesi olamamıştır.

İkinci sorun, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı olarak, padişahın yetkilerinin sınırlandırılması genel çerçevesinden doğar.  Osmanlı’da üstün hukuk İslam Şeriatıdır; padişah bu çerçevenin dışında kararlar alamaz, eylemler yapamaz. Osmanlı protokolünde başbakanla aynı sırada ve fakat manen ondan da ileri olan, bilginlerin reisi Şeyhülislamlık tarafından denetlenip, üstün hukuk olarak kabullenilen kurallara uygunluğu onaylandıktan sonra yürürlüğe girer. Prof, Ömer Lütfi Barka şöyle yazar:

Padişahların iradelerinin kayıtsız şartsız bir kanun haline geçmekte olduğu zamanlarda, Osmanlı İmparatorluğu’nda, bir yenilik, ‘Şer’-i şerife uygundur.’ Kaydıyla icra edilmiştir. Eski kanun hükümlerini ilga eden yeni bir kanun, tıpkı eskilerinde de vaktiyle olduğu gibi, ‘Şer’-i şerife uygundur.” Kaydıyla yürürlük kazanmıştır. (Nakleden N. Kösoğlu, Hukuka Bağlılık Açısından, Eski Türklerde, İslamda ve Osmanlı’da Devlet, İstanbul, 2004, s.246) Şeriat’la ilgili olmayan hususlarda ise, “Şer’î maslahat değildir, nasıl emredilmiş ise öyle davranmak lazım gelir.” Kaydı konulmaktadır. Ayrıca, İslâm toplumundaki genel fetva geleneğinin devlet hayatındaki yansıması olarak, yapılacak eylemin Şeriat’a yani hukuka uygunluğunun fetvasının alınması gerekir ki, bu da din/hukuk bilginleri ve merkezle Şeyhülislamlık kurumu verir.

İslam hukuku genellikle özel hukuk sorunlarını düzenlediği, kamu alanını gelenek ve maslahata bıraktığı için, üstün hukuk olarak Şer’-i şerif yanında kanun-ı kadim ve münif kavramları geliştirilmiştir. Yani Şeyhülislamlık, karar ve eylemler hakkında hüküm verirken, sadece Şeriat’ı değil –ki bu alan kişilerin hak ve özgürlüklerini korumaktadır- aynı zamanda, o konuda eski padişahların yayımladıkları kurucu hukuk ilkelerini ve devletin, halkın menfaatlerini de gözeteceklerdir. Devler hayatını düzenleyen ve sultanî yahut geleneksel hukuk denilen bütün kanunnameler böyle bir denetimden geçtikten sonra yürürlüğe girerler. Özgün Osmanlı düzeninde, denetim ve sınırlama sadece iç hukukla ilgili değildir; modern zaman ve anayasaların ‘siyasi kararlar’ deyip, denetim dışı bıraktığı alanlar da, mesela en uç boyutu olarak, savaş açacağı zaman, bu kararının uygun olduğun dair Şeyhülislamdan fetva almak zorundadır. Çağımız idrakinin bile kavramakta zorlandığı, bu, hukukun üstünlüğü inancının, Mısır Seferi, İkinci Viyana Seferi gibi fetva almakta çok zorlukların çekildiği ilgi çekici örnekleri yaşanmıştır. Ayrıca padişah değişmeleri de mutlaka fetvaya dayanmak zorundadır; yani hukuka uygunluğunun yetkili merciler tarafından belgelenmesi zorunludur.

İşte bu noktada, yukarıda işaret ettiğimiz Ulema-Yeniçeri özel ilişkisi doğar: Yeniçeri, merkezî otoritenin hukuka uygunluğunu denetleyen Şeyhülislamlığın uygulayıcı gücüdür. Bu konuda ulema-yeniçeri dayanışması, halin icabıyla bir gelenek haline gelmişse de, Kanunî Sultan Süleyman Han döneminde bir kanunnameden de söz edilmektedir.

“Devlet idaresi ulema ile vükelaya tevdi edilmiştir. Padişahın doğru yoldan sapması halinde ulema ve vükela ordu reislerini keyfiyetten haberdar ederek padişahı tahttan indirip, yerine hanedan erkânından diğerini seçeceklerdir.”

(Ord. Prof. Dr. Recai Galip Okandan’dan nakleden N. Kösoğlu, a.g.e., s.251)

            Her ne şekilde olursa olsun, padişahların değiştirilmesinde “hal’ fetvası” alınması, Osmanlının sonuna kadar devam etmiştir. Meşrutiyet yönetiminde Sultan II. Abdülhamit Han’ı tahttan indirirken de, Şeyhülislamlıktan fetva almışlardır. Ancak, bu konuda bazı açıklamalar yapmak gerekir.

            Yukarıdan beri anlattıklarımız, kurumların ilkesel düzeydeki görüntüleridir; bir de bunların kötüye kullanılması ve kurumların çöküş dönemindeki görüntüleri vardır. Yükseliş dönemlerinde kurumların, kuruluş ilke ve gayelerine en uygun zamanlarının olduğu kabul edilebilir. Ancak, bu zamanlarda da, konumların ve yetkilerin kötüye kullanılması söz konusu olabilir. Nitekim, Yeniçeri ayaklanmalarında “Şeriat isterük” yahut “Şer’ ile davamuz vardur.” Diye kazan kaldırılırken, hukuka aykırı kararlar karşısında “hukuka uygunluk isteriz” denilmek istenirse de, tarihî bir çok örneklerinde görüldüğü gibi, işin esası çoğu kez maaşların artırılması yahut bir iktidar çekişmesinin fitnesidir. Özellikle Vezirazamlık (Başbakanlık) yahut Divan Vezirliği gibi yüksek makamlar, yeniçerilerin sık sık kullanıldığı siyasi çekişmelerin konusu olurlar. Benzeri durumlarda hal’ fetvaları da, kitabına uydurma gösterisine dönüşür. Söz gelişi Sultan Hamit’in hal’ fetvasında, bu padişahın kutsal kitaplara saygısızlık ettiği yolunda, komik iddialar yer almıştır.

Sonuçta bu dayanışma, Yeniçeriliğin 1826 yılında kaldırılmasına kadar değişik yoğunluklarda devam eder. Fetva geleneği ise, imparatorluğun sonuna kadar sürer; yani askerin siyasete doğrudan girmesiyle başlayan darbe teşebbüslerinde de fetva almak ihmal edilmez.

Ocağın kaldırılmasından sonra askerî eğitim, genellikle batılı uzmanların yön vermesiyle yapılmaya ve yeni bir disiplin anlayışı yerleştirilmeye çalışılır. Tanzimat’tan sonra merkezde güçlü bir Osmanlı bürokrasisi oluşur. Esasen fiilî gücünü kaybetmiş olan medrese kökenli ulema, yeni bürokrasi karşısında ikinci plana düşer, etkisi azalır.

Yeniçeriliğin kaldırılması olayının, uzun bir süre askerlerin siyaset dışı durmalarında etkili olduğu söylenmiştir. (A. Turan Aklan, Ordu ve Siyaset, Ank. 1992, s.11) Ancak, bu sefer de, birbiriyle bağlı iki başka etmen ortaya çıkar. Tanzimat yılarından sonra, Osmanlı Devleti’nin çökeceği korkusu, hemen bütün Osmanlı okumuşlarını düşündüren ve çareler aramaya iten yaygın bir psikoloji idi. Bu arada, özellikle Harp Okulunda yabancı dil öğrenilmesiyle, yabancı yayınlara ilgi artar ve rahat bir propaganda ortamı oluşur. Çünkü, bu gençler, tesadüfen ellerine geçen yahut özel olarak ulaştırılan bu yayınları çok yönlü değerlendirebilecek düzeyde değillerdir. Kuleli Vakası’nı saymazsak, Yeniçerilerin ortadan kaldırılışının ellinci yılında, 1876’da iki asker Hüseyin Avni ve Mütercim Rüştü Paşa ile iki sivil Hayrullah Efendi ve Midhat Paşa, Sultan Abdülaziz Han’a darbe yaparlar. Harp Okulu Komutanı Süleyman Paşa da darbeye katılır. Bu darbe için de fetva alınmıştır.

Sultan Abdülaziz Han’ın ölümünden dört gün sonra, eşlerinden birinin akrabalarından olan Kolağası Çerkes Hasan Bey, Bakanlar Kurulu toplantısını basarak, darbeci Serasker Hüseyin Avni Paşa’yı, Dış İşleri Bakanı Raşit Paşa’yı ve iki görevliyi öldürür. Bu da, tek başına girişilmiş bir darbe gibidir.

1876’da Sultan II. Abdülhamit Han’ın tahta çıkmasından bir süre sonra, yönetim, Sultan’ın oturduğu Yıldız Sarayı’na kaymış, bu dönemin bir özelliği olarak ulema, ordu ve bürokrasi üzerindeki denetim artırılmıştır. Bu otoriteden rahatsız olanlar kolaylıkla sultan aleyhindeki akımlara kapılmışlardır.

1878’de Ali Süavi’nin Çırağan Baskını başarısız olmuş, 1879’da Harp Okulu’nda yuvalanan gizli bir komite ortaya çıkarılarak elli kişi sürgüne gönderilmiştir. Trablus valisi Müşir Recep Paşa’nın öncülüğünde, İngiliz desteği de alınarak yapılması düşünülen bir darbe projesi başlamadan bitmiştir.

Nihayet 1889’da askerî tıbbiyelilerin kurduğu İttihad-ı osmanî ile, asker doğrudan siyasetin içindedir ve örgütleyicidir. Özellikle Selanik merkezli 3. Ordu, bundan sonraki bütün siyasi gelişmeleri belirleyecek olan ihtilalci askerî kadroların toplandığı yerdir.

Sultan Hamit’in askerî eğitime de büyük hamleler yaptırdığı, ancak geleneksel yön ve değerleri buralarda hakim kılamadığına işaret etmiştik. 1883’ten beri Alman Goltz Paşa’nın yönlendirmesindeki Harp Okullarında Alman askerî eğitim ve disiplini verilmeye çalışılmıştır. Ahmet Turan Aklan, buralardan yetişen subaylar için bir zihniyet tiplemesi yapmanın zor olduğunu söylemekle birlikte, bazı çizgiler verir. Halil Kut Paşa’dan yapılan şu alıntı, muhtemelen yaygın bir anlayıştı:

İstanbul’un aczi ise ortada, gün gibi aşikar… Sarayın sersemce idaresi başımıza her gün yeni bir bela açıyor. Radikal bir hareketle bizler devlet idaresine yeni bir şekil vermezsek, bu keşmekeş yıllarca sürer… İşin sonu yoktu ve devlet gümbür gümbür gidiyordu. Biz vatana ellerimizi akıllıca uzatmazsak, kim uzatırdı?... Saray nüfuzunun yıkılması, yerine milletin kudreti elinde toplaması, mektep sıralarından beri kafamıza yerleşmişti.” (A. T. Alkan, a.g.e, s. 22)

Kudreti milletin elinde toplama keyfiyetinin, anladığımız anlamda bir demokratik anlayışı yansıtmadığını, içeriksiz bir şekil değişikliği olduğunu, daha doğrusu iktidarı Sultan Hamit’in elinden almak demek olduğunu, daha sonraki gelişmeler de göstermiştir. O nesil, bütün vatanperverlik heyecanın rağmen, kıblesindeki sarsılma sebebiyle sloganlara kolayca teslim olabilmekte, bağlanabilmektedir. İnönü diyor ki,

“Her derdin devasının Kanun-i Esasi olduğu, iman halinde içimize yerleşmişti.” (İnönü, a.g.e, s. 24)

Aradan yüzyıldan çok zaman geçmesine rağmen hala sorunların ve çözümlerin anayasa metinlerinde aranmakta olduğunu ve anayasa değişikliklerinin güncel mesele olmaktan çıkamadığını gördüğümüze göre, o insanları kınayamıyoruz.

Uygulanan Alman askerî  eğitimi, subaylar içinde kapalı bir sistem oluşturmuş ve farklı bir sınıf şuuru Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Halen de ordunun temel meselesi, bütün parlak nutuklara rağmen, sivil halkla bütünleşememesidir. Bu, kendi halkına yabancılaşmanın da etkisiyle, subaylar, özellikle kurmaylar, her şeyi bildikleri kanaati içindedirler ve fazla okumak gereği de duymazlar. Çalkantılar içindeki Osmanlı toplumunda, millî mukaddeslerinden ilk şüpheye düşenler ve dinî heyecan ve hayatları zayıflayanlar da onlardır. Daha sonraki 31 Mart hareketinde, subayların bu tür tutumlarına karşı erlerin şikayetleri çokça görülecektir. Onlar, hürriyet için uğraş veriyorlardı; halbuki halk oralarda değildi, halkın böyle bir sorunu yoktu.

İrade-i Milliye, en yaygın sloganlardan biri olmakla birlikte, sonraki meşrutiyet döneminde de irade-i milliyeye pek aldırış eden yoktur. Çünkü, başta İttihat Terakki Partisi olmak üzere, çıkış ve dayanakları ordudur. Hareketin motor gücünü oluşturan genç subaylara bakıldığında Enver bey dahil, Meşrutiyet ve Meclis meselesinin temel meseleyi oluşturmadığı, asıl itici gücün vatan-millet-devlet sevgisinde odaklaşş milliyetçilik olduğu kolayca görülür. Meşrutiyet sonraki iştir ve devletin-milletin onurunu koruyamayan i


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele