DEĞİŞİM GEREĞİ

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

 

 

Kavramlarla anlar, anlaşır ve anlatırız. Nesne kavramları nesnenin imgesi veya zihindeki tasarımıdır. Soyut olguların kavramları ise her zihinde tıpatıp aynı olmayan bir özettir.  Anlam denilen şey bu özette barınır. Herkes olguyu kendi zihninde özetler ve bu yönüyle, zihinlerimizde özetler çokluğu hakimdir. Çokluk karmaşa değildir. Bu özetler arasında, algılama biçimine göre, müştereklik de vardır. Bu özet çokluğu, aynı zamanda zihinlerdeki anlam zenginliğidir. Her zihin, oluşturduğu özetlerle bu zenginliği bir yerinden yakalar ve uzayıp giden anlam halkalarına bir yerden tutunur. Özneler arası dünyada, olabildiğince çoğalan halkalar ve halkaların eklenmesiyle oluşan zincirler bir örgü oluşturduğu ölçüde anlam dünyası zenginleşmiş demektir. Tersi bir tablo ise anlam dünyasının yoksulluğundan başka bir şey ifade etmez.

Yoksulluğa batmış anlam dünyasında soyut şeyler tartışılamaz. Orada farklı teklifler mevcut anlam halkasına veya kavram şemasına uymadığı için olumsuz şeyler olarak damgalanır ve tuhaf karşılanır. Ayrıca, sözü edilen bu “özet”in içini nasıl doldurduğumuz önemlidir; zira o özetleme, bize tavır, tutum ve davranış da telkin eder. İş sadece tavır ve tutum boyutunda kalmaz. Hele bir fikir hareketinde anlama ve algılama biçimi, fikir dünyasının boyutlarını ve ağırlık noktasını belirler.

Güncele takılıp kalmak

Milliyetçi aydınlardaki egemen söylem, halen millet ve milliyetçilik merkezlidir. Güncel politik olaylar, milletin ve milliyetçiliğin ne olduğu, devletin birliği ve bütünlüğü sorunları yegane düşünce ilgisini teşkil etmektedir. Elbette sorunlu bir alan mevcutsa, onun üzerine düşünüp taşınmak gerekir. Birileri bu konuda kalem oynatmalıdır. Peki, bir fikir dünyasının ilgi merkezini ağırlıklı olarak bu tema mı doldurmalıdır? Doldurursa ne olur?

Üzerinde, lehte veya aleyhte en kolay söz söylenen konu, milliyetçiliktir. Özellikle milliyetçiliğin duygusal bir temele sahip olması bu söylemi çekici kılar. Milliyetçilik eğer milliyet niteliklerinin cisimleştiği devasa büyüklükte ve coğrafi sınırları aşan mekânlarda meskûn topluluğa duyulan bir sevgi ve aidiyet ise ve sadece oysa o zaman duygusal bir duruş demektir. Duygusal yönelim önemlidir ama her şey duygusal mevcudiyetten ibaret değildir. Dünya akıl düzenine uygun bir yerdir. Orada duyguların dışlanması gerekmez, sırf duygusallık orada kendisi olarak var olmaya yetmez.

Duygusal bağlantı, beraberinde taraftarlık ve mensubiyeti de davet eder. Olup bitenler hakkında kolay hüküm verilir ve onlar kolayca anlamlı hale getirilir. Aslında buradaki zihinsel faaliyet, pratiğe ve güncele takılıp kalmaktır. Pratiğe yönelim yegane düşünce ilgisi haline gelince, olgunun altında yatan soyut şeyleri anlamsız görürüz. Oysa asıl temel ve zemin, problemlilik veya mükemmeliyet burada yatar. Soyut vakıalarla meşgul olmak sıkıcı, aynı zamanda herhangi bir pratik getirisi olmayan bir fiildir.

şünce enerjisini güncel olanda harcamak eğlencelidir. Somut olgular, özellikle güncel siyasette olup bitenler daha caziptir. Çünkü onları kolayca ve hemen anlamlandırırız. Bunu başardığımızda, düşünce ilgimizi teşkil eden hadiseler, bilinçte, hakkında karar verilememiş tek başına bir şey olmaktan çıkar, diğer olay dizileri veya bilinç içerikleriyle ilişki içine sokulur. Bu noktadan sonra olup biten anlamsızlıktan kurtulmuş, üzerindeki sır örtüsünü çıkarmış olur. Güncele takılıp kaldığımızda, teorik bakış ve çözümlemeden uzak dururuz.

Bu tablo pratik yaşama dünyasının doğasına uygundur. Doğal bilinç durumu anlamsızlıklar içine batmaktan kurtulmayı, kararsızlık içinde boğuşup durmaktan çıkmayı gerektirir. Yani bilincimiz, doğal olarak anlamak ve ilişkilendirmek ister.  Teorik çerçevede düşünüp taşınan bilincin işi çok zordur. Bu çerçeve içinde, pratik yaşama alanındaki gibi kolayca anlam bağlantısı kuramayız. Ancak bir fikir hareketinin asıl dinamiği de burada yatmaktadır. Fikir hareketinden ziyade, fikir hareketinin amaç ve idealleri açısından da teorik çerçeve önemlidir. Bir fikir hareketini, asıl amacına, bu türden üretimler eriştirir.

şünce tarihinden örnekler

Bazı kaynaklarda Platon’un “Yunanlı” olduğu için Olimpos dağı sakini tanrılarına şükrettiği yazılır. Fakat o, ait olduğu milliyet üzerine destanlar yazmış değildir. Aynı Platon, idealist felsefenin en başta gelen filozofudur. Onun hocası Sokrates Atinalılara seslenmiş, Atina aristokrasisini ve yargıçlarını “yargılamış” ve mahkûmiyet kararını insanlığa bırakmıştır. Sokrates’in savunması Yunan toplumunu yüceltmeyi amaçlamaz. Aristoteles’te Yunanlılık idesi hiç görülmez… Ama onlar Yunan uygarlığının, Yunan kültürünün, bazılarına göre onlarla aynı olmasa da bugünkü Yunanlılığın 2500 yıllık tarihsel kökleridir.

Goethe Alman dilini bir felsefe ve edebiyat dili yapan en önemli şahsiyet, aynı zamanda dünya edebiyatının bir değeri, bir klasiğidir. Onun Alman milleti ve kültürü üzerine güzellemelerine rastlamıyoruz. O, yazdıklarıyla kendi dilini soyut-sembolik ifade yetkinliği bakımından zirveye çıkarmış, kendi coğrafyasının yüksek kültürünü evrensel bir mesaj haline getirmiştir. Faust’u başka nasıl değerlendirelim?

Alman idealizmi ve romantizmin doğuşu daha bilinçli bir milliyet algısını yansıtır. Bu felsefi hareket 18 ve 19. yüzyılın Fransız etkisine karşı, Almanlık ruhunun korunmasını amaçlar. Bu bağlamda kaleme alınanların hepsi ise birer politik metin değil, entelektüel üretimdir. İnsanlık tarihinde bir Alman felsefesi vakıası vardır. Orada, Almak halk kültürü yada ruhunun propagandası değil, o kültürel ruhun insanlığa felsefi form ve sistem halinde sunulduğunu görüyoruz.

Ahlak felsefesinde Kant, Alman ve Almanlık ahlakından söz etmiyor. Herder Alman kültürüne dayanıyor ama hemen bir tarih ve kültür ve dil felsefesine geçiyor. Fichte Alman Ulusuna Söylevler’inde hamaset yapmaz ve geleceğin, yüksek kültür ve düşüncede yattığını söyler. Onun, çağdaşı filozoflarla beraber 19. yüzyılda Alman idealizmi diye adlandırılan bir felsefi harekete imza attığını görüyoruz. Yine Alman filozofu Dilthey kendi kültür coğrafyasının bir sesi olarak, Alman kültürünün propagandacısı değil, insanlığın bilgi ve bilim problemine, Alman entelektüel ruhundan beslenen çözümler üreten bir düşünürdür. Hume ve Locke “İngiliz olmak nedir?” sorusunun yanından bile geçmezler. Onlar da düşünce tarihinde farklı bir sayfa açıp İngiliz felsefesi diye bilinen deneyimcilik akımını ortaya koydular. August Comte’un Fransız olmak ya da olmamak diye bir sorunu yoktu. O, yaptığı bilgi yorumuyla, ihtilal sonrası Fransız düşüncesi ve ruhunu evrensel bir zihniyet içeriği haline getirdi. Hasta ruhların yazarı Dostoyevski Rus kültür ve ruhunu ve milliyetini hiç de yüceltme peşinde değildir. O, kendi çevresindeki insan manzaralarını kaleme aldı ve kendi kültürünün dünyasını insanlığa takdim etti. Bugün ise Dostoyevski’ye yer vermeyen bir Rus yüksek kültüründen söz edilemez.

20. yüzyılın ilk yarısı bize daha ilgi çekici bir tablo sunuyor. Avrupa dünya savaşlarıyla kan gölüne dönmüşken, bilim adamlarının, edebiyatçıların, filozofların sadece kendi işlerini yaptıklarını görüyoruz. Takiyettin Mengüşoğlu’ndan, onun doktora hocası Hartmann’ın, İkinci Dünya Savaşı yıllarında, bomba sesleri altında, kürsüsüne çıkıp yeni ontolojisini anlattığını öğreniyoruz. Daha da çoğaltılabilecek bu tablo gerçekten önemlidir. Zira bu şahsiyetlerin hiçbiri ait oldukları kültür çevresi ve milletle kavgalı değildi. Hepsi de kendi ülkelerinin aydınıydı. Hatta onlardan bir kısmının, kendi coğrafyalarına dönük acımasız eleştiriler yaptıkları da bir vakıadır. Ancak hiçbiri güncel politik problemlere batmış değildi.

Kısaca zikrettiğimiz bu düşünürler olup bitene yüksek düzeyde baktılar; yüksek kültür ve edebiyat ürettiler. Kalıcı olan, hatta o kültür çevrelerinin mesajını ve ruhunu dünyaya taşıyan, savaşlar ve zaferler değil, felsefi-edebi ve sanatsal üretimler oldu. Savaşlar bir şekilde sonuçlandı. Dünya bir şekilde yeniden paylaşıldı ve yeni bir düzen kuruldu. Ama asıl belirleyici etki, bu üretimlerden kaynaklandı. 

Bu tezimize “O ülkeler bizim gibi yakıcı bir var olma savaşı vermek zorunda kalmadılar” diyerek itiraz edilebilir. Bunu ilk bakışta kısmen yerinde bulsak da bu, düşünce dünyamızın yoksulluğu gerçeği karşısında, bizi aklamaz. Var olma savaşı vermekle yüksek düzeyli üretimler yapamamak arasında neden-sonuç bağlantısı kurulamaz. Biri diğerinin sonucu değildir. Ayrıca bu örnekler, Batı’yı izlemek gerekliliği iması veya modernist mülahazalar olarak okunmamalıdır. İnsanlık tarihinde ve dünyasında tablo budur.

Mademki aslolan milletin, dolayısıyla onun bugünde yaşayan canlı dokusunun, yani toplumun varlığını kendisi olarak sürdürebilmesi, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak gelişip daha iyi bir düzeye ulaşmasıdır, o halde söylem ve üretimler bu ideale hizmet etmelidir. Güncel problemlere dalan bir fikir insanı bunu başaramaz.

Söylem değişimi

Artık milliyetçilik söylemini bırakıp, milli ruhun öngördüğü çizgide yüksek kültür üretimine geçme vakti gelmiştir. Bunun için de bu ülkenin entelektüelleri nasıl bir dünya tasarımına sahip olduğunu, nasıl bir yaşama biçimi önerdiğini ortaya koymalıdır. Modern çağlar denilen bu dönemlerin bunalım üreten yaşama ve düşünüş biçimiyle dünya algısı karşısında, farklı bir bilgi anlayışının, farklı bir düşünüş biçiminin, insanı insaniliğin zirvesine çıkarmaya aday bir yaşama biçiminin teorik olarak tartışılması gerekir. Bu, kültürün yeniden üretilmesidir. Artık yerel, folklorik değer ve ritüel düzeyinde bir kültür kavrayışından kendi deruni içeriğini, kendi ruhunu evrensel bir mesaj içinde sunan, bu çağların kapımıza taşıdıklarına yeni bir renk getiren, onları belki değişip dönüştüren, belki de hükümsüz kılan bir kültür kavrayışına yönelmek gerekir. Sözü edilen şey bir kültür propagandası değil, kültür dünyasının ruhunu evrensel bir forma sokup edebî, felsefi ve sanatsal mesajlar haline getirme teklifidir. Bu bakımdan, bu coğrafyanın kültürünü geliştirecek nitelikteki her ürün önemli ve anlamlıdır. Bu da, milliyetçilik mesajları vermekle değil, millî ve toplumsal sorumlulukla, bu alanlarda düşünce üretmekten geçer. Bu coğrafyanın ruhunu içeren bir insan felsefesi, bu coğrafyanın yaşama algısı niçin entelektüel bir dile çevrilemesin? Bir Alman idealizmi veya İngiliz ampirizmi gibi niçin bir Türk rasyonalizmi veya  fonksiyonalizmi, Frankfurt Okulu gibi niçin bir Türk Marksizmi doğmasın!

Zamanın/olayların akışının hızlandığı, başka kültür çevrelerinin etkilerinin kontrolsüzce her yanı sardığı çağımızda, bir kültür ancak uygarlık olmayı hedeflerse kendisi olarak kalabilir. Yeni bir toplumsal durum yaşamaktayız. Bu yapıda aile içi ilişkiler, çocuk eğitimi, yaşama dünyasındaki insan ilişkileri yeniden inşa edilmeyi, yani kültür yeniden üretilmeyi beklemektedir. Mesela Türk insanı çocuklarını çok sevmekte, ona adeta hayatını adamaktadır. Bir toplum, yeni kuşaklara bu kadar düşkün oldukça daha güzel bir gelecek için ümit var demektir. Fakat bu düşkünlük, çocuğu daha iyi bir insan olarak yetiştirmeye yetmiyor… Modern çağların bu kaotik, hızlı ve kontrolsüz etki ortamında, insanımıza, çocuğunu ahlaklı ve erdemli yetiştirmesi için yeni yollar lazımdır. Bu konuda kültürel miras olarak devralınan, eylemleri sağduyuyla belirleyen tarihsel deneyim, bugünün toplumsal ortamında artık işlev görmüyor. Çocuklarımız eğitim gördükçe kendisi olmak yerine kendisi olmaktan çıkmaya doğru gidiyor. Değerlerini kaybetmese bile aşınıyor.

Kendi coğrafyasının ruhunu, tüm insanlığa sunulabilecek estetik bir form içine yerleştiremeyen, kendi sanat ve estetiğini, edebiyatını, kendi felsefesini oluşturamayan bir kültür, bunları üretmiş olanların karşısında, güçsüz olmak zorundadır. Geçen yazımızda değindiğimiz kültür emperyalizmi, aslında doğal bir sonuçtur. Farklı kültürel formlar karşısında kendine özgü formu üretemeyen bir kültür çevresinde, başka kültür çevresinin üretimlerinden sadece şikayet edilip “Bunlar varlığımızı tehdit etmekte, kültürümüzü yaralamaktadır” diye yakınılır ama kimse oralı olmaz. Herkes bildiğini yapmaya devam eder.

Güncel siyasete batmış veya egemen temalara bulanmış söylemlerden, tartışmalardan uzaklaşmak gerekir. Soğuk savaş yıllarında milliyetçilere biçilmiş olan rol artık terk edilmeli, milliyetçi entelektüeller artık başka mecralara yelken açmalıdır. Ancak içeriğinde vatan, millet ve milliyetçilik gibi kavramlara doğrudan yer vermeyen üretimlerin, sırf bu kavramlar etrafında cereyan etmeyen tartışmaların yaygın kabul görmediği bir fikir dünyasında, bu, zor bir iştir. 

 

 


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele