“TEPEDEKİ IŞIK”

Haziran 2008 - Yıl 97 - Sayı 250

 

                           Topkapı Sarayı’nı gezip de çelişik duygular yaşamamış, hissetmemiş, tatmamış pek az insan vardır. Viyana’dan İran içlerine, Rus steplerinden Afrika ortalarına uzanan; üzerinde çeşitli ırklar, dinler, diller ve kültürlerin yaşadığı geniş coğrafyalara hükmeden koskoca bir imparatorluğun başındaki adamların, nasıl böyle sade, basit ve mütevazı mekânlarda yaşadığı, işleri yürüttüğü şaşırtıcı gelmiştir hep. Hatta imkânsızdır bile! Bilhassa Batılıların bilim ve fikir namusu olanları, kendi anlayışlarındaki saraya, dünya görüşüne bu kadar az benzeyen ve bu ölçüde ters düşen yönetici mekânının olamayacağını ifade ederler.

                                    Osmanlı Türk sultanlarının çağdaşları olan krallara, bırakınız kralları, feodal beylere ait görkemli sarayları yanında, Osmanlı’nın sarayı ne kadar mütevazı ve sadedir... Bu hal, sadece devletin merkezi olan İstanbul’da mı böyledir? Elbette değil... Türk’ün kurduğu veya yaşadığı şehirlerde, mahallelerde ve bir hayat felsefesinin maddi abidesi sayılan geleneksel Türk evlerinde aynı tevazuu ve sadeliği görmek mümkündür. Bazen bir dağ eteğinde, bazen bir deniz veya göl kıyısında, bazen de bir akarsu kenarında etrafa öyle bir diziliş ve oturuşları vardır ki! Oralarda insanı ve tabiatı rahatsız eden bir planlama olmadığı gibi, öyle bir yapılanma da yoktur. Öndeki arkadakini yahut yanındakini itip kakmaz. Ağacı, çiçeği, bağı, bahçesiyle ruhları okşayan, hoş tutan bu mekânlar, sanki Türk zevkinin emsalsiz örnekleridirler. Türk şehirlerinde, hususen İstanbul’un tepelerinde, heybetle yükselen camilerdeki ihtişam ile bu, insana (ama kim olursa olsun her insana) tahsis edilmiş mekanların tevazuu ne kadar kontrast teşkil etmektedir? Bugün, gördüğümüz bu objelerin fonundaki, arka planındaki temel felsefeyi anlamadan, onları yorumlamamız, söylediklerini idrak etmemiz mümkün değildir.

                                    Bu babda, asıl can alıcı nokta sanki şudur: Kültür tarihi, dinî yapılar ile sarayların, o milletin mimari anlayışını yansıttığını söylüyor.  Bütün milletlerin, bu iki tür yapısı arasında bir paralellik mevcut... Bu hususiyet, sadece Türklerde böyle değil! Hatta onların bu yapılarında zıddiyet var! Mimari, diğer sanat dallarından, insan hayatının tam içinde bulunuşu, çok boyutlu, fonksiyonel oluşuyla ayrılıyor. Bir başka deyişle mimari, yapıldığı dönemin bütün değer hükümlerinin maddede ifade edilişidir. Yani toplumların insan/mekân ilişkisini buralarda okuyabilme imkânı vardır. Öyleyse, Türk mimarisindeki o iki yapı biçiminin görünüş ve algılanışındaki bu kontrastı kavramak gerekmektedir.

                                    Yunan felsefesi, Roma hukuku ve bunların organizasyonlarında karakterize olan batı felsefesi, çizgisini hep böyle sürdürdü. Temel karakteristiği ‘feodal’ olmasıydı. Başlangıcı da antik Helen kültürü... Batı dünyası, işte bu İyon şehirlerinde şekillenen telakkilerini, hemen hemen hiç değiştirmedi.

                                    İnsan, insan olduğunu anladığı (yahut fark ettiği) andan itibaren, önce dini, sonra felsefeyi, sonra da, bilimi idrak etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki evren içindeki yalnızlığı, güçsüzlüğü ve yetersizliği, onu aklıyla ‘Tanrı’ya götürmüştür. Dini yorum ve öğreti dışında böyle bir başlangıç var sayıyoruz. İşte bu başlangıçtan itibaren bile Türk ve Batı kültürlerindeki farklılaşmayı her alanda görmekteyiz.

Batıda ölçü, insandır (insanlık değil, insan!) ve pagan inançlar yaygındır. Onların Tanrıları da insan şeklindedir. İnsanın bütün zaaflarını taşırlar: Günahlar işleyen, kan döken, kız kaçıran Tanrılar... Zaman zaman imparator veya imparatoriçeleri bile Tanrı’dır. Sanata, özellikle heykele akseden bu durum, güçlü ve fizik olarak mükemmel tasvirler meydana getirmiştir. Tanrıları insanüstü değil, üstün insandır. Toplum yapısı da böyledir Batının... Sınıflıdır: Efendiler ve köleler...

                                    Öyle görünüyor ki Hz. İsa, bu insanlaşş Tanrı telakkisi ile eskilerin yerini almış, kendisinden sonra gelen ruhban sınıfı lüks, ihtişam ve kudreti yaşar olmuştur. Roma’nın sınıflı toplumunda kendisine yer arayan Hıristiyanlık, fakir insanların inanışı olmaktan çıkıp, gücü ele geçirince, iş değişmiştir: İhtişam artmış, mekânlar paralel olarak farklılaşş; Tanrı, tanrının oğlu, kutsal ruh kiliseye resmedilmeye başlanmıştır. O, bir anlamda insandır, üstün insandır. Dünyaya zaten günahkâr olarak gelen insan, sığınacak kapı aramaktadır. İnsan şeklinde tasavvur ettikleri Tanrı’nın temsilcisi olan rahiplere sığınmışlardır. Ama kurtuluş öyle kolay değildir. Yüklü bağışlarda bulunanlar buna mazhar olabilmekte, sorumluluktan kurtulabilmektedir. İşte böyle sınıflı, kesin sınırlarla birbirinden ayrılmış, sosyal mobilitenin (hareketliliğin/ geçişliliğin) asla olmadığı, sınıf çıkarlarının korunduğu, toplum ve Tanrı’ya karşı sorumluluğu olmayan bir yönetenler tipi ve onların şanlarına yaraşır devasa mekânlar... Ne iç dünyaları, ne yaşadıkları mekânlar insani ölçülerde...

                                    İslam dinini kabul edişlerinden önceki hayatları da sade ve basit olan Türkler, soyut bir Tanrı kavramına inanırlardı. Bu sebeple tek tanrı mı, çok tanrı mı olduğu, belki de sonucu değiştirmez. Zira gücün ve kudretin kaynağı, doğmayan doğurmayan, her şeye kadir soyut bir Tanrı... İnsanüstü ve asla üstün insan şeklinde tasvir ve tasavvur edilmeyen soyut bir güç! İnsanlar arasında fark gözetmeyen, sınıf fikrine kesinlikle yabancı, sosyal dayanışmaya önem veren bir toplum yapısı. İşte Türklerin bu hususiyetleri, böylece ve olduğu gibi maddeye de aksedecektir.

                                    İslam dininde de hepimizin bildiği, inandığı ve örnek aldığı gibi Hz. Muhammed, mütevazı bir insan, Tanrı’nın rahmetini dileyen bir kuldur. Hem kendisi, hem kendisinden sonra gelenler, ’tanrısal özellik’ bir yana, ”insanın fani, Tanrı’nın baki” olduğunu savuna gelmişlerdir. İster insan, ister hayvan, isterse bitki cümle yaratılmışlara karşı, sorumlu bir insan modeli... Bu sorumlu insanların mezarlıkları bile, mahalle aralarında, hayatın canlı alanlarının yanı başlarındadır. (Bizim kültürümüzdeki nispeten büyük gibi görünen kümbetler, türbeler dahi oralarda değil midir? Padişahlarımızın türbelerinin nerelerde olduğunu bir hatırlayalım!)

                                    Bu beden ve bu ruhla yaşayan Türk insanının gözleri önünde yükselen abidevi yapılar, batıdakilerden çok farklıdır: Bizim insanımız önce camileri görür... Onların kubbeleri sonsuzluğa, minareleri Tanrı’sına uzanan kollarıdır. Başka hiçbir yapı, bu, Tanrı’ya tahsis edilmiş mekânları gölgeleyemez! İsterse, cihana hükmeden Padişahı’nın sarayı bile olsa! Halkıyla hükümdarı arasındaki fark, yetki ve buna bağlı sorumluluktur. Hayat tarzı ve felsefesinde değil...

                                    Batının bütün ortaçağı, aristokratlar ile rahiplerin mücadelesiyle geçti. Devasa kilise ve katedrallerde lüks ve ihtişam içinde yaşayan rahipler, şehir devletlerini kurup yönetir olmuşlardır. Savaşın diğer tarafı olan aristokratlar ise halkı etkilemenin yolunu, aynen rahiplerin yaptıkları gibi, abidevi saraylar, süslü şatolar olarak görmüşlerdir. Bu mücadelede ortada kalan halk; perişan, maddeten ve manen yıkılmış, tercihte şaşkındır.

                                    Reform hareketi, kiliseyi hizaya getirmekle beraber, Rönesans kendi yeni sınıflarını doğurmuştur. Aristokratlar, kapitalistler ve yine rahipler... Bu üstün insanların arasında, ezilen ve sömürülen halk yığınları: Köleler, plebler, işçiler...

Halkı soyan, sömüren, ezen sınıfların temsilcileri, geçmiş yüzyıllarda rahiplerin yaptığı muhteşem kiliselere karşı, aynı büyüklük ve ihtişamda, saraylar inşa ettirirler. İşte Katolik dünyanın Viyana ve Salzburg’da, Ortodoks dünyanın Moskova ve Saint Petersburg’da karşımıza çıkan saray ve kiliselerindeki paralelliğin sebebi budur. İnsanlaşan tanrıların, tanrılaşan insanların rekabet ve mücadelesi, maddede, mimaride muhteşem mekânlar olarak, taşlaşş şekilde karşımızda durmaktadır! Bruno Levi, ”Bu dev mekânlarda ruh sükûneti, nefs muhasebesi düşünülemez. Çelişen heyecanlara, dengesiz ruh haline düşmemek kabil değildir” hükmünü vermiştir. O yüzden, ruh iklimindeki gelgitlere çare bulmak için, batılı hep ütopyalar üretip yazmıştır. Türk’ün ise tek ütopyası bile yoktur!

                                    Batının kiliselerindeki ihtişam, insanı ezip geçer niteliktedir. İçi ve dışı öyle müzeyyendir ki buralarda insan ruhunun dinginliğini sağlaması, buna cevap bulması imkânı yoktur. Camilerdeki heybet ise ezici değil sarıcı, ürkütücü değil koruyucu, itici değil kuşatıcıdır. İnşa edildikleri alanlar da anlam yüklüdür: Şehir siluetine hâkimiyetleri, hiçbir engel tanımadan, ufuk hattının bile üstüne çıkışları, onları yaparken düşünülen yer seçiminin işaretidir. Ana girişteki avlu, şadırvan ve revaklar, dış avluların küçük ve sevimli kapıları hep insanidir. Hele ‘selatin camiler’ denilen Sultan camilerinin hemen etrafına yerleştirilen medrese, mektep, hazire, türbe, hamam, Bimarhane, o heybette ifadesini bulan ‘soyut tanrısı’ ile insanı, ne güzel kaynaştırır!

                        Duvarları, kemerleri, kubbeleri, muazzam ayaklarıyla kocaman dev yapılar, ince bir zevkin, derin bir iç dünyanın zarif süslemeleriyle nasıl da eritilmiştir? Görkemleri yanında tabiatın güzelliklerinin içeriye alınarak tezyin edilmeleri ile o kadar insanileşmiş ve içtenleşmişlerdir ki! Sadece aydınlatmayı sağlayan alt pencerelerin üstlerine ve kubbe kasnağı altlarına serpiştirilen renkli tepe pencereleri / revzenler, duvarları ateşte pişmiş çiçek bahçesine döndüren çiniler, ibadet edilen zemini yeryüzündeki cennete döndüren halılar ne kadar zarif ve insan ruhunu okşayıcıdır!   Bilhassa, Mimar Koca Sinan’ın bina ettiği camilerde, kubbeyi destekleyen sütunlar, duvarların yanı başına konulmuş, onların somutluğunu gizlemiştir. Tanrı’nın sonsuzluğu, sınırsızlığı, evrenin bütünlüğünü ifade için yapılan kubbe, sanki binanın üzerinde göklerin derinliğinde yüzer gibidir.

                                    Aralarında sınıflar, feodal zümreler bulunmayan Türk toplumunun düşünce sistematiğinde insan, sırf insan olduğu için önem taşır. Halk bir sömürü yığını değil, hizmet ve hürmet edilmesi gereken bir ‘Tanrı vediası’dır. Orta Asya’daki hayatından beri değişmeyen bu dünya görüşü, Türk’ün sanat ve mimarisine alabildiğine yansımıştır. Yönetenler ile halka ait evlerin birbirinden pek farkı olmamıştır. Genellikle hafif ve dayanıksız malzemeler kullanılan bu yapılar, ”İnsanla ilgili her şeyin geçici, ancak onun baki olduğu” fikrinin mekâna yansımasıdır. Varlıklarını bildiğimiz, ama bugün mevcut bulunmayan Bursa, Edirne ve Beşiktaş Sarayları da bu mânâda öne çıkan devlet seviyesindeki örneklerdir. Keza, bırakınız alt ve orta gelir düzeyinden bir Türk’ü, anlı şanlı ailelerin konaklarının en eskisi bile bugünden geriye kaç yüz yıl evvele tarihlenebilir ki?  Bu hassasiyet, sadece malzeme kullanımında kalmamıştır. Tanrı evini gölgede bırakacak, onun yüceliğini gölgeleyecek hiçbir yapı bina edilmemi


Türk Yurdu Haziran 2008
Türk Yurdu Haziran 2008
Haziran 2008 - Yıl 97 - Sayı 250

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele