Hümanist Bir Kültür Projesi: “İNSAN”

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

 

“Aylık Fikir ve Sanat Mecmuası” İnsan, 15 Nisan 1938-Ağustos 1943 tarihleri arasında İstanbul’da 25 sayı yayımlanmıştır. Derginin “Müessisleri” Nurullah Ataç, Hilmi Ziya Ülken, Sabahattin Eyüpoğlu ve Muzaffer Şerif; “Sahibi ve Müdürü” Hilmi Ziya Ülken’dir. Derginin periyodunda, ilki 15 Temmuz 1938’de yayımlanan 4. sayı sonrasında iki aylık bir sarkma görülür. Periyodun ikinci aksamasında dergi, yayınına yaklaşık iki yıl ara verdikten sonra 1 Nisan 1941’de, kaldığı yerden 13. sayı olarak yayımlanır. İlk 12 sayıda sayfa numaralandırmasında süreklilik varken, 13. sayıdan itibaren her sayıya, kendi içinde sayfa numarası verilmeye başlanır. Bu sayıyla birlikte, künyedeki “müessisleri” açıklaması kaldırılır; ayrıca künyeye, “idare müdürü” olarak M. Hakgüder adı girer. 14. sayı sonrasında da derginin periyodu, iki ay sarktığı gibi (Ağustos 1941), 15-16-17. sayılar birleşik çıkar. Künyede “idare müdürü” olarak M. Hakgüder ismi görünmez ve “Sahibi ve Mesul Md.” Hilmi Ziya Ülken olarak geçer. Sonraki sayı da yine bir ay gecikmeli ve iki sayı birleşik çıkar. Birleşik çıkarılan Birinci Teşrin 1941 tarihli 18-19. sayısıyla derginin yayınına ara verilir ve İnsan, Şubat 1943’te 20. sayı olarak, kapak düzenlemesi de değiştirilerek yayımlanmaya başlanır. Bu ağır aksak periyot içindeyken, Mart 1943 tarihli 21. sayının iç kapağında, “Dergimiz, 1 Nisan’dan itibaren 15 günde bir çıkacaktır.” diye bir not yer alır; ama bu, gerçekleşmez. 23. sayıyla birlikte (Mayıs 1943), derginin periyodu bir kez daha sarkar ve 24-25. sayılar birleşik olarak Ağustos 1943 tarihinde çıkar. Bu, İnsan’ın son sayısı olur. Yukarıdaki saptamalar derginin üç dönemi olduğunu haber verir:

1. 15 Nisan 1938-8 Mayıs 1939; 12 sayı,

2. 1 Nisan 1941-Birinci Teşrin 1941; 7 sayı,

3. Şubat 1943-Ağustos 1943; 6 sayı.

Birinci sayıdaki “Maksad” başlıklı yazıya, “ ‘İnsan’ mecmuasının hedefi nedir?” sorusuyla başlanır. Önce, Türk milletinin “Bir asırdır iki âlem arasında kararsız” beklediği belirlemesinde bulunulur ve ardından da bu “kararsızlık”, “Karşılaşğı medeniyetin teknik üstünlüğünü görüyor; fakat eski âleminin kıymetlerini de terk edemiyordu” diye berraklaştırılır. Kararsızlık, Türk milletini, “tezat ve buhranlar içinde” bırakmaktadır; “Onu kımıldamaktan men eden kabuğu kırmak ve Garbın üstünlüğünü temin eden derin sebeplere, bu medeniyetin köklerine inmek lâzımdı”r. Yazıda, bu hamlenin “büyük bir irade” gerektirdiği; ancak bu irade gösterildiğinde bir “Rönesans” yaşanacağı vurgulanarak, “Türk inkılâbı Tanzimat’ta yapması lâzım gelen Rönesans’ı ancak bir asır sonra yapabiliyor” denir. Cumhuriyet’in bir “Rönesans” olarak benimsendiği anlaşılan bu sözden sonra, yapılanların mahiyeti madde madde belirtilir:

“1- Dünyanın akışına yeniden katılmamızı men eden kapalı, mistik âleminin bütün arta kalanlarını kökünden temizlemek.

2- Tarihte oynamış olduğumuz rolü meydana çıkarmakla, ufkumuzu dünya mikyasına kadar genişletmek.

3- Bu medeniyetin bütün eserlerini (Sümer’den zamanımıza kadar) büyük nispette iştirak ettiğimiz bir konserin eserleri gibi esasından tanımak.

4- Beynelmilel münasebetlere giren bugünkü içtimaî bünyemize ve kıymetlerimize bu geniş zaviyeden tekrar bakmak.”

“Türk inkılâbı”nın yukarıda sayılanları yapmış ve yapmakta olduğu vurgulandıktan sonra, inkılâbın “iktisat, sanat ve ilim yolundaki hamleleri”yle bir dünyadan başka bir dünyaya geçişi sağladığı da maddelenerek belirginleştirilir:

“a) Tezgâh sanayinden büyük sanayiye, yarı müstemlekeden milletleşmeye.

b) Kapalı-mistik bir münasebetler sisteminden beynelmilel insanî münasebetler sistemine.

c) Yeryüzü ile alâkaları fevkalâde zayıflamış bir ‘fani insan’ telâkkisinden, yaratıcı kudreti bütün inkişafını kazanmış ‘hakikî insan’ ve dünya cenneti telâkkisine geçiyoruz.”

Bu belirlemelerin ardından İnsan’ın “Türk münevverinin Rönesans şuurundan doğduğu” vurgulanır ve bu yayınla “aranan”lar, “İnsanî mikyas içinde vakıaya, müşahhasa, hakikîye dönmektir. Osmanlı devrinin büyük bir kısmı bizi boş kelimecilik ve mefhumculuk içerisinde boğdu. Ölçüye ve sarahate, yaşanılmış vakıaların derin tahliline muhtacız” cümleleriyle özetlenir. Derginin yüzünün Batı’ya dönük olduğu, “Maksad”ın şu son cümlelerinde iyice açığa vurulur: “Bugün hakikî mânâsı ile Rönesans yapıyoruz: Dünya kervanına yeniden katılıyoruz. Bu yolda kendimizi tekrar bulmak için Garb metotları bize rehberlik edecektir”. Bu sözlerin üzerinden geçen bir iki ay içinde, “Hangi Garb?” sorusu gündeme gelir. 3. sayının başyazısında, bu konudaki kafa karışıklığı belirginleştirildikten sonra ifrat ve tefritten kaçınılması gerektiği sezdirilir ve soru, “Garp, yalnız gittikçe genişleyen teknik ve rasyonel bir medeniyetin doğurduğu ilim, felsefe ve san’at eserindedir” (S. 3, s. 186) diye cevaplanır.

İnsan’ın yayın dünyasında neye karşılık geldiği ve yeri, Hilmi Ziya Ülken’in “Yeni ve Eski Mecmualar” başlıklı yazısında geçmiş yılların dergilerini değerlendirirken söylediklerinden çıkarılabilir. Hilmi Ziya, geçmişteki bazı dergileri gözeterek şöyle der: “Mecmualar içlerinde yazanların tazeliği ve muharrirlerin kuvveti ile değil, fakat muayyen içtimaî bir zümre ve sınıfa istinat etmesi ile hayatiyet kazanır. Bu vasfı taşıyan bir mecmua bazen içerisinden kuvvetli muharrirler de yetiştirebilir. Fakat bir intikal devrinin ve siyasî bir hareketin mahsulü olan bir mecmua onunla beraber nihayet bulur.” (S. 3, s. 272) İnsan’ın böyle bir sonla karşılaşmasını istemeyen Hilmi Ziya, kendilerinden önceki bazı dergileri özellikle anarak, bir derginin izlemesi gereken yolu da belirler:

“Ancak son seneler zarfındadır ki inkılâp üzerine düşünmek ve yeniden kendimize bakmak ihtiyaçları doğmaya başlıyor: Hayat ve Kadro bu ihtiyacın tezahürleridir. Yeni Türk cemiyetinden Mercure de France gibi ömürlü mecmualar beklemek için onların muayyen hayat şartlarına, muayyen içtimaî zümrelere dayanması lâzım gelir.” (s. 274)

Yukarıdaki cümlelerde sözü edilen “muayyen hayat şartları” ile “içtimaî zümreler”in yönlendirenleri, derginin altıncı sayısının imzasız başyazısında şu şekilde açıklanır:

“Cumhuriyetimizin 15 inci yılını yaşıyoruz. Türk milleti şuurlu ve sistemli olarak Garp medeniyeti yoluna gireli on beş yıl oldu. Bu kısa zamanda ne büyük adımlar atıldı! İçinden çıktığımız dünyayı hiç bilmeyen yeni bir nesil yetişiyor. Onlara yapmış olduğumuz ileri hamleleri göstermek, eski dünya ile girdiğimiz yeni âlemin farklarını anlatmak hepimizin en büyük vazifesidir.” (“On Beşinci Yıl”)

İnsan’ın ilk 12 sayısında “Maksad”daki heyecanı taşıyan yazılar yer alır. Hilmi Ziya Ülken, Nurullah Ataç ve Sabahattin Eyüboğlu’nun yazıları, derginin duruşunu haber veren “hümanist” söylemi belirginleştirir. Ülken’in 1933’te yayımlanan “İnsanî Vatanperverlik” adlı kitabındaki söylem, İnsan’ın bütününde hissedilir; ama bu söyleme, Nurullah Ataç ile Sabahattin Eyüboğlu’nun bütünüyle katıldığını ileri sürmek pek de mümkün değildir. Her ne kadar başlangıçta İnsan’ın “müessisleri” arasında yer alsalar da Hilmi Ziya’nın gayretini de, çalışkanlığını da göstermezler. Zaten 12. sayıdan sonra Hilmi Ziya’nın yalnız kaldığı bile söylenebilir. Aşağıda değinileceği üzere, Sabahattin Eyüboğlu sonraki sayılarda İnsan’ın söylemini öne çıkaran iki önemli yazı ile dergiye katkıda bulunsa da ilk sayılardaki heyecanını hissettiremez.

Nurullah Ataç, İnsan’ın ilk sayısındaki “Müsavat” başlıklı yazısında, bireysel felaketlerin toplumsal bir sorun olduğunu belirtir ve düşünen insanların bundan acı duyduğuna dikkat çeker. Ataç’a göre, “Uzak, yakın herhangi bir insan topluluğunun, bir ferdin felâketinde her birimizin bir payı, mesuliyeti bulunduğu hissi yeni değildir (…) Fakat hiçbir asırda, zamanımızdaki kadar kuvvetle duyulmamıştır.” (s. 3) İnsanlar arasındaki eşitsizliğin eskilerde “insan ölçüsü”nde, şimdilerde ise “makine ölçüsü”nde olduğunu söyleyen Ataç, “makine medeniyeti”nin “istihsali” olduğu kadar “zihniyeti” de değiştirdiğini, değişen zihniyetle birlikte “insanca bir adalet arzusu” geliştiğini ileri sürer. Bu arzuyu duyanlar, “vicdan”ı olanlardır ve onlar, “Vicdan azabı duymayanların, gaddarların, zavallı kötülerin hallerine ağlarlar”. “Bu his nereden geliyor?” diye soran Ataç, Batı’yı merkez edinerek, “Hepimiz o asır filozoflarının çocuklarıyız” der. Ona göre Rousseau, Diderot ve Voltaire’in düşünceleri, yeni zihniyetin oluşmasını sağlamış ve “Fransız ihtilâli, on sekizinci asır filozoflarının fikirlerini üç kelime ile hülâsa etmişti[r]: Hürriyet, Müsavat, Kardeşlik.” (s. 4) XIX. asrın “hürriyet”i yücelterek, “müsavat” ile “kardeşlik”i boğduğu ve hürriyeti eline geçiren “imtiyazlı bir sınıf” ortaya çıkardığını; bu sınıfın da “zevksizlik” ve “hamakat”ı sahiplendiğini belirten Ataç, durumun sanatçı ve filozofta “garip bir netice” doğurduğunu vurgular: “Sanatkâr ile filozof ise hâkim sınıftan da, yarı esir sınıflardan da nefret ettiler. Cemiyetten adetâ ayrıldılar, faaliyetlerinin hayat ile alâkası olmadığını, cemiyette bir vazife tanımadıklarını ilân ettiler.” (s. 5) Yazının ilerleyen paragraflarında, XVIII. asrın düşüncelerinden “eşitlik” ve “kardeşlik”in XX. asırda bir ideal olarak yeniden değerlendirildiği, eşitlik sağlandıktan sonra kardeşlik için çalışılacağı öne sürülerek, hümanist söylem vurgulanmış olur.

Ataç, derginin 2. sayısındaki “Humanisma” başlıklı yazısında, XX. yüzyılın Yunan ve Roma dönemini teknik anlamda aşğını kabul etmekle beraber, “öz”de büyük bir farkın bulunmadığını; bu öze ulaşmak için de Yunan ve Latin klasiklerini Türkçeye kazandırmak, dahası “mekteplerimizde Yunanca ve Latince” öğretmek gerektiğini savunur. Ona göre, bir “Avrupalı” için buna gerek yoktur; çünkü Avrupa, o kaynağı içselleştirmiştir. Yönünü Batı’ya çeviren, “hümanizma”nın kaynağını orada arayan, oraya göçmeye çalışan bir toplumun, kaynağın dilini bilmesi lazımdır. Ataç, Türkçenin Yunan ve Latin kültürünü kavramada yetersiz olduğunu düşündüğü için, “Dilimizin de gerek lügat, gerek nahiv bakımından esaslı bir surette değişeceğini zannedenlerdenim” dedikten sonra, değişimi de yeterli görmeyip Yunanca ve Latincenin doğru düşünmek adına zorunlu olduğunu vurgulayarak bitirir yazısını:

“Bugünkü Türkçe, Avrupa irfanının birçok mefhumlarını, fikirlerini düşünmemize elverişli değildir. Bu fikirlerin çoğunu -hemen hepsini- Latince ve Yunanca kelimelerle düşünmüşlerdir; bizim de o yola gitmemiz en münasibidir.” (s. 83)

Hilmi Ziya Ülken, “Tanzimat’a Karşı” başlıklı yazısına (S. 1), “mütefekkirlerin realiteyi görmediği” ve “sanatkârın hayatı söylemediği” yolundaki şikâyetlere dikkat çekerek başlar. Ülken’e göre köklerini Tanzimat’tan alan bu şikâyetler, yersiz değildir ve “Türk münevverine düşen vazifeler arasında (sistemli ve devamlı tercüme, Garp ilmine nüfuz, memleketi tanımak vs.) kendi kendini tenkit en mühimlerinden biridir.” (s. 5) Tanzimat’ın zihniyet değişimindeki belirleyiciliğine dikkat çeken Hilmi Ziya, bu dönemin aydınlarındaki “iyi niyetli” çabanın istenen sonucu getirmediğini ve Meşrutiyet’e kadar bir “düalizm” yaşandığını, edebî metinlerden ve bazı yazılardan örneklerle sergiler. Onun demesiyle, bu dönemdeki çabalar, hayatı, dolayısıyla gerçeği ihmal etmiş, “kavramları” gerçeğin üzerine çıkarmaya ve hayatı kavramlara uydurmaya çalışştır. Cumhuriyet’le başlayan hamleyi “kendimizi bulmak” yönündeki asıl girişim olarak gören yazar, “Maksad” başlıklı yazıdaki görüşlerin açılımı olarak değerlendirilebilecek şu sözleri söylemiştir:

“Bize gelince; Cumhuriyet devrinin başardığı inkılâplar hakikî ve tek yola girdiğimizin alâmetidir: İnkılâbımız her şeyden evvel kapalı medeniyet çerçevesini kırmak için lâzım gelen tarama ameliyelerini yaptı. Tarih tezimiz insanî medeniyetin köklerine nüfuz etmek ve kavimler arasındaki müşterek eserin içinde hakikî rolümüzü görmek imkânlarını hazırlamıştır. Tanzimat’ın yapması lâzım geldiği hâlde asla yaklaşamadığı Rönesans hamlesi bizde ancak bugün başlıyor.”

Hilmi Ziya, başlayan hamle içinde, şiirde Yahya Kemal’i, tasavvufu kavramada Burhan Toprak’ı, toprak meselesinin derinlemesine incelenmesinde Ömer Barkan’ı, sosyolojide Ağaoğlu Ahmet’i “geniş bir hümanizma hareketi uyandırma” örnekleri olarak sezdirir ve “hakikî nasyonalizm yapabilmek” için bunlara benzer örneklerin çoğalması gerektiğini ileri sürer.

“Hakikî nasyonalizm yapabilmek” sözü, İnsan’ın var oluşunu açıkladığ


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele