NE OLDU DA İSLÂMCILAR BU KADAR DEJENERE OLDU?

Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249

 

              Aradan iki gün geçti; hâfıza tâzelemek için tekrar soralım: Hepsi iyi de, o zaman, acaba, niçin ve hangi zorlayıcı sâik, ‘İslâmcı’ aydınları işbu, çoğu dönme, şunun-bunun işbirlikçisi, Türk’ten başka herkesin dostu, yerine göre Kürtçü, yerine göre Ermenici, Bartocu, Pontusçu, şucu-bucu, ’liberal’den başka herbir şeye benzeyen koftiden ’liberal aydın’makulesi - evet, ’kofti’den hem de; aralarında John Locke mu var? - ile bir ittifak, hattâ bir koalisyon te’sîsine sevketmiş olabilir? Neydi İslâm’ı yere-göğe koymayan, ‘mü’mîn, mu’tekid, muvahhid, musallî’, Muhammed Mustafâ - selât ve selâm O’na olsun - âşığı, O’nun ism-i şerîfi geçtiğinde gözleri dolan, diline rekâket gelen, iki gözü iki çeşme - biraz da abartılı; ’salya-sümük’gibi meselâ - sulu zırtlak ağlayan ’kardeşlerimiz’in, çok ciddî bir kesimi - hattâ en mûteber olanları da diyebiliriz - “Allah-Kitap-Peygamber-Kıble tanımaz”, dinsiz-îmansız bu herîf-i nâşerîfler ile ortak noktası?...
     Soralım; zîra, soru mühimdir; hani Karl Jaspers der ya, “sorunun olmadı
ğı yerde cevap da yoktur” diye ve ekler: “Felsefe yaparken, sonuna kadar sürdürdüğümüz soru sorma, cevap almanın aşılması halinde varlığın sessizliğine (huzuruna) ulaşırız.” [Felsefeye Giriş., Türkçesi: Mehmet Akalın., Dergâh Yayınları., İkinci Baskı., İstanbul., Şubat 1981., s.62]. Sonunda huzur mu bulacağız yoksa daha beter bir âsab bozukluğuna mı dûçar olacağız, te’mînat veremem; ama, yine de vâsıl olacağımız netîce nasıl olursa olsun hakîkate vâsıl olmanın bir mutluluğu olsa gerek ve zannımca Jaspers’in asıl demek istediği de bu.
     O hâlde devam edelim: Hangi sebep, acaba,
İslâmcılık dâvâsı güdenlerin çifte şahsiyet ile mâlûl olmasına sebebiyet verdi: Daha dün Batı ve hâssaten Avrupa hakkında yazdıkları ağır - bir kısmı haklı bir kısmı haksız ve yanlış da olsa yine de bir yerde haysiyetli bir tavazzû idi bu - yazıların mürekkebi kurumadan, utanç verici, yüz kızartıcı bir şekilde Batıcılar’dan daha hızlı batıcı, Avrupacılar’dan daha hızlı Avrupacı kesildiler; ne oldu da Haçlı Rûhu’nun hâlâ yakıcı bir kor gibi küllerin altında sımsıcak yattığı, Churchill’in tâbiriyle “Hristiyan ahlâkının menbâı ve Hristiyan îmânının çeşmesi” olan Avrupa’nın, birden bire hakların ve özgürlüklerin garantörü, sulh ve sükûn ve selâmet ve adâlet diyârı, insanlığın son durağı, tarihin sonu, kendi memleketlerinde ne isteyip de elde edememişse hepsinin bilâ-bedel, efendilerince avuçlarına teslîm edileceği bir nevi’ “arz-ı mev’ud” olduğunu keşfediverdiler de yüzleri kızarmadan, edep-hayâ etmeden, âr ü nâmûs şîşesini taşa çalarak AB lobiciliğine soyundular? Ne sebep oldu da Avrupa’ya göç eden Türkleri Medîne’ye hicret eden Muhâcirîn ile mukayese ederken - ne hayâsızlık -, dolayısıyla, erkeklerin erkeklerle evlendiği, “oğlan gibi kızların, kız gibi oğlanların diyârı” çürümüş-kokuşmuş Avrupa’yı Medîne’nin seviyesine terfî ettirmek alçaklığına düştüler ve kezâ, hiç mi vicdan diye birşeyleri kalmadı da bunun mâkûsunun da, Avrupalılar’ın Ensâr seviyesine ref’i demek olacağını îmâ ettiler; yoksa beyinleri çektiydi de düşünemez mi oldular?
     Kara donlu, kara dilli, kara dinli Avrupalıların atını itini nallayıp karikatürlerle ba
şlattıkları küfür kervanına, Katolikliğin başı olacak Papa nâm deyyûs-u ekber, İki Cihan Pâdişâhı, “Efendimiz”, şefâatçimiz, başımızın tâcı, gözümüzün nûru, dizimizin feri, Süleyman Çelebî’nin Mevlîd’de “Bîle yazdım âdım ile âdını” mısrâıyla indallahdaki mevkıini edebî-estetik formatta âbileştirdiği Muhammed Mustafâ’yı ism-i şerîfini lâğım kuburu ağzına alıp, alenen, en denî hakaretlerle, hem de iki resmî sıfatıyla birden, tam destek verirken, kendilerine hâlâ İslâmcı diyen bu sefîl gürûh ne yapıyordu; “Vatikan’da öper iken götünü kart papanın” diyen şu küfürbaz Neyzen’in dediğinden gayri?
     Sâhi ne sebep oldu? Ne sebep oldu da, “Heybeliada Ruhban Okulu’nu açalım mı” dendi
ğinde, başlarını açmadan seğirterek, “elbet de; açalım, açalım”; “Patrikhâne’nin ekümeniklik iddiasını tanıyalım mı” dendiğinde,“geç bile kaldık; tanıyalım, tanıyalım” der oldular ve daha bin türlü kepâzeliğe bulaştılar?
     Hayır! Bunlar böyle de
ğillerdi; en azından bu kadar değillerdi.
     Öyleyse, sâhiden ne sebep oldu?
     Her ne olduysa oldu - buna sonra de
ğineceğim - ama sonuç, İslâmcılık denen o asâletli hareketin çirkefe bulaşması oldu.
     Benim bu adamlara gayz ve öfkem, hiçbir
şeye benzemiyor; bu öfkeyle yazıyorum işbu İslâmcı bozuntusu kozmopolitanlar hakkında.

             Son yaşanan “Liberal-İslâmcı” aydın tartışması İslâmcılıktaki yozlaşmayı bir kere ve daha sarîh bir sûrette gözler önüne sermiş bulunuyor; zîra, asıl kokuşmuş yozlaşma şuradan da zâhir ki sesleri hâlâ çok kısık çıkıyor, İslâm’ın adına leke süren İslâm tüccarı taîfenin; alttan alıyorlar, siyânet meleklerini daha da öfkelendirip gazab-ı şâhânelerine uğramaktan korkuyorlar, unutturmak ve yine eski barış hâlini geri getirmek arzusundalar kesinlikle. Yazıklar olsun! Bu hâliyle, “tartışma” ’ağalar’ ile ’yanaşmalar’ arasında değil, denkler arasında olacağına binâen, aslında - “tartışma” diye birşey de yok.
     Bir kere daha veyl olsun! “Onlar” için de
ğil bu veyl, zinhar; “veyl” , hâlâ bu kimselerin İslâm’ı temsîl ettiğine inanan zavallı saflar için.
     Ne utanç verici: “Adamlar” bir kalemde silip-attılar, veya silip atabileceklerini, hiç de öyle eyvallahlarının olmadı
ğını gösterdiler - doğrusu helâl olsun -, “berikiler” şaşkın-şaşkaloz “ne oldu da böyle oldu?” diyorlar; “ne güzel gül gibi geçinip gidiyorduk; aramızdan su sızmıyordu; biz ne yaptık sanki, onların nazlarıyla oynuyorduk, ” merkez medya “dan kovulduklarında, varlıkları ve yazılarıyla bizleri şerefyâb kılmalarını temîn maksadıyla onlara sayfalarımızı açtık, en yüksek maaşları ödedik, üstelik ” partimiz “ de bir dediklerini iki etmiyordu, onlar birinci dereceden akredite aydın idiler, Başbakan’ın akıl hocası onlardı... ” vesâire... Tam mânâsıyla “vesâire” . Bu sözüme bir mim koyunuz; yakında yine barışacaklar; nerden mi biliyorum? Denenmişlerdir de ondan: Vaktiyle, hâtırdadır umarım, bir “Leyla Şahin Dâvâsı” vuku bulmuştu da o zaman yine aynı bu güruh, Avrupa Birliği’ne karşı yalancıktan somun pehlivanlığı yapmışlar, Avrupa’nın çifte standart uyguladığından, iki yüzlülüğünden filân bahsetmişler, “olmaz böyle şey” kabîlinden bir-iki mızırtı çıkarmışlar, ancak sonra yine hiç utanmadan - demek ki ar-hayâ perdeleri yırtılmış olsa gerek - Brüksel’deki efendilerine bîat etmekte gecikmemişlerdi. İşte bu münâsebetle, Yeniçağ’da 9-31 Temmuz 2004 tarihleri arasında, bu çürümüşğü mevzû edinen, “İslâmcılık’ın Hazîn Trajedisi” başlıklı bir yazı dizisi kaleme almış ve bu palavradan hörelenmelerin saman alevi gibi söneceğini iddia etmiştim; keşke tekzîb olunsaydım. Heyhat! Ne gezer! Aynen öyle oldu; hem de akıl almaz birşekilde. Öyle ki, bu dizinin son yazısının nihâî paragrafını şöyle bağlamıştım:
      Bu yazı serisine ba
şlamama vesîle olan AİHM’nin Leyla Şahin dâvasında almış olduğu karar dolayısıyla İslâmcı intelijansiyanın şaşkınlık ve tutarsızlıklarla dolu refleksleri üzerine kaleme aldığım 3 Temmuz tarihli “AİHM’nin Şok ve Dehşet Kararı Üzerine” başlıklı yazımda, hemen hepsi muvakkat saman alevi gibi görünmekle berâber yine de AB’ye girince başımıza nelerin geleceğini belki birazcık olsun kavramalarına vesîl olabileceği ümîdi besleyebilmenin yolunun sanki açılmış gibi görünmesine rağmen, yine de güven duymakta çok zorlandığımı belirterek yazımı şu ifâdelerle noktalamı


Türk Yurdu Mayıs 2008
Türk Yurdu Mayıs 2008
Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele