MODERNLEŞME, KÜRESELLEŞME VE DOĞU-BATI MESELESİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249

 

Günümüzün en başta gelen entelektüel söylemi içinde yaşanıldığına inanılan “küreselleşme” sürecidir. Gerçekte küreselleşme okumalarında daha çok öne çıkarılan aç gözlü sermayenin yurtsuzlaşmasının önlenemez yükselişi ile milli olan güçlerin uluslar arası savaş meydanını terk ettiği spekülasyonudur. Fakat kaçınılmaz nedenselliğe dayalı psiko-tarihsel olarak koşullandırıldığımız Küreselleşme bir tabula rasa olmadığı gibi rechauffe bir durumda da değildir.[1] Zihni meşguliyetlerimizin ana gündemi olan ve söz söyleme adına her şeyi tükettiğimiz küreselleşme geçmişe ait yerleşik değer ve pratiklerin sorgulanmasına imkan sağlayan ve kültüre dayalı yeni bir yorum bilgisidir.[2] Artan enformatik bilgimizin ve çok sesli düşüncelerimizin yaşadığımız dünyaya bir anlam verme ve kendi gerçeğimize dönüştürme çabası yeni bir sürecin içinde olduğumuzu hissettirmektedir. Önüne “yeni”, “ötesi”, “sonrası” gibi içerik dönüştürücü eklemelerde bulunduğumuz tüm açıklama kavramları küreselleşmeye açıklık getirseler de bir geçmiş bilgisi olan tarihle ilişkilidir. Bu nokta da tarihi kökenlerine baktığımızda küreselleşmenin anlam alanı Batı modernliğinin tek tarih, medeniyet, yorum ve evrensel gerçekliği üzerine kurgulanmıştır.[3] Kökenleri, 17. ve 18. yüzyıl Aydınlanma döneminin bütüncül dünya tasavvuruna kadar giden küreselleşme, hayatın her alanına sızarak, anlama ve anlamlandırma problematiğinde tek bilgi üzerinden insanı ve dış dünyayı yeniden kurgulama; kurgularken “öteki” olanı içselleştirme çabasıdır.[4] Tek tipleştirme ve farklı olanı yok sayma ya da farklı olanın asıl olana dönüşme zorunluluğu üzerinden kurgulanan küreselleşme bilgi-düşünce ortak yaşamının iktidar söylemine karşılık gelmektedir. Zirvelerin piknik yeri olmadığı bir dünyada küreselleşme modernliğin uç noktası ya da ufuk çizgisidir.

Kültürel çeşitliliği verili ya da öncel  kabul ederken bile onu görme ve kavramamızı kendi metodik araçları ile yorumlaması ve buna bağlı olarak tek yönlü koşullandırma çabası, birçok muhalifçe,  küreselleşmenin yeni tür bir emperyalist mantık olduğu yönünde eleştiriye uğramaktadır.[5] Ancak üzerine düşen efsunlu gölgeleri araladığımızda bugünkü küreselleşme tartışmalarının asıl odağında modernlik durumu ve ona bağlı gelişen modernleşme sürecinin aldığı mesafe ve biçim bulunmaktadır. Modernlik durumunun Batı Avrupa’nın tarihin bir döneminde yaşadığı çok yönlü dönüşümle ilgili olduğu tarihi bir vakıa olarak kabul edilirken modernleşmenin farklı tarih, kültür ve coğrafyada değişik görüntülerle biçimlendiği gözlemlenmiş; buna bağlı olarak modernleşme süreçlerini belirleyen siyasal, sosyal ve entelektüel dürtülerin neler olduğu üzerine odaklanılmıştır.[6] Bu odaklanmada bile modernliğin muzaffer duruşu egemendir. Her şeyi bilen, açıklayan ve anlamlandıran müşfik bir baba rolü ile modernlik, modernleşme süreçlerine tartışma imkanı, alanı ve araçları bahşetmiştir. 

Artan bilimsel bilgi ve felsefi düşünüşün yeni imkanlarından beslenen; tarihin ilerlemeci nosyonuyla kurgulanan ve daha çok yeni bir siyasal düzen, sosyal değişme, geleneğin çözülmesi ve yeni bir zihniyet oluşumu üzerinden okunan modernleşme, modernliği daha önce yaşamış toplumların aldığı biçim ve mesafe üzerinden değerlendirilerek, 20. yüzyılın gelişen sosyolojik çözümlemeleriyle bir kuramsal çerçeve içine oturtulmuştur.[7] Ancak bu kuramsal çerçeve zaman-mekan ekseninde çok çeşitli eleştiriye maruz kalmış; yaşanan modernleşmenin maddi pratiklerine bakılarak açıklamada yetersizliği, bazı yönleriyle aşıldığı veya mekana bağlı farklı sonuçlar ürettiği gibi ana noktalarda itiraza uğramıştır.[8] Tarihsel bir süreç olarak modernleşme, modernliği çok önce yaşamaya başlamış Batı Avrupalı (ve Kuzey Amerikalı) toplumlara bakılarak biçimlendiğinden dolayı, bu sürece daha sonra dahil olan toplumlar için bir problem olarak ortaya çıkmıştır. Hem uzun bir tarihi birikimin ürünü olan kendi geleneksel dünya tasavvurlarını yıkan hem de yerine farklı kültürel kodlara sahip yabancı bir zihni tasavvur getiren modernleşme geleneksel unsurların ürettiği yapıları ve ilişkileri çökertirken ciddi siyasal, toplumsal ve kültürel sıkıntılar da üretmiştir. Batı-dışı toplumlarda geleneğin yerine yeni olan modernin ikame edilme süreci olarak modernleşme, sosyolojik teorilerde daha çok gelenek- modernlik karşıtlığı üzerinden okunmasına rağmen, tarihsel olarak siyasal değişim yönüyle anlamlı verilere sahip olmasından dolayı daha çok  siyasal yapının  aldığı biçime bakılarak değerlendirilmeye ve tartışılmaya çalışılmıştır.[9] Ana temaları laiklik, milliyetçilik, liberalizm ve demokrasi olan siyasal modernleşme, geleneksel siyasal yapıları biçimlendiren hükümranlık hakkı, patronaj sistemi, kompartıman aidiyeti ve tüm bunlara meşruiyet sağlayan dini inancın ürettiği kültürel iklimi çözerek ya da dönüşüme uğratarak, zorunlu bir süreci başlatır. Siyasal modernleşme süreci farklı tarihsel aşamalarda olan batı dışı toplumlarda, modernliğin farklı zaman, üslup ve yönleri ile karşılaşğından her yerde aynı zamanda ve biçimde ortaya çıkmamıştır.

 Batının (sömürge amaçlı)  Doğu’yu anlama ve anlamlandırma çabalarının ürünü olan Oryantalizmin daha çok belli bir tarihsel geçmişi olan toplumlara yönelik bilgilenme süreci içinde gördüğümüz devlet merkezli ve öncelikli modernleşme, gelişmiş bir iletişim dili, birlikte tarihsel yaşama kültürü, devlet geleneği ve coğrafi egemenlik gibi tarihsel gelişme açısından ileri safhalardan dolayı, belli bir avantajla başlamış; geleneğin direnci fert ve toplum öncelikli birkaç alanla sınırlı kalmıştır. Ancak bazı Batı dışı toplumların “tarihsiz oluşuna” bağlı modernleşme, sömürgeci güçlerin inisiyatifi ile, topyekün kurum, anlayış ve davranış aktarımı ile olmuş; geleneğin tasfiyesinin kimlik problemi doğurması ya sömürgecinin kültürü benimsenerek ya da içine kapanarak aşılmaya çalışılmıştır. Topyekün aktarım durumu bağımlılık doğurmasından dolayı sömürgeden kurtulan toplumlarda toplumsal, kültürel ve siyasal krizleri zirveye çıkarmıştır. Farklı sömürge özellikleri olan birkaç ülke (ABD ve Kanada) hariç tam sömürgelilik yaşamış toplumların hiçbiri bugün modernlik durumuna gelememişlerdir. II. Dünya Savaşı sonrası gündeme gelen geri kalmış ülkelerin ileri ülkelerle açığı kapatması için önerilen modernleşme güzergahı daha çok bu ülkeleri hedef almıştır. Türkiye, Rusya, Çin, İran, Mısır, Hindistan, Tunus, Meksika gibi farklı gelişmişlik oranlarına sahip ülkeler geçiş aşamasındakiler olarak nitelendirilerek modernleşme kuramının dışında değerlendirmeye tabi tutulmuşsa da modernleşmenin ana güzergahının haricinde görülmemişlerdir.

Batı dışı toplumların problemi olarak başlayan modernleşme süreci, Rusya, Japonya ve Çin gibi, birkaç ülke hariç çoğunlukla İslam toplumlarında ciddi bir tartışma literatürü oluşturmuştur. Modernleşme, İslam toplumlarında geleneğin her alanına sızan dinin bütünlükçü dünya tasavvuruna karşıt gelişen ve sömürgeleşen bölgeleri haricinde daha çok zorunlu bir siyasal tercih olarak başladığından, otoriter ve tepeden inmeci bir görünüm kazanmıştır.[10] Sömürge bölgelerinde toplumsal birliği koruma ve varlığını sürdürme gayesinden dolayı daha sivil tartışmalar olmuş; sentez çalışmaları daha çok zihinleri meşgul etmiştir. Modern emperyalist ve sömürgeci güçlerle ilk karşılaşan İslam dünyası olmasından dolayı ilk çaba geçmiş büyük tarihsel mirasın üzerinden inancı yeniden yorumlayarak öze dönük ihya hareketlerine sahne olmuştur. İslam dünyasının geniş coğrafyasında eski kültürel izlerin varlığı ve farklı inanç pratiklerin olması, siyasal birliğin ilk dönem hariç bir türlü sağlanamamış olmasının yanına, modernleşme ile yüzleştiklerinde farklı öncelikler ortaya çıkmıştır.[11]

19. yüzyıl itibari ile  Hind alt kıtası, Arap Ortadoğusu ve Kuzey Afrika bölgelerinde daha çok ihyacılıktan İttihad-ı İslama uzanan sentezci modernleşme pratikleri ortaya çıkarken Rusya Müslümanları arasında  eğitimin öncelikli olduğu Usul-i Cedid merkezli kültür hareketlerine sahne olmuş; Kafkaslarda ise dini inancın geleneksel unsurlarına karşı köktenci seküler talepler ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılın ortasından itibaren İslam dünyasının bağımsız siyasal varlıkları olan Osmanlı İmparatorluğu, İran Kaçar Devleti, Tunus Sultanlığı, Afgan Krallığı ve Mısır Hidivliğinin siyasal gündemleri artan emperyalist baskılara, siyasal yönetim sorunlarına ve siyasal varlıklarını korumak için başta askeri alanlar olmak üzere devlet ve onun aygıtlarını ihtiyaçlar yönünde acil modernleşme yollu arayışlar ile belirlenmiştir. Az çok her ülke bunu gerçekleştirebilmek için tarihsel ve siyasal imkanlarını bu yola seferber etmiştir. Siyasal bir tercih olarak başlayan modernleşme çabalarında Osmanlı/Türk pratiği, Batı ile erken karşılaşmasına bağlı olarak modernleşmeye ihtiyaç duyması, güçlü siyasal merkezin varlığı ve geleneği, siyasal liderlerin modernleşme yönünde inisiyatif kullanması, atılım ve tartışmalarında aldığı mesafe, dinin ve geleneğin devlet karşısındaki konumu ve edinilen zihniyetin ve oluşturulan kurumların sürekliliğinin olması gibi avantajlarını, daha kuramsal  çerçeveye oturmamış modernleşmenin geniş imkanlarından yararlanarak, modernleşme tecrübesini somut gerçeklere dönüştürmede bir adım önde görülür. Siyasal bağımsızlıklarını sürdürmeye bağlı modernleşme pratiğinde İslam dünyası içinde Osmanlı/ Türk örneği ile karşılaştırma ve değerlendirme imkanına sahip ülkeler olan İran ve Tunus örnekleri tarihi tecrübe, siyasal devlet, emperyalist baskı, siyasal modernleşme ihtiyacı ve buna taraftar siyasal ve entelektüel elitin ortaya çıkışı ile siyasal bağımsızlığı ve varlığı sürdürme amacı noktalarında nispi benzerliklere sahiptir. Ancak Osmanlı İmparatorluğuna göre emperyalist baskı ile geç karşılaşmaları, merkezi otoritenin zayıf konumu, toplumsal parçalanmışlık, modernleşme yönünde zihniyet ve kurumların sürekl


Türk Yurdu Mayıs 2008
Türk Yurdu Mayıs 2008
Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele