MİLLİYETÇİLİK VE YENİ YÖNELİŞLER

Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249

 

                   Bugün, milliyetçilik üzerinde hâlâ tartışmaların devam ettirilebilmesinde, özel maksatlı kurcalamaları yahut zihin bulandırmaları bir yana bırakırsak, toplumsal bilimlerde millî bir geleneğin, düşünce özgünlüğünün kurulamamış olmasını sebep olarak önemseyebiliriz. Çağdaş anlamda Ziya Gökalp’la başlayan toplumbilim çalışmaları, Cumhuriyet döneminde ayni izden devam ettirilememiştir. Yani, Gökalp yeni çalışmaların yapıcı bir unsuru olarak kullanılamamıştır. Batıda çok hızlı ve zengin olarak gelişen literatür, bizim bilim muhitlerimizi çok etkilemiş ve Gökalp’a dönük değerlendirmeler ve eleştiriler üzerinden özgün düşünceler geliştirmek yerine, Batıda gelişen çalışmaların gölgesinde çalışma yoluna girilmiştir. Ve bu zenginlik karşısında Gökalp’ı önemsiz görmek ve unutmak yolu seçilmiştir. Batı literatürünü her alanda yakından izlemek şüphesiz ki çok önemlidir ancak, sosyal bilimlerde kendi toplumumuza özgü gözlemler ve değerlendirmeler, hatta yöntemler geliştirmedikçe, kalıcı yargılara ulaşmak zor olacaktır. Çünkü aşağıda dokunacağımız gibi, sadece biz değil, her toplum, her kültür özgündür; sorunlarının çözümleri de kendi yapısında saklıdır.

                    Bizim geleneksel kültürümüzde, İmamların tartışmasız takipçisi ve yorumcusu olmak alışkanlığının ne ölçüde etkili olduğu da düşünmeye değerdir. Kâtip Çelebi, Cevdet Paşa ve daha birçok Osmanlı aydını İbni Haldun’u çok iyi tanıdıkları halde, onun çağdaş bir yorumunu yapmak, ona yeni bir şeyler katarak kendi düşüncelerini kurmak yolunu denememişlerdir. Ziya Gökalp ta sanki ayni üslupta kabul edilmiş yahut kenarda tutulmuş gibidir.

                   Şimdi milliyetçilik konusuna yeniden bakarken ve güncel yönelişleri değerlendirirken, sağlıklı sonuçlara ulaşabilmek için, önce toplumbilimin kuruluşundan itibaren beliren yöntem ve yaklaşım sorunlarına temas etmemiz ve bir ölçüde sorgulamamız gerekmektedir.

                   Yöntem ve Yaklaşım Sorunları

                   Genel olarak, nasıl bakarsanız öyle görürsünüz; nereden bakarsanız oradan görürsünüz. Hem insanın, hem de eşyanın doğası gereğidir bu. XIX. yy.da toplumbilim kurulurken, kurucuların hedefi ve iddiası, müspet ilimler gibi bir bilim dalına ulaşmaktı. Bu yeni bilim dalını psikoloji ile temellendirmek isteyenler de bu açıdan eleştiriliyor, psikolojinin değişmez kurallara sığmayan tezahürleri üzerine müspet bir bilimin kurulamayacağını söylüyorlardı. İlk toplumbilimciler olarak anılan O. Comte’un da Durkheim’in de iddiası, toplum hareketlerinin yahut değişmelerinin değişmez ve genel kanunlarına ulaşmaktı. Fröyt’ün açtığı yoldan yürüyen Jung’un toplumsal şuuraltı ve arketip kuramları da onlara, toplumsal ile bireysel olan arasındaki ilişkiyi açıklama imkânı veriyordu.

                   Esasen toplumbilim, toplumun yaşadığı sorunlara çözümler geliştirmek üzere kurulmaya çalışılıyordu. Toplumu tanıyalım, onda hâkim olan yasaları bilelim ki sorunlarına çözümler getirebilelim, gelecek projeksiyonlarıyla onu yönlendirmeye çalışalım. Daha sonra yani kendi toplumunu tanımak ve sorunlarına çözümler üretmek amacına, yabancı toplumları daha rahat ve verimli sömürebilmek için onları tanımak, gayesi eklendi; toplumbilim çalışmaları genişledi, çeşitlendi ve emperyalizmin öncülüğünü yapmak, yolunu açmak gibi bir işlev de yüklendi. İşaret ettiğimiz gibi toplumsal değişmenin yasaları bulunabilirse, toplumu etkilemek ve yönlendirmek imkânı da elde edilmiş olacaktı.

                   Yukarıda dolaylı olarak ifade edilmiş olan bir noktayı açılıkla kaydetmek gerekir: Gerek O. Comte, gerekse Durkheim, bütün toplumlar için geçerli evrensel yasalar peşinde olmakla beraber, Fransız toplumunun o yy.da geçirmekte olduğu ahlaki buhran ve çözülmeye çareler bulmak üzere çalışmalarına başlamışlardı. Başlangıç noktaları ve ilk malzemeleri de Fransız toplumu idi. Sonuçta ulaştıkları yasaların evrenselliğini ileri sürmeleri, onların Fransa için ve Fransa’ya göre çözümler için çalışş oldukları gerçeğini değiştirmez. Bu husus çağdaş Fransız yazarları tarafından açıklıkla ifade edilmektedir.

                   Toplumbilimin, daha ilk dönemlerinden itibaren, biraz da bu ilmî olmak iddiasından ötürü pozitivist ve toplumcu bir tutuma girdiğini görmekteyiz. Bu yöneliş giderek tarihi materyalizme ulaşştır. Biz bu yönelişlerin tahliline girecek değiliz; ancak bu bakış tarzlarının insanı bütünüyle topluma feda ettiklerini yahut işlevsiz bir görüntü haline getirdiklerini söylemeliyiz. Durkheim’in yöntemini izleyen Ziya Gökalp, her türlü insan başarılarının, hatta dehanın, toplumun insandaki yansıması olduğunu söyler. Materyalizmin ilavesiyle bu yöneliş, üretim ilişkilerinin toplumsal yapıyı ve oradan insan davranışlarını belirlediği noktasına gelip dayanmıştır. İnsan toplum, toplum üretim ilişkileri tarafından tayin edilince, insanın bu oluşumlardaki etkisinden söz etmeye gerek kalmamaktadır. Azeri şairin ifadesiyle,

                           Men çağımın esiriyem

                           Men çağımın eseriyem...

Diyen bir anlayışta eserden müessire yol bulmak imkânı da gereği de kalmamaktadır. (*)

                    Bize göre insanı, toplumsal, maddi değişmelerin bir yansıması olarak gören böyle bir bakış açısının gerçeğe ulaşma şansı olmadığı gibi insanı merkeze alan bir anlayışla da kanuniyetlere ulaşmak imkânı yoktur. İşte, genel toplumbilimin aşamadığı sorun budur.

                   1960’lı yıllarda başlayıp yoğunlaşan ve hâlâ daha yansımalarına tanık oluğumuz, Türk toplumunu ve tarihini açıklamaya dönük Marksist gayretler, Asya Tipi Üretim Tarzı tartışmaları hatırlanmaya değerdir. Eski Türk toplumunu ve Osmanlı yapısını Marksist çerçevelerle açıklayabilmek için denenmedik yol bırakılmamış, Marksizm’den sapma kavgaları yapılmış ancak, tarihi süreç bu kalıplara uydurulamamıştır. Ünlü romancı Kemal Tahir, bu gayretlerin boşunalığına işaret etmiş, farklılığımız konusunda uyarılar, açıklamalar yapmıştır. Yine ayni tartışmalar ortamında, Prof. Baykal Sezen, Türk tarih sürecinin özgün olduğunu, bu çerçevelere uymayacağını söylemiş ve esasta mücadelenin sınıflar arasında değil, Doğu ile Batı arasında sürmekte olduğunu ileri sürmüştür. 

                   Bu sorunun, ele alınan tüm toplumsal meselelere yansıması doğaldır. Bu, şu demektir, her toplumun sorunları, ayrıca incelenmek, değerlendirilmek zorundadır. Esasen kültür yahut toplum hayatı, o toplumun manevi yapısıyla, maddi şartları ve çevrenin karşılaşmasından doğan insan başarıları ve üsluplarıdır. Bu yüzden her kültür, yapı olarak da üslup olarak da özgün doğar. Ayni geçim yollarında yaşayan toplumların – çiftçi, işçi gibi-  yahut ayni inanç sistemini –dini- paylaşan toplumlarda, davranış ve üslup benzerlikleri olacaktır; ama ayniyet olamaz. Hiçbir toplumun, maddi şartları, tarihi birikimleri ve manevi dünyası bir başkasıyla aynı olamayacağı gibi, yaşama üslup ve yapılarında da ayniyet olamaz. Benzerlikler ve ortak yönelişler olabilir. Tek tek insan unsurunu da düşündüğünüzde, sosyalleşme başarıları ne ölçüde mükemmel olursa olsun ayniyete ulaşılamaz.

                   Bu açıdan baktığımız zaman da, yine toplumbilimcilerin her toplumun sorunlarına ayrıca bakmak ve değerlendirmek zorunda olduklarını görürüz. Gerçekçi yaklaşım, o toplumun tarihi gelişim ve yapısını ayrıca inceledikten sonra kavramsal çerçeveler oluşturmaya çalışmaktır. Başka toplumlar için üretilmiş kavramlara, bir başka toplumun yapı ve süreçlerini uydurma gayreti, boşuna bir zahmettir. Ama sanırım bizde fazlaca görülen bir çabadır. Batının zengin literatürü karşısında, kaçmaktan kovalamaya zaman bulamayan araştırmacılarımız, onları kavrama çabasından ileri bir düşünce özgünlüğüne ulaşamamaktadır. Bu kavrama gayretinin de başarısı epeyce tartışılabilecek düzeydedir. Bu durumda, tercüme kavramların ve yöntemlerin bizim sorunlarımıza uygulanışındaki başarıyı yahut yarattığı karmaşayı görmek zor olmayacaktır. Batılı bilim geleneğinin ürettiği kavram ve çerçeveleri –ne kadar sağlıklı olursa olsun- tercüme ederek bilim yapmış olmak aşamasının çoktan aşılması gerekir.  

                   XIX. yy.da Batı kaynaklı bilim ve kurumlarla ilk karşılaşma dönemlerinde, bu kavramların İslamileştirilmesi gibi bir yol izlenmişti; Meşrutiyetin şûra olarak açıklanması gibi. Bu, aslında sağlıklı bir yönelişti ve yabancı kavram ve kurumların kendi kültürümüzdeki bağlamlarına oturtulması ve geleneksel kültürümüze sahip insanların bunları doğru anlamalarını sağlamak içindi. Bu tutumun bir adım sonrası düşünce bağımsızlığı ve yaratıcılığına çıkar. Ama devam ettirilemedi ve işin kolayına kaçıldı; tercüme ile yetinmek. Bu yöneliş de Avrupa’nın bütünüyle alınması gerektiği açıklamalarıyla temellendirilmeye çalışıldı. O kurum ve kavramların, tam anlam ve bağlamında kavranabilmesi için onu yaratan kültürün, temelinden itibaren bütün iman ve değer sistemleriyle kavranması gerektiği ileri sürüldü. Kültüre bütüncü bir yaklaşım sergileyen bu bakış, belki yanlış değildi; ama milli kültürün ve gayretlerin önünü kesiyordu ve çağdaşlaşmayı imkânsız kılıyordu. Çünkü bütün toplumun bu düzeyde Batıyı kavraması mümkün değildi; hâlbuki bu kavrayış çağdaşlaşmanın olmazsa olmazı olarak gösteriliyordu. Kavramların İslamileştirilmesi yahut millileştirilmesi hem geçişi mümkün kılacak, hem de milli düşüncenin yolunu açacaktı. Ancak bunun başarılabilmesi için de yüksek bir toplumsal gerilime, enerjiye ihtiyaç vardı ve olmayan, farkına varılamayan da o idi.    

                   Kesin kanunları olan bir bilim dalı iddiası ile başlayan toplumbilimin, günümüzde daha sağlam yöntemlere dayalı ve fakat daha alçak gönüllü bir disiplin haline geldiğini söylemeliyiz. Şimdi genel olarak mevzii sosyoloji diye isimlendirilen çalışmalarda, anketler, görüşmeler ve gözlemlerle, daha dar ve belirli toplumsal grupların davranış modelleri incelenmekte ve yönelişleri hakkında değerlendirmeler yapılmaktadır. Şüphesiz, çok da yararlı olan köy sosyolojisi, şehir sosyolojisi, işçi sosyolojisi, aile sosyolojisi, kurumlar sosyolojisi gibi çalışmalarda, genel geçerli ve evrensel yasalara ulaşmak yerine, incelenen somut alandaki yönelişler tespit edilmek ve değerlendirilmekle yetinilmektedir.

 

                   Milliyetçilik

 

                   Şimdi, konumuz olan milliyetçilik duygusuna gelince, bu toplumsal yöneliş ve ortaya çıkışın, kültürel yapıları ve tarihi süreçleri farklı olan toplumlarda ayni görüntüyü vermeyeceğini kabul etmekte zorlanmayız. Her millet gibi Türk milletinin milliyetçiliği de kendi insanına dayalı, kendi şartları ve tarihi süreci içinde incelenmeli, temayül ve tezahürleri de yine ayni ölçüler içinde tespit ve tahlil edilmelidir. Sosyolojist, pozitivist hatta Marksist açılardan olaya yaklaşılıyorsa bile her toplum için ayrıca düşünmek zorunluluğu vardır.

                   Ancak biz, temelde milliyet duygusunun, insanın doğasında var olan bir gizilgücün, toplumsal yapı ve tarihi süreçlere göre ölçülenerek ortaya çıktığını düşünüyoruz. Temeldeki ayni duygunun, değişik çağlardaki farklı tezahürlerinin toplumsal yapılar, kültürel süreçler ve son tahlilde eğitimle ilgili olduğunu söylüyoruz. Yani burada, toplumsal olanın bireyde yansıması de


Türk Yurdu Mayıs 2008
Türk Yurdu Mayıs 2008
Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele