BİRAZ HOLLANDA…

Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

 

Havaalanında, 15 no’lu kapıdan uçağa giden yolda çocuk seslerinden geçilmiyor: Ağlayan minikler,  bağırarak – neşeyle konuşanlar, yorum yapanlar… Çocuk yuvası gibi… Çoğu bizim gurbetçilerimiz.

Arkamda iki küçük oğlan çocuğu,  sekiz-on yaşlarında -  galiba kardeşler – ikisi de çakır gözlü, aynı desen gömlekli. Boyunlarında ayyıldızlı kolyeler. Gülümseyerek seyrettim ve önlerinden uçağa adım attım. Birden fark ettim: Pürüzsüz ve aksansız bir Fransızca ile konuşuyorlar. Geri dönüp sordum:

- Siz Türk değil misiniz çocuklar?

- Türküz. Türkçe de net – temiz - aksansız.   

-Neden Fransızca konuşuyorsunuz aranızda? Fransızlar da Türkçe mi konuşuyorlar?

-Hayır.

            ***

Karşılıklı konuşmamızın geri kalan kısmı kafalarında bir işaret yaktı mı(?) yoksa unutulup gitti mi(?) bilmiyorum. Ama durum binlerce gurbetçi ailesi için aynı idi. Aynı kalmaya da devam edecek, biz gafletten uyanana kadar…

            ***

Yanımda oturan üniversite mezunu, T.C. vatandaşı, yol boyunca üçüncü şişe kırmızı şarabını da bitirdi. Bense ayran isteğime karşılık bulamadım. Uluslararası yolda ayran biraz banal mi kalıyor,  nedir?

            ***

Uçak güvenliği için çakmağı,  kibriti, oyuncak tabancayı içeriye almayan güvenlik, uçakta sarhoş olunmasına ve sarhoş bulunmasına izin veriyor.

            ***

Pencereden bakınca tek net görülen Tuna nehri; Yalnızca Tuna. Uçağın içindeki ufak ekranda, harita üzerinde gösterilen rotaya bakıyorum. Haritadaki şehirler, Zegedin, Peç, Belgrat, Budapeşte…  Atalarımın at koşturduğu bu coğrafyada ben ve içkili vatandaşım, gurbetçi memleketlim, at değil uçak koşturuyoruz. Ta Hollanda’ya kadar… Atalarım Viyana’ya dayanmıştı. İşçim, mühendisim, hekimim ise ta ABD’ye dayandı. Onlar fethederek dayandılar, bizler beyinleri – emekleri fethedilerek. Tersine döner mi acaba?

Uçak alçalmaya başladı. Aşağıda pamuk bulutlar, onun da altında açık-koyu yeşil dağlar, ovalar,  aralarında güneşte parlayan mavi göller ve akarsular, ufak-bahçeli yeşillikler içinde şehirler. Boş arazi yok, sarı renk yok, çıplak dağlar yok.

Bu görüntü İstanbul semalarında süzülürken de vardı. Ömerli Barajı ve çevresinde koyu yeşil ormanların arasında tıraşlanmış topraklarda dikilmiş, süper lüks villalarda (!).  Sarı rengin, çıplak toprağın görüldüğü alanların ortasındaki villalarda. Birinde orman kazınıp evler yapılmış, birinde evler yapılıp, etrafı ormanlandırılmış.            

Önemli bir fark yok değil mi?

            ***

Dikkatli bakınca, yeşillikler arasında gizlenmiş bataklıklar, sulak alanlar görülüyor. Çirkin değil güzel biçimde. Kanallar, kanaletler, gemi-gemicikler, kırmızı çatılı bahçeli evler… Dümdüz bir arazi. Hava puslu, sisli,  yağışlı… Burası Hollanda.

            ***

Bizi köpekli polisler karşıladı. Önce sıraya dizdiler. Sonra kurt köpeğine koklattılar.  Koklanacak ve deşifre edilecek olan onların beyinleri iken. Bir dönem dünyanın her yerini sömürürken… Şimdi Konya vilayeti kadarlar. Küçücük. Ama gururları hâlâ tepelerde…

Havaalanında önümden bir genç yürüyor. Saçı kazınmış kafa derisinin arkasında bir dövme: Dev bir soru işareti. İnsan beyni bir bilinmeyen. Bu doğru… Acaba bunu bilerek mi yaptırdı? Yoksa ilginçlik olsun diyen, manen boşlukta dolaşan bir hippi mi?

            ***

Rotterdam’a hareket ettik hemen. Havada sayısız yaban kazı. Hani çizgi filmlerindekilerden. Çok ta alçaktan uçuyorlar. Ama hiçbiri bir kör (!) kurşuna kurban gitmiyor.

Yel değirmenlerinin moderni de var, bolca elektrik üretiyor, dev boyutta ve uçaktan bile görülebiliyor; eski tip olanı, hatta minicik ama çalışanı da. (Biz niye hâlâ her şeyi devletten, pahalı cinsinden, çevreyi kirletenden seçeriz, anlamam).

Her yer düz, hem de dümdüz. Tüm tarlaların, meraların sınırını çitler değil, kanaletler çiziyor, akarsu gibi büyük kanaletler. Hepsinin üstünde bolca zarif tahta köprüler var. Çit yok, çünkü ineklerin derisi zarar görebilirmiş. Çoban yok. Her yer yeşil otlaklar,  renk renk,  besili, iri, temiz inekler ve koyunlar ile dolu. Hani Mehmet Akif’in dediği gibi buranın inekleri Osmanlı’nın yükseliş devrindeki gibi sağlıklı, güçlü…

            ***

Dağlar orman, tepeler bağ, , ovalar hep tarla;
Koca mer’a dolu ba
ştanbaşa sağmallarla.
İğne atsan yere düşmez:  O ekin bir tûfan:  
Atlı girsen gömülür bu
ğdayın altında kafan.
Köylünün kırları tutmu
ş, yayılırken davarı,
Sökemezsin, sarar âfâkını yün dalgaları!
Dola
şır sal gibi göllerde hesapsız manda,
Fil sanırsın, hani, bir çıksa da görsen karada.
Geni
ş alnıyla yarar otları binlerce öküz,
Besiden her birinin sırtı, bakarsın, dümdüz.

                    ***

Öteden bir sürü gürbüz,  demevî köylü kızı,
Tarayıp hepsini evlâd gibi, bir bir kınalar.
Tepeden kuyru
ğu dikmiş, inedursun danalar,
Dalar etrafa köyün damgalı yüzlerce tayı;

İnletir at sesi, kısrak sesi gömgök ovayı.

                    ***

        Hani Osman gibi, Orhan gibi gürbüz babalar?

        Hani atlar gibi Sahrâyı eşen kısraklar?           

                    ***

Hani dağ parçası milyonla yiğit vardı?
Bugün artık biri yok... Hepsi masal, hepsi yalan!
Bir onulmaz yaradır, varsa yüreklerde kalan.

        ***

Ne o gömgök dereler var, ne o zümrüt dağlar;
Ne o çıldırmı
ş ekinler, ne o coşkun bağlar.
Şimdi kızgın günün altında pinekler, bekler,
Sâde yalçın kayalar, sâde ıpıssız çöller.
Yurdu ba
ştanbaşa vîrâneye dönmüş Türk’ün;
Dünkü
şen, neşeli ocaklar yatıyor yerde bugün.                                                                   

(M. Akif, Safahat, Asım)

Bizi Rotterdam’a götüren minibüsün şoförü ve yanındaki arkadaşı Türk, gurbetçi. Radyodan Kerkük türküleri geliyor, sordum. “Radyo değil, kaset” dedi.  “Önceden çok sayıda radyomuz vardı, hepsi kapatıldı. Ama şimdi de sayısız Türk kanalları bulabiliyoruz. Kaçak TV’miz bile var”.

            ***

Otel odam küçük,  ama sevimli. Hiç fazlalık yok, süsü yok, ama sıcak. Çünkü odada bir divan var: Üstü de minder dolu. Bembeyaz yatakta da turuncu renkli beş-altı yastık. Dışarısı soğuk, yağmurlu, puslu- sisli.  Burası sıcak. Odadaki elektrikli su ısıtıcı ile su ısıtıp kahve içtim, biraz okudum ve uyudum. Sepsessiz bir akşamüstü, dışarıda hayat yok. İlk defa erkenden kediler gibi yattım, saat 20.00 de.

Burada gece hayatı yok. Diğer Avrupa şehirlerinde de aslında. Herkes erkenden evine çekiliyor. Kimi uyumaya, kimi içkiden medet ummaya. Açık olan üç-beş, pub dedikleri meyhane.  O kadar. İnanması zor ama şehir ölü…

            ***

Sokak lambası sabah saat 6.30 da “tık” diye kapandı otomatik olarak. Dışarısı alaca karanlık. Benim memleketimde de kapanıyor, gündüz 11.00 de, bir vatandaşım telefon ile şikâyet ederse eğer…

            ***

Toplantılar ve işbaşı da saat 07.00 de başlıyor. Kimse de şikâyet etmiyor.

            ***

Her yer bisiklet dolu. Çok katlı bisiklet (oto) parkı bile var. Yaşlı-genç, talebe-iş adamı herkes bisiklet üstünde.  Şehir küçücük. Adının büyüklüğü sadece limanından kaynaklanıyor. En meşhur şeyleri küp evleri ve limandaki köprü.

Her yere köprü fotoğrafını yerleştirmişler. Bu şehir bol su, bol kanal, bol yeşillik demek. Dev ağaçlar, dev bitkiler, dev yapraklı otlarla kaplı her yer. Yer-gök yeşil. Su kanalları bile yeşil su yosunu ve nilüfer yaprakları ile kaplı. Dalgınlıkla çimen deyip, kanalete, gölcüklere düşmek işten bile değil. Bu yeşillik yaşamak için uygun değil ne yazık ki. Piknik yapmak, uzanmak, otların içine, ağaçların dibine oturmak imkânsız. Çünkü ıslak toprak yumuşak, çamurdan biraz sert ve her yer nem kokuyor. Ama bu yeşillikler, gölcük-kanallar arasında bolca yürüyüş yolu ve bisiklet yollarlı var. Bolca da sürpriz görüntü:  Yeşilbaşlı ördek aileleri, karabataklar, martılar, leylekler, kocaman telli balıkçıllar, kırmızı gagalı, kuyruk oynatan “dik kuyruklar” (siyah ve küçük bir su kuşu), avuç kadar dev gibi sümüklü böcekler ve yola fırlayan,  korkusuzca zıplayan,  sayısız tavşan (yavruları ile beraber) … Kimse dokunmuyor, kimse dönüp bakmıyor bile…

Burası da Kanada gibi. Gerçek Hollandalı, nüfusun yarısı bile değil. Her yer Hollanda kimliği taşıyan zenci-Türk-Asyalı- sarı ırk dolu.

            ***

Gece ortalıkta in-cin top oynuyor, güvenlik üst sınırda, kimse kimseye dokunmuyor,  dönüp bakmıyor. Ortalıkta taksi dolaşmıyor, çağrılırsa 5-10 dakikada anca geliyor. Kimse taksi beklediği için sinirlenip bağırmıyor. Ortalıkta onca suya,  gölcüklere rağmen sivrisinek dolaşmıyor.  Çoğu kişi yabancı dil biliyor, ama mecbur kalmadıkça konuşmuyor. Evlerin bahçelerinde binlerce renk çiçek size gülümsüyor. Birazcık güneş çıksa, fırsat bulan banklara çıkıp güneşleniyor.

            ***

Orada yaşanır mı? Bana göre hayır. Güneş yok… Öyleyse depresyon var. Zaten intihar da kuzeye gittikçe artıyor. Dünyada en yüksek intihar oranı olan ülkeler İskandinav-Baltık ülkeleri. Onca refaha,  rahata, güvenceye rağmen. Rahat, sorunsuz,  ama tekdüze…  Ve güneş yok.

Oraya niçin gidilir? Yeşili özleyince, yalnız kalmak isteyince, yeşili yaşamak değil, içinde yürümek isteyince, yazı yazmak, okumak için yalnız kalmak gerekince… O kadar…

            ***

Hollanda’da yabancılık çekilir mi? Asla. Çünkü kim yabancı(?)  belli değil. Hollandalıdan daha çok olan zenci mi? Türk mü? Sarı ırk mı? Burada herkes yabancı, burada herkes yerli Hollanda kimin? Herkesin ve kimsenin. Şu andaki seviyesi denizin 30 m. altında. Küresel ısınma sürecinde, buzdağları erirken, dünyada denize ilk gömülecek ülke burası. Burayı ilk kim terk eder? Fareler mi,  kaptan mı? Kim fare, kim kaptan?  Buranın gerçek kaptanı Hollandalılar mı, nüfusun daha çoğu olan diğerleri mi? Hollandalılar emperyalist-sömürgeci atalara ve ruha sahip. Yeni sömürgeleri neresi olacak?  Eğer ilk onlar kaçacaksa fare onlar mı?  Ya şimdiki kaptan kim?  Gittikleri yerde yeniden sömürecekler mi? Yoksa onları mı gittikleri yerdekiler sömürecek?

Hâlen ülkede çalışan insanlar –göçmenler – bu ülkenin işlerini halledenler, sömürülenler mi? Çünkü tüm hizmet sektöründe yabancılar var.  En çok da Hintliler. Yoksa fakir bir ülkeden gelip burada, gelişmiş bir ülkenin, gelişmiş imkânlarını kullanıp sömürenler göçmenler mi? Aslında bu ülkenin gelişmiş olması kime bağlı: Gerçek Hollandalılar mı? Yoksa ülkelerine kabul ettikleri,  gelirken diş muayenesi bile yaptıkları genç, sağlıklı, beyni açık ve akıllı üçüncü dünya ülkelerinden gelen göçmenlere mi? Hollandalılar önce hizmet şimdi de yönetim dahil her sektörde işini yapan bu insanlar olmasa bu refahını sürdürebilir miydi?

Ya göçmenler…

Burada yaptıkları işi, kendi ülkelerinde de bu kadar düzgün yapsalardı, kendi ülkelerinde de kazanamazlar mıydı? Düzgün çalışmak, kurallara –kanunlara uygun bir hayat sürmek için, batılı bir ülkeye gidip onlara tabi olmak zorundalar mıydı?

Trende bilet kontrolörü, genç bir Türk çocuğu çıktı. Nefis Türkçe, İngilizce, Hollanda dili (Felemenkçe)  konuşuyor. Temiz kıyafetli, saygılı, efendi, yardım sever. Bu özelliği ile TC de neler yapar, nasıl yaşardı? Başarılı olmamak ne mümkün.  Türkiye’de üç dil bilen birine otobüste bilet kontrolü yaptırabilir misiniz?  Evde ailesine bir bardak çay doldurmayan birinin komilik yapması ile kendi ülkesinde hizmeti zül sayıp, yurtdışında çalışan biri arasında fark var mı?  Ve acı soru:   Neden 3. dünya ülkeleri ve bu arada da biz, insanlarımıza, kendi ülkelerinde de yazılı kurallara uyarak, düzgün çalışma alışkanlığı veremiyoruz?

Gurbetçilerimizin böyle çalışması için illa göçmen mi olmaları gerek? Memleketinde   “Ben ayak işinde çalışacak adam mıyım?”  diye düşünen vatandaşımız, neden kendi vatandaşının sokağını, kanalizasyonu temizlenmez, fabrika işini küçümser de, medeni(!) Avrupalıya hizmet ederken bu duyguya kapılmaz?

Bir ülkenin başarılı,  gelişmiş olması için heterojen mi olması gerek. Homojenlik mi düzeni, başarılı olmayı engelliyor?  Irk olarak k&u


Türk Yurdu Mart 2008
Türk Yurdu Mart 2008
Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele