Mitolojiden Postmodernizme Yeni(den)leşme: DEĞİŞME VE KADIN

Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

 

Mitoloji, masal veya hikâye demek olan mitos ile söz anlamına gelen logos kelimelerinden oluşmuştur. Eski zamanlarda yaşayan milletlerin inandıkları tanrıların, perilerin, devlerin, kahramanların hayatlarını anlatan, maceralarından bahseden hikâyelere mitoloji denir (Can, 1994: 1). Mitoloji bir toplumun istek, beğeni, korku, nefret, beklentilerinin abartılı sunumlarıdır. Abartı ne kadar çoksa söz konusu duygular da o kadar kuvvetlidir.  Mitoloji içinden çıktığı milletlerin inancını, düşüncesini ve hayatını anlatırken aslında evrenin, yaratıcının, toplumun ve insanın dolayısıyla kadın ve erkeğin nasıl algılandıklarının, nasıl anlamlandırıldıklarının da ipuçlarını vermektedir.

Yaratılış hikâyelerinden başlayarak insanlık tarihine baktığımızda, Tanrılar-Tanrıçalar, Yin-Yang, Hürmüz-Ehrimen, Eril-Dişil, Âdem-Havva nitelendirilmelerinden hareketle; ister kozmik, ister ilahi varlık olsun, insanı oluşturan cinslerin kadın-erkek çerçevesinde işlendiği görülmektedir. Çok farklı şekillerde işlenen bu tablo, bazen farklılığın ve karşı oluşun bazen de birlikteliğin ve tamamlayıcılığın göstergesi olarak nitelendirilmiştir. Mitolojilere baktığımızda hayatın ve onun devam ettiği mekânların ve varlıkların yaratılmasının ana tanrıça figürünün etrafında döndüğünü görürüz. Nitekim Yunan mitolojisinde ana ilke ve toprağın temsilcisi olan Gaia, oğlu Pontos ile birleşerek yaratmayı devam ettirmiştir (Erhat, 1984: 124). Bu anlayışta anne ile büyükanne, baba ile dayı aynı varlıklar olmaktadır.

            Postmodernlik bazen modern olandan kopuşu, bazen modern olanın şiddetini arttırması, bazen de modern olanın ötesine hamle yapmaya işaret etmek üzere kullanılmaktadır. Lyotard’a göre modernin bir parçası olarak postmodernlik, modernliğin ileri bir aşamasını oluşturmaktadır. Böylece Postmodernizme amaç itibariyle değil ama oluşumundan dolayı modernizmdir (Lyotard, 1997:156).

Boudrillard anlamın ve modernliğin kalıplarının yıkıldığı bir süreç olarak değerlendirdiği postmodernizmi “tüm geçmiş kültürleri, insanların yıktıkları her şeyi; insanların neşeyle yıktıkları ve şimdi yaşayabilmek, ayakta kalabilmek için üzüntü içerisinde yeniden inşa etmeye çalıştıkları her şeyi geri getirme” (Best-Kellner, 1998: 158-159) çabası olarak ifade eder.

Postmodernlik, enformasyon teknolojileri, finanssal pazar ve kamu faydalarının düzensizleşmesi, hiper- tüketicilik, küreselleşme, hayat tarzlarının farklılaşması ve geleneksel hayat seyri ile toplumsal deneyimin bir sonucudur. Postmodernizm ise büyük anlatıların felsefi eleştirilerini yapmaktır (Turner, 1999: 51).

             Mitoloji eski devirlere, modern âna, postmodern ise ân’dan sonrakine işaret etmek üzere kullanıldığına göre; bildiride, kadın ve değişme konusu yukarıdaki çizgi takip edilerek ve yeni olan ile yeniden olan çerçevesinde tartışılmaya çalışılacaktır.

 Reklâmla Gelen Güzellik: Tüketime Davetiye

Üretici ile tüketici arasında iletişimi sağlamak maksadıyla ortaya çıkan reklâm, bir mal ya da hizmetin tanıtımını üstlenir. Reklam bir taraftan aynı tür mal ve hizmetin çokluğundan dolayı birinin tercihi, öte yandan çok çeşitli mal ve hizmetler içinde kendine en uygununu seçip, bunu nereden, nasıl ve ne fiyatla alabileceğinin öğrenilmesini sağlar (Kocabaş-Elden, 2001: 14-15). Ancak tanımda dikkat edilirse, mevcut olan bir ihtiyacın temini ve tatmini üzerinde durulmaktadır. Oysa reklâm günümüzde bir anlam ve uygulama kayması yaşamakta ve yaşatmaktadır. Zira üretim ve tüketim çizgisinde ihtiyacın karşılanmasını aşarak reklâm, ihtiyacın türetilmesi, hatta dayatılması sürecine girmiştir. Reklâmın inceliği ve kurnazlığı yüzünden insanlar her tür bağlamından koparılarak, adının özgürleşme konduğu, her türlü yönlendirmeye açık ve neredeyse sadece tüketici sıfatıyla yetinir hale gelmiştir. Böylece yalnız istek ve ihtiyaçları ile tanımlanan evrensel tüketiciler kabilesi olmuş veya bu sıfatı hak eder hale gelmişlerdir (Barber, 2003: 29).

“Nerede olursa olsun insanlar önemli olmak isterler. Tüketim maddeleri ve imgeleri de kültürü yönlendirmek ve değiştirmek için gerekli kaynaklardır” (Lull, 2001: 106). İnsanların önemli olmak, beğenilmek, takdir edilmek, fark edilmek gibi isteklerinin mevcudiyeti anlaşılabilir. Ancak bunun yolunun reklâm vasıtasıyla tüketime çıkartılması ile insanın “insan olma” iddiası ve iradesi de ıskartaya çıkarılmış olmaktadır. Çünkü neyi, nerede, ne zaman, nasıl, neden seçeceği başkaları tarafından belirlenmekte; sadece bunları gerçekleştirmek ona kalmaktadır. Üstelik seçme hakkımı kullandım tesellisiyle avutulmakta ve avunmaktadır.

            Modern öncesi dönemlerde zevk güzellikle, güzellik de iyilikle bağlantılıydı. Ancak modern zamanlarda zevk sahibi olmanın yolu modayı takip etmekten geçmeye başlamış, bu durum modern tüketiciliğe, o da hedonist bir tarzın benimsenmesine yol açmıştır. Zira aslolan artık bireysel fantezilerdir. Somut gerçeklikten ziyade bu fanteziler önemli olmaya başlamıştır. Daha doğrusu fantezilerin “flash” bir şekilde sunulması önem kazanmıştır. Dolayısıyla hiçbir zaman doyurulmayan ve doymayan bir tüketim anlayışı, yaratan ve tatmin olmayan yeni ihtiyaçlar ortaya çıkmıştır (Ritzer, 2000: 96-97).

            Dünyayı algılama, anlama ve anlamlandırmanın ona ve kendine şekil vermekle ciddi bağlantısı vardır. Bu konuda Grek tapınakları ile camilerin mimari şekli ve onun insan gövdesi ile kurulan münasebeti ilginç bir örnek olacaktır. “Yunan tapınaklarının içinde yalnız bir hücre olması fakat dışarısının sütunlarla işlenmesi gibi, iç mekânın tanınmaması yalnız dışarının fizikselliğinin bilinmesi” (Campbell, 1992: 332) söz konusu iken cami onu yapanlar tarafından içerisi olarak algılanmış ve “evrenin ruhsal formunun uygun simgesi” (Campbell, 1992: 332) olarak görülmüştür.

            Mimarideki bu anlayış, insanın bedeniyle ilgili algılama ve buradan hareketle uygulamalarında da kendini göstermektedir. Güzellik anlayışı tam da bu noktada karşımıza çıkmakta ve işlenmeyi hak etmektedir. Türk dil kurumu sözlüğünde güzel, “biçimindeki uyum ve ölçülerindeki denge ile hoşa giderek hayranlık uyandıran” şeklinde tarif edilmiştir. Güzellik, beğenilen arzulanan bir değer olarak kabul edilmekte ve daha çok kadınlarla ilişkili olarak kullanılmaktadır.

 Günümüzde birçok şey gibi güzellik de bir tüketim konusu haline gelmekte ve dayatma halini almaktadır. Güzel olarak sunulan örneklere baktığımızda, sarışın, renkli gözlü, ince ve uzun olduğu görülmektedir. Saçların sarıya, yüzün “trendlere” uygun hale gelmesinde kozmetik yardımcı olabilmektedir. Perhiz ya da açlıkla incelik de sağlanabilmektedir. Ancak boy farkının ortadan kaldırılması, en azından günümüz şartlarında aşılabilmesi yüksek topuklara rağmen mümkün görülmüyor: Bir taraftan kabul edilen ve içselleştirilen, öte yandan dayatılan ama temin ve tatmin edilmesi imkânsız bir güzellik anlayışıyla baş etmek zorunda kalan kadın! Bu durum hem maddi açıdan, hem kendine güven duymak ve iyi hissetmek noktasında hem de kendini ifade etmek açısından önem arzetmektedir. Çünkü güzellik artık içsel olmaktan ya da içselle bağlantı kurmaktan kopmuş, tıpkı Yunan tapınaklarındaki gibi görüntü ile ilişkilendirilip, görünene indirgenmiştir. Böylece güzelleşmek uğrunda bazen eziyete varabilen bütün bu gayretler görünene ve görünmek için sarfedilmektedir. Zira birçok şeyin olduğu gibi “güzellik anlayışının da değişmesiyle gece saçlı, hilal kaşlı, ahu gözlülerin ya da gözlerin yerini, güneş saçlı, açık tenli ve renkli gözler, göz dikmeye, nihayetinde gözde olmaya başlamıştır” (Tatar, 2003: 127). Kendi toplumumuz açısından meseleye bakacak olursak, bir güzellik dayatmasının karşısında üstelik sonuca yüzde yüz ulaşmanın imkânsızlığına ve bütün didinmelere rağmen kendi güzellik anlayışını inşa ve ifade etmek yerine bir de geçmişte var olan güzellik anlayışını ironik bir üslupla ele almak makul görülmeye başlanmıştır. Divan şiirinde bireysel olmayan ve çeşitli mazmunlarla sembolize edilen bir güzellik anlayışının varlığı söz konusudur. Divan şiirine atıfla elbette karikatürize edilmiş haliyle “elma yanak, kiraz dudak”tan oluşan bir güzellik anlayışı ileri sürülsün veya mevcut olan günümüze taşınsın denmek istenmiyor. Amaç bir dönemde bir güzellik anlayışı ortaya konulabilmişse günümüzde de yapılabileceği hususunda ilham verebilir noktasına işaret etmektir. Kaldı ki buradaki maksat sadece güzelliğin kendisi değil, kendini ifade edebilme şartlarının sağlanacağı, cesaret, kudret ve kabiliyet gösterilebilmesidir.

Cinsiyet ve Bazı Görünümleri

Cinsiyet doğuştan getirdiğimiz özelliklerden bir tanesidir. Kendine benzeyen varlıklar dünyaya getirebilmek açısından da değiştirilemeyen bir niteliğe sahiptir. Erkek ve kadın olmakla ilgili görüşlerden biri, biyolojik ve genetik açıdan meseleye yaklaşır ve doğuştan getirildiğini vurgular; bazıları ise insan davranışının, sosyal çevrenin yönlendirmesi ve bireye öğretilmesi ile aktarıldığını ifade eder (Güngör, 1995: 12-16). Cinsiyetin kendisi doğuştan gelmekle birlikte, cinsiyet algılaması ve cinsiyet rollerinin öğrenilmesinin de içinde yer aldığı genel olarak cinsiyet kültürü, sosyalleşme sürecinde bireye aktarılır. Nitekim insanlardaki evliliğin, hayvanlardan farklı olması gibi. “Cinsel birleşme hareketi yalnız başına henüz bir evliliği oluşturmaz. Evliliğin geçerli olabilmesi için özel bir törenle onaylanması gerekir, bu da tabulardan ayrılan toplumsal bir olaydır. Burada kültürün, toplumsal onaylamanın ve iki birey arasında yeni ilişkiler kuran bir biçimin gerçek yaratıcı eylemi karşısındayız” (Malinowski, 1989: 147). Böylece insanoğlunun yaratıcılığı sayesinde aile, cinsel ihtiyaç ve neslin devamının da içinde yer aldığı daha birçok ihtiyacın karşılandığı icat edilmiş bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Hayvanlarda evlilik cinsellikle başlayıp, gebelikle sonuçlanırken “insanlarda ise kültürel etkenlerin etkisi ile başlar, toplumsallaşmayla sonuçlanır ve toplumsal baskının çeşitli sistemleri sayesinde sürdürülür” (Malinowski, 1989: 148). Cinsellik içgüdüsel ve hayvanlarla ortak yönümüzü oluştururken, aile kültürel bir özellik taşımakta ve insana mahsus yönümüzü oluşturmaktadır. Ancak günümüzde ailenin ekonomik bir birim olmaktan uzaklaşğı, evliliğin romantik aşk ve cinsel çekiciliğin üzerine temellendiği ve cinselliğin üremeden ayrıldığı, nihayet birliktelikle ilişkilerin arzulanır olduğu bir döneme eriştiğimiz ifade edilmektedir (Giddens, 2000: 70-73). Evlilikler yaşansa da boşanmaların en azından bazı toplumlarda ciddi boyutlara ulaşması, dünyaya çocuk getirmek hususunda isteksizlik ve çocuğun evlilik dışı ilişkilerde dünyaya gelmesi, evlilik yerine ilişkilerin daha çok tercih edilir olmasıyla “ailenin ölümü” gündeme gelmiş (Göka, 2002: 177), “çok evlilik çok boşanma” (Giddens, 2000:73) toplumu olarak nitelenmesine yol açmıştır. Cinselliğin üremeden ayrılması ile de homoseksüelliğin artmasına sebep olduğu iddia edilmektedir.

            Kadınlığın mitolojik görünümleri olan Tanrıça kültünün hâkim olduğu neolotik dönemde kadının toplum hayatında merkezî öneme sahip olduğu ve inançların merkezinde de yer aldığı düşünülmektedir (Mann, 2004: 151-153). Ana tanrıçaların bereketi, zekâyı, yaratmayı üstlendiği; kadınların ise yeryüzünde benzeri rolleri ifa ettiği söylenmektedir. Ancak sonraki dönemlerde denetim ve iktidarın erkeklerin eline geçmesiyle bir taraftan ana tanrıça kültünün, öte yandan kadının toplum hayatındaki yerinin önemsiz hale geldiği bir döneme geçilmiştir. Bundan sonra Tanrı bile erkek olarak algılanmaya başlanmıştır (Naisbitt ve Aburdene: 131). Söz konusu değişim, kadının biyolojik özellikleri, doğurganlığı ve emzirme döneminin uzunluğuyla izah edilmektedir (Mann, 2004: 58). Buradan hareketle kadının sözkonusu durumdan kurtulabilmesinin yolu olarak biyolojik devrimle doğurganlığın kadın bedeninin dışına taşınması teklif edilebilmektedir. Hâlbuki “kadının erkeğe eşit olması için doğurganlık gibi kadınsı özelliklerinden kurtulması gerektiğini iddia etmek, erkek kimliğinin kutsanması ve kadın kimliğinin inkâr edilmesinin dışa vurumudur” (Önür, 2004: 60). Ayrıca kadınların egemen olduğunun söylendiği dönemde de kadınların bu özellikleri taşıdığı -aksi takdirde biz torunları 6-7 milyara ulaşamazdık- hususu izahsız kalmaktadır. Ayrıca Semavî dinlerin erkek egemenliğini güçlendirici etkisinin varlığı da yukarıdaki paradigmanın söylemlerindendir (Türköne, 1995: 53).

         Sessiz Yığınların Konuşan Yüzleri

Öncelikle burada ifade edilenlerin şahıslardan değil, imajlardan hareketle ele alındığını ve kendisi ile ilgilenmenin dışına taşan ve kadını bir imaj, bir görüntü haline getiren makyajın kastedildiğini belirtmek isterim. Günümüzde kız çocuğu olmaktan yetişkinliğe geçişin göstergesi, daha çok kaşların inceltilmesi, makyaj yapmak ve


Türk Yurdu Mart 2008
Türk Yurdu Mart 2008
Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele