MİLLİYEÇİLİĞİN EKONOMİSİ – EKONOMİNİN MİLLİYETÇİSİ

Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

Ekonomide doktrinler yoktur; ekonomi bilenlerle bilmeyenler vardır. Vilfredo Pareto Türkiye'de yakın tarihin en sert mücadelesinin yaşandığı 1968- 1980 döneminde şöyle bir anlayış hâkimdi: "Komünistlerin güçlü bir ekonomi doktrini var. Onların karşısındakilerin ise yok!". Buna komünistler de komünist olmayanlar da inanırdı. Bu yazının başlığı veya "milliyetçi" kelimesi ile "ekonomi" kelimesinin yan yana kullanıldığı her hangi bir başlık, özellikle milliyetçi gençlik çevresinde sizi derhal "en çok satan" kılardı. Milliyetçiliğin ekonomik doktrini belli değildi ama yazılacak bir doktrinin sağlaması gereken şartlar belli idi: Kapitalist olmamalıydı. Çünkü biz kapitalizme karşıydık. Komünist olmamalıydı, çünkü biz, muhakkak ki ona da karşıydık. Fakat bir an önce yazılmalıydı. Bu kesindi. Çünkü bir sayfada, bir nutukta anlatılacak bir ekonomik doktrine âcilen ihtiyacımız vardı. Sosyolojiden ekonomiye, istatistik biliminden yönetim bilimi ve kaliteye katkıları hâlâ saygıyla anılan Pareto'nun (1848 – 1923) yukarıya aldığım sözünü o tarihlerde de bir yazımın başına almıştım. Ne var ki bunu söylemek popülariteye giden bir yol değildi. Arkasından, daha da az popüler olan şunları sıralardım: Milliyetçilik ekonomiye dayanmaz. Milliyetçiliğin bir ekonomi doktrini olması da gerekmez. Fakat Türk milletinin bekası ve güçlenmesi—ki güçlenme bekanın şartıdır—  için ekonomi bilimini bilmemiz ve kullanmamız gerekir. Sosyoloji, fizik, kimya ve bütün bilimler için de bu doğrudur. Hâlâ da böyledir. *  *  * Her şey Newton'un hareket kanunlarını bulmasıyla başladı. Son derece basit üç ifade, bir elmanın ağaçtan düşmesinden, ayın dünya yörüngesinde dönmesine kadar her şeyi açıklayabiliyordu. Öyleyse sıra, toplumun ve ekonominin Newton kanunlarını bulmaya gelmişti. Bu işe "maddecilik"ten en çok hoşlanan komünistler teşebbüs etti ve komünist iktisat kuruldu. Maddecilikle ve komünizmle uzak yakın ilgisi bulunmayan Pareto'nun yukarıdaki sözünde de biraz Newton'a imrenme vardır. Pareto, ekonomiye, henüz hak etmediği bir kesinlik atfeder gibidir. Bu, ekonomide matematik kullanılmaması gerektiğini söyleyen von Mises'in tutumu ile taban tabana zıttır. Gelişmiş bilimler, ölçmeye ve ölçmelerin matematikle ifade ettikleri "kanun"lara dayanır. Ekonomi henüz bu seviyeye ulaşamadı. Ne yazık ki, bilimlerin başarısı, inceledikleri sistemlerin karmaşıklığıyla ters orantılıdır. Mekanik, fizik, en basit sistemleri inceler. Bu yüzden en çok ilerleyen bilim de fizik olmuştur. Fiziğin ilerleyişini ancak işin derinliklerinde tabiatın sanıldığı kadar basit olmadığını gösteren buluşlar sınırlamıştır. Fakat alınan yol, daha karmaşık sistemleri inceleyen bilim dallarına kıyasla büyüktür. Nedir bu "daha karmaşık" sistemler? Zorluk sırasıyla, Fizik gibi birkaç taneciği değil, çok sayıda taneciğin bir biriyle ilişkisini inceleyen kimya; kimya ve fiziğin birlikte çözmeye çalıştığı biyoloji ve tıp; biyolojinin en karmaşık konularından psikoloji ve milyarlarca psikolojinin karşılıklı etkileşmesiyle ortaya çıkan toplum bilimi. Ekonomi de toplum biliminin bir alt dalı sayılabilir. Her bir dalın gelişmişlik seviyesini sıralarsak, az önceki sıranın tersini buluruz. Tabiatı açıklama, olacakları önceden tahmin açısından en başarılı bilim fizik, en başarısızları da sosyoloji ve ekonomidir. İktisat tarihinin en güzel anlatımlarından birinin, "Modern İktisadın İnşası"nın yazarı Mark Skousen[1], ekonomistlerin bazı çaresizliklerini kitabında şu tip alıntılarla anlatıyor: ABD Başkanları Nixon ve Ford'un Ekonomi Danışmanları Konseyi Başkanı Herbert Stein: "Bilgisizliğimden giderek daha fazla etkileniyorum... Bütçe açığını arttırmak, millî geliri canlandırır mı yoksa çöküntüye mi uğratır, bilmiyorum. Harcama seviyesini kontrol eden M1 mi yoksa M2 mi, bilmiyorum. Kişisel gelir vergisinin en yüksek dilimindeki yüzde onluk bir artışın, gelirleri ne kadar arttıracağını bilmiyorum... Kazanan hisseler nasıl seçilir, ayırt edilir, bilmiyorum." Harvard Üniversitesi profesörü Robert J.Barro, "Bu günlerde bana en sık sorulan sorular şunlar: Ekonomik toparlanma neden beklenenden daha zayıf? Gelecek yıl boyunca ekonomide ne gibi gelişmeler olacak? Yardımcı olmak için devlet ne yapmalı? Gerçeğe en yakın bir ilk tahmin olarak, bu gibi sorulara verilecek en uygun cevaplar sırasıyla şunlardır: 'Bilmiyorum', 'bilmiyorum' ve 'hiç bir şey'." *  *  * Yirminci asrın son yıllarında ekonominin geldiği nokta bu iken, Karl Marx ve takipçileri, yukarıda çaresizlik itiraflarını yapan çağdaş ekonomistlerden 100- 150 yıl evvel, tek ve kesin çözümü bulduğunu ilan etmişti. İdeolojiler hiç alçak gönüllü olmuyor. Çözümleri hep tek ve kesin! Sonra bir komünist dünya kuruldu. Maddeye, bir bakıma ekonomiye dayanan bir dünya. Fakat 80 küsur yılda, Sovyetler Birliği'nden Çin'e, Arnavutluk'tan Küba'ya tek bir komünist ülke refaha kavuşmadı. Sonunda o dünya çöktü. Harple, kültürle falan değil; ekonomiyle çöktü. Matta İncili, 26: 52: "Kılıçla yaşayan kılıçla zeval bulur". *  *  * O halde durum ümitsiz mi? Yukarıdaki anlattıklarımın doğurduğu hava kadar ümitsiz değil. Çünkü 21. asırda ekonominin de sağlam noktaları var. Ekonomi bilimiyle uğraşanlar, her şeyi bildiklerini söylemiyor. Fakat bildikleri şeyler de var. Acı olan, fikir birliği bulunan, oy birliği olmasa bile ezici çoğunluğun kabul ettiği bu noktaların, Türkiye'de aydınlar arasında hâlâ dirençle karşılanması. Bunlardan ikisi üzerinde durmak istiyorum. Birisi piyasa veya pazar ekonomisinin üstünlüğü... Diğeri—ki birincisiyle bütün bütün ilgisiz değildir—  insanların, kendi işlerini yaparken verimin ve topluma yararın doruğuna çıktıkları. Komünist Çin'den "Çin mucizesi"ne Şekilde[2] 1952- 2005 yılları arasında Çin'in Gayri Safi Yurtiçi Hâsılası (GSYH) görülmektedir. Yatay eksende önemli olaylar işaretlidir. Büyük Atılım ve Kültür Devrimi Mao'nun "görülmemiş kalkınma" hareketleridir. Şeklin içinde pazar ekonomisi ve özelleştirme yolundaki reformlar işaretlenmiştir. ÖEB, "Özel Ekonomi Bölgesi"nin kısaltmasıdır. Çin Halk Cumhuriyeti, son çeyrek asırda dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisidir. Ondan önceki çeyrek asırda, grafiğe bakarak, "sürünme" diyebileceğimiz performansla bugünkü arasındaki farkı yaratan nedir? 1976, Mao'nun ölüm yılıdır. Mao'dan sonra 1989'a kadar Deng Ziaoping, ondan sonra da Jiang Zemin başa geçmiştir. Zemin'in, Deng reformlarının arkasındaki beyin olduğu söylenir. Dolayısıyla Komünist Çin'i, Mao dönemi ve Deng- Zemin dönemi diye ikiye ayırabiliriz. Mao döneminde ne yapılıyordu? Tarımda üretim köy kolektifleriyle yürüyordu. Köylünün tarımdan kişisel çıkarı yoktu. Çalışmaya göre "iş puanı" alıyorlardı ama bu, bir cins işçi puantajıydı ve insanların çalıştıklarını kontrol maksadına dönüktü. Büyük Atılım'da, kalkınmanın ağır endüstriyle başarılacağı, tarımda "rasyonel ve bilimsel" metotların kullanılması gerektiği emredildi. Köylere birer çelik izabe fırını kuruldu. Köylünün büyükçe bir kesimi tarımdan çekilerek "ağır sanayi hamlesi"ne sürüldü. Çiftçilikte "rasyonel ve bilimsel metotlar" fidelerin daha sık ekilmesi, tohumlamanın daha çok yapılması gibi yöntemlerdi. Her iki önlem de üretimi düşürdü. Büyük sanayi hamlesi, tarımdaki iş gücünü azaltmıştı. Yoğun ekim, ürünün çürümesiyle sonuçlandı. Mao'nun geçeceği ve belki de teftiş edeceği bölgelere, başka yerlerden fideler getirilip yol boyunca dikildiği, çürümeye engel olmak için de vantilatörlerle havalandırma yapıldığı söylenir. Sonuç, 20 – 30 milyon arasında insanın öldüğü büyük kıtlıktır. Deng döneminde ilk adım, kolektif tarım örgütünün dışında, isteyen ailelere belli bir toprak parçasının "kiralanması" oldu. Aile "çalışma puanı" değil, ürettiğinden para kazanıyordu. Kıtlık çeken bölgelere üretim fazlası bulunan bölgelerden ürün gönderilmeye başlandı. Artık ürün fazlası vardı, çünkü insanlar, sorumluluklarına verilen topraklardan daha fazla verim almak için çalışıyordu. Ürün devlet tarafından bile olsa, pazar şartları ile fiyatlandırılmaya başlandı. 1979 yılında tarımın ancak %1'i "aile sorumluluğu" sistemiyle yapılıyordu. 1983'e gelindiğinde oran %98'e çıkmıştı. SSCB'de "kolhoz", İsrail'de "kibbutz" gibi Çin kolektifleri de tarihe karıştı. İnsanlar kendileri için iyi üretiyorlardı. Başkası, hele "kamu" içinse, ancak zorlandıkları kadar... Mao döneminde endüstride kesin bir "bilimsel" planlama hâkimdi. Her işletmenin ne kadar üretim yapacağı, üretimi için ne kadar ham madde kullanacağı, kaç mühendis ve kaç işçi çalıştıracağı belirlenmişti. Her yıl arttırılan üretim kotaları da... Sovyet bloku için anlatılan, "kotayı tutturmak için çelik malzeme toplanıp eritiliyor ve ham çelik üretiliyordu" hikâyeleri Mao Çin'i için aynen geçerliydi. Deng 1985 yılında "planın büyüklüğünü dondurduk" açıklamasını yaptı. Artık işletmelerin yıllık bir büyüme hedefini taahhüt etmeleri istenmiyordu. Geçen yılki kadar üretmeleri yeterliydi. Ancak! Eğer geçen yılkinden fazla üretirlerse, ürettikleri fazlayı piyasa şartlarında istedikleri gibi satmaya yetkiliydiler. Satışın geliriyle planın öngördüğünün dışında ham madde alabilirler, aldıklarının miktar ve kalitesine kendileri karar verebilir, hatta bu ek gelirle çalıştıracakları işçi ve mühendisleri de kendileri seçebilirlerdi. Ek gelir yönetici ve çalışanlara da bir cins "döner sermaye" geliri sağlıyordu. "Donmuş plan" altında verimli işletmeler baş döndürücü bir hızla büyüdü. Verimsizler yerinde saydı. Plan bunları yerinde saydıkları noktada devlet eliyle beslemeye devam ettiği için şok özelleştirmenin Rusya'da yarattığı sarsıntıyı Çin'de yaşamadı. 1990'larda verimsiz firmalara verilen destek tedricen kaldırıldı. Fakat artık bunlar Çin ekonomisinin o kadar küçük bir parçasıydı ki, pek canı yanan olmadı. Çin'in içiyle ilgili bu önlemlerden başka, Hong Kong tarzında, pazar ekonomisinin ve kişisel teşebbüsün tam hâkim olduğu,  yabancıların da en az kısıtlamayla gelip iş yapabilecekleri, sosyalist kuralların işlemediği Özel Ekonomik Bölgeler fotoğrafı tamamladı. Deng'in ve muhaliflerinin söyledikleri son derece ilginç ve eğlencelidir. Eski komünist "muhafazakârlar", Deng'in politikalarının Çin kültürü için fazla "materyalist" olduğundan yakınmaktadırlar! Deng'in tarihe geçen meşhur bir konuşması şöyledir: "Sosyalizm nedir? Marksizm nedir? Geçmişte bu konularda kafalarımız berrak değildi. Marksizm’in en çok önem verdiği üretim güçlerinin geliştirilmesidir. Sosyalizmin komünizmin ilk aşaması olduğunu, daha ileri aşamada herkesten yeteneğine göre ve herkese ihtiyacına göre ilkesinin yürürlüğe gireceğini söyledik. Bunun için üretim güçlerinin yüksek derecede gelişmesi ve maddî zenginliğin olağanüstü düzeylere çıkması gerekir. Dolayısıyla, sosyalist aşamanın baş görevi üretim güçlerini geliştirmektir. Sosyalist sistemin üstünlüğü, son tahlilde, üretim güçlerini kapitalist sistemden daha hızlı geliştirmesiyle belli olur. Bunlar geliştikçe insanların maddî ve kültürel hayatı sürekli iyileşecektir. Halk Cumhuriyeti'ni kurduktan sonra yaptığımız hatalardan biri, üretim güçlerini geliştirmeye yeterli dikkati vermememizdir. Sosyalizm, fakirliği yok etmek demektir. Fakirlik sosyalizm demek değildir. Fakirlik asla komünizm değildir." Bir Japon delegasyonu önünde yapılan ve Halkın Günlüğü Gazetesi'nde "Hassaten Çin tarzı bir sosyalizmin inşası" başlığıyla yayınlanan bu konuşmadan[3], Batı Avrupa ve ABD'nin dünyanın komünizme en yakın ülkeleri olduğu sonucunu çıkaranlar bulunabilir. Deng'in meşhur iki vecizesi yukarıdaki paragrafı daha da açık hâle getirmektedir: "Fareyi tuttuğu sürece kedinin rengi önemli değildir." "Zengin olmak şan ve şereftir!" Deng'in bu son sözü söylemek zorunda kalması ve daha önce belirttiğim, komünist muhafazakârların Deng'i "fazla materyalist" bulması, Çin ve Türk zihniyetlerinin birbirine ne kadar benzediğinin bir göstergesidir.
        

         [1] Mark Skousen, "Modern İktisadın İnşası", Liberte Yayınları, Ankara (2003)



Türk Yurdu Mart 2008
Türk Yurdu Mart 2008
Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele