Devletin Sosyolojisinden Sosyolojinin Devletine İntikal Etmek ya da Edememek (II)

Ağustos 2014 - Yıl 103 - Sayı 324

 “Pouvoırarretépouvoır[1]

 

 

        Din ü Devlet

         

        Merkezî devletin nâzım rolüne, dinin tanziminde de rastlanabilir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e önce medrese, sonra da diyanet üzerinden Sünni İslam’a resmî devlet dini muamelesi yapılması, bunun örnekleri arasında sayılabilir. Diğer yandan bunun tam karşısında faaliyet gösteren kayıt dışı dinî eğilimlere (tekke vb. heterodoks unsurlara) şüpheyle bakılması, aynı merkezî eğilimin başka bir tezahürü olarak görülebilir. Kemal Tahir[2] bunun sebebini açıklarken, dünya imparatorluklarının şuurlu müesseselerinden biri olarak dine verilen birleştirici ve kurucu role işaret eder. Devlet, dinin de başına buyruk bir kaos ortamı ya da İslam’ın ilk yüzyıllarında görüldüğü gibi çoğulcu, liberal bir yorumunu değil, evrensel devlet anlayışının gereği olarak büyük kozmosun ruhu, din ü devlet formunun yekpare bir unsuru olarak devamını istemiştir.[3] Bizde Kemalist laik elitler bile, pozitivizme olan onca bağlılıklarına rağmen kendilerini dinin nâzım rolünün dışına çıkaramamışlardır.[4]

         

        Sadece o da değil tabii ki, bir de kabile ve tekkeye bağlı aşiret reisliği ve şeyhlik sistemine, bu tür merkezî imparatorluklarda duyulan derin kuşkuya temas etmek gerekir.[5] Benzer eğilimlere, Osmanlı’ya tekaddüm eden her iki evrensel imparatorlukta, Roma ve Bizans’ta da rastlamak mümkündür. Orada da birini Katolik Hristiyanlık, diğerini de Ortodoks Hristiyanlık olmak üzere iki ayrı ana akım Hristiyanlık öğretisi tesis edilmiş, bunun teolojisi yapılmıştır. Diğer dinî eğilimler ana akımın dışındaki heterodoks iptidai akımlar olarak muamele görmüştür.

         

        Süleymaniye Külliyesi bir bütün hâlinde Osmanlı sultanıyla uyrukları arasındaki paternalist ilişkinin yansıtıldığı bir mikrokozmos[6] olarak bu sahanın en güzel örneklerinden birini teşkil eder. Osmanoğulları coğrafî ve ekonomik şartların doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan aşiret taifeleriyle çiftbozan şeklinde arz-ı endam eden bütün başıbozuklara karşı dirlik ve düzenlik mücadelesi verirken de aynı hassasiyeti sürdürmüş, aynı geleneği devam ettirmişlerdir. Süleymaniye’nin hemen yanı başına, caminin temellerine ilk taşı koyan şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvalarını koyduğunuz zaman, dinin nâzım rolünün müşahhas örneklerinden birini görebilirsiniz. Görüldüğü üzere burada da her şeyin merkezden belirlendiği siyasal, ekonomik ve dinî bir kozmostan söz ediyoruz.   

         

         

        Devletin Partisinden Partinin Devletine

         

        Orijini ve oluşları itibarıyla bir şekilde devletle irtibatlı olan Cumhuriyet’in organik aydınları, Türk İnkılâbını ilerici bir hareket olarak yorumlamış, o şekilde görmüşlerdir. Bilhassa devletten nemalanan bürokratik aydınlarımızdan belli halk kesimlerine varıncaya kadar ülkenin azımsanamayacak bir kısmı; sözde ilerici,gerçekte ise eskinin devamı olan tutucu [7] inkılâp hareketlerini, Batı tarzı ilerici bir hareket olarak selamlamış, ona göre tavır almış, meta anlatılar oluşturmuşlardır. Oysa gerçek hayatta “halksız halkçılık, milletsiz milliyetçilik” söylemleri etrafında geliştirilen retorikler, sahada sahici hiçbir karşılık bulamadığı gibi, toplumun ekseriyetini oluşturan farklı kesimlerinde de derin tedirginlik ve reaksiyonlara sebep olmuştur. Halkın hiç de azımsanamayacak belli kesimlerinde “milliyetçilik” de dâhil Batı orijinli bazı kavramlara karşı gösterilen mesafenin arkasında, sadece bu kavramların orijinlerine karşı halkın duyduğu güvensizlik değil, aynı zamanda bu kavramların halka ve onun değerlerine karşı kullanılma riski gösterilebilir.[8]

         

        Cumhuriyet rejimi, yakın tarihimizde işlere bürokrasinin vaziyet ettiği 1923’ten günümüze araya giren askerî darbelerle her ne kadar kesintiye uğrasa da yönetimin genelde demokratik yöntemlerle el değiştirmesi ve görünürde de olsa işlere milletin vaziyet etmesi şeklinde işleyen demokratik seyir, rejimi, eskinin karşıtı demokratik bir eksene oturtmuştur. Her ne kadar iktidar mekanizması, yani bizatihi devletin kendisini demokratikleştirecek ve piyasa güçlerinin önünü açacak somut adımlar atılmasa veya atılan adımlar piyasa mekanizmasını daha da devlete bağımlı hâle getirse bile, görüntü ve söylem değişmemiştir. Görünürde bunu sağlayan en tipik araçlardan biri, belki de başlıcası siyasal partilerdir. Oysa Türkiye’de siyasal partilerin ortaya çıkması da toplumdaki farklı kesimlerin kendi arasındaki çatışma veya çıkar birliği ya da merkezle çevre arasındaki gerilimin bir neticesi olarak değil, doğrudan doğruya seçkinlerin kendi arasındaki iktidar mücadelesinin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.[9]

         

        Netice olarakçok partili hayat geçişle birlikte bürokrasiyi tasfiye ya da ona egemen olma yönünde ciddi kavgalarasahne olan Türkiye, tıpkı bürokratik sistemin eski klasik sistemi yeni bir form hâlinde yeniden üretmesi gibi, bu sefer de eleştirdiği “bürokratik sistemin” aynısını, siyasal partiler ve devlet sistemi üzerinden yeniden üretmiş, mevcut sistemi konsolideetmiştir. Fakat “bürokratik sistemin” tevarüs edilmesini, bürokrasi mekanizmasının Batılı anlamda araçsal rasyonaliteye sahip hukukî-rasyonelbir yapı olarak devam ettirilmesi ve gerçek anlamda nötr bir bürokrasimekanizmasınadönüştürülmesimanasına gelmiyor. Bürokratik sistemin tevarüsü ifadesi, bu gücün, tıpkı klâsik “kapıkulu” sisteminde olduğu gibi, başta ekonomik rantve politik güç olmak üzere, toplumsal dinamikleri denetlemek için kullanılan araçsal bir yapıya dönüştürülmesi ya da zaten mevcut olan bu yapıyı beslemesi için yeniden yapılandırılması anlamına geliyor

         


        


        

        [1]İktidarı durduran iktidardır!” Bu Latince söz, Fransız İhtilalinden çok önce bir eyalet parlamentosu olarak Bourdeau Parlamentosu Başkanı olan Montesquieu’ya aitti.Bkz. Küçükömer İdris, (1994b) Halk Demokrasi İstiyor mu?, (nşr.) Yücel Yaman, Bağlam Yayınları, İstanbul, s.280.


        

        [2] Tahir, Kemal, (1992), Notlar: Osmanlılık-Bizans, (haz.) Cengiz Yazoğlu, Bağlam Yayınları, İstanbul, s. 489.


        

        [3]Bu konuda biri ilk modernleşme devirlerimizin başlangıcı sayılacak bir devirde, III. Selim devrinde (9-18 Ağustos 1793), diğeri de II. Meşrutiyet devrinde olmak üzere tekke ve zaviyelerin tetkik ve denetimine dair İsmail Kara tarafından neşir ve tetkik edilen iki farklı resmî belge devletle dinî oluşumlar arasındaki ilişkilere dair belli oranda fikir verebilir. Birincisinde “su-i i’tikad sâhibi kimesnelerün ve ehl-i dalâlet ve fesâdolanlarun ve mürîd ve avenelerinün ahvalleri teftiş ve tefahhus…” ikincisinde ise, önce yapılanlardan çok daha geniş ve sistematik bir bilgi ve döküm arayışı içindeki bir tamimnâme formunun vesika-yı resmîsi sunuluyor. Bkz. Kara, İsmail, (2012), Din ile Modernleşme Arasında: Çağdaş Türk Düşüncesinin Meseleleri, Dergâh Yayınları, İstanbul, s.320, 332.


        

        [4] Cumhuriyetin laik elitleri de tıpkı kendilerinden önceki selefleri gibi, dini büsbütün ilga etmek gibi bir yola gitmek yerine, onun inkılâbın emrinde etkin bir araç olarak kullanılması yoluna gitmişlerdir. Mesela 12 Eylül’ün hemen akabinde hazırlanan gizli bir raporda şunlar söylenmektedir: “Diyanet İşleri Başkanlığı’nca hutbe ve vaazların sevindirici, ısındırıcı, bütünleştirici bir üslup ve muhtevada olması; şahsi, siyasi ve ideolojik ima ve telkinlerden kaçınılması; irticalî hutbe iradının yasaklanarak yazılı hutbe metni ve vaaz planının ilgili müftüye onaylatıldıktan sonra halka sunulması; bölgenin şartları da dikkate alınarak, ülke çapında metin birliğinin sağlanması için, merkezden illere ihtiyacı karşılayacak sayıda hutbe metinleri ve vaaz planları tamim edilmesi; ayrıca hutbe vaaz metinleri ihtiva eden kitaplar yayınlanması…” Nokta, 26 Mart 1989, s. 19, Nakleden Kara, İsmail, (2011), Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam I, Dergâh Yayınları, İstanbul, s. 70.


        

        [5] Çevrenin İslam’ı da diyebileceğimiz ve belli kurucu bir norma ulaşamamış “heterodoksi” ya da “metadoksi” olarak adlandırılan İslami eğilimlerin tarihçesi, Fuat Köprülünün İslam Tasavvufunda İlk Mutasavvıflar eserinden, onun bu sahadaki devamı sayılabilecek değerli bilim insanı Ahmet Yaşar Ocak’ın eserlerine varıncaya kadar bir dizi araştırmaya konu olmuş, olmaya da devam etmektedir. Devlet için bu tarz eğilimler öteden beri bir tür “çift-bozan” taifesi gibi muamele görmüş, öyle değerlendirilmiştir. Biz burada bu konuya sadece işaret etmekle yetineceğiz.


        

        [6] Şahin, Kaya, (2014), Kanuni Devrinde İmparatorluk ve İktidar: Celalzade Mustafa ve 16. Yüzyıl Osmanlı Dünyası, Yapı Kredi Yayınları, (çev.) Ahmet Tunç Şen, İstanbul, s. 149.


        

        [7] Metinde kullanılan “ilerici” ve “gerici” kavramları, Marksist şemada kullanılan anlamlar esas alınarak kullanılmıştır. Marks’a göre tarihin değiştirici-devrimci güçlerinden biri, hatta en önemlilerinden biri “burjuvazi” ve “işçi” sınıfıdır. Ve bu iki güç “ilerici-devrimci” güçlerdir. Asyatik Marksistlerimizden bazılarına göre de eski nizamı yıkarak yeni bir nizam kuran Batıcı elitler de bu gruba giren “ilerici-devrimci” güçler arasında sayılabilirdi. Bizimse buradaki tezimiz, ülkemizdeki bazı Marksistlerin iddia ettiğinin tam tersine, bu güçlerin “ilerici” olmadığı, bilakis eski nizamı başka biçimlerde değiştirerek konsolide ettikleri şeklindedir. Bu tarz görüşün asıl öncüleri ise merhum Kemal Tahir ve İdris Küçükömer’dir. 


        

        [8] Bu risk, önceleri klasik Osmanlı millet sisteminde olduğu gibi “millet-i İslamiye” anlamında kullanılan Türk milleti kavramına, 1925 Takrir-i Sükûn kararlarından sonra arkaik ve seküler bir anlam yüklenmesi halk irfanına takılmış ve orada tekrar-be-tekrar değerlendirilmiştir. Bu konu başlı başına ayrı bir bahsin başlığı olduğu için, şimdilik sadece bu kadarlık temasla iktifa edilecektir.


        

        [9] Heper, Metin, (2006), Türkiye’de Devlet Geleneği, Doğubatı Yayınları, Ankara, s. 175.


Türk Yurdu Ağustos 2014
Türk Yurdu Ağustos 2014
Ağustos 2014 - Yıl 103 - Sayı 324

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele