ETNİK FARKLILIKTAN BÖLÜCÜLÜĞE–SEBEP TEK MİDİR?

Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

     Bir iki yıldır, özellikle son zamanlarda, basın ve medya “Kürt Sorunu” ve “Kürtçülük” tartışmalarıyla doldu. Etniklik konusunu bilen bilmeyen, şu ana kadarki gelişmeleri inceliyor, reçeteler arz ediyor. Bunların çoğunda gördüğüm bir eksik, olayın tarihçesi çok güzel araştırıldığı halde, Türkiye’nin sorununu dünyada başkaları hiç yaşamamış, yaşamıyor gibi kendi mikroskopları altında gözetlemek. Hep Söylenen Şeyler 1. Yabancıların kışkırtması ve desteklemesi-Yanlış denemez, çünkü İngiliz kaynaklı Şeyh Sait isyanından, Suriye’de konaklanmışken yakalanan Öcalan olayı ve ABD imalatlı en gelişmiş silahlarla mücehhez PKK teröristleri inkâr götürmez kanıtlardır. Ama sade bu mudur sebep? 2.  Doğu ve Güneydoğu illerimizin fakirlik durumu: Bu da inkâr edilemez, ama Doğu Karadeniz’in yüksek bölgeleri ve Orta Anadolu’da pek çok bölge de fakirlik çekiyor; hatta bazen daha da fazla (Başka ülkelerdeki etnik bölücülüğün bazen zenginlikleri yüzünden olduğunu birazdan göreceğiz). 3. “Ortak vatan Türkiye” sevgisini yeterince Kürt halkımıza aşılayamamışız olmamız; bazen de “Kürtler Türk’tür, isimleri karda yürüyüşlerinin sesinden dolayıdır gibi inanılır olmayan yaklaşımlarla sorunu örtbas edişimiz. Çaldıran savaşından beri katliamdan kurtulup dağlara kaçan ve Kürtler arasında asimile olan Şii Türkmenlerin bugün kendilerini Kürt sayanların %20–30’unu oluşturduğu gerçeği de yeterince anlatılamadı. 4.  Kürtçeyi yasaklamaya kalkışmalarımız. İşe yaramadı, uygulanamadı da. Etnik konusunun en büyük uzmanları Daniel ve Patrick Moynihan şöyle der: “Çarşıda pazarda halk azınlık dili konuşuyorsa, o bölge kültürce asimile edilemez.” Ama “bölünüp ayrılır” demiyorlar. 5.  Televizyonda konuşmacıların birçoğu, “Neden bizde halkımızın bir kısmı etnik milliyetçilik yapıyor? Neden başka ülkelerde bu yok?” gibi inanılmaz cehalette ifadeler kullandılar. Onun için sorunumuza daha geniş bir açıdan bakma zamanı geldi. Dünyada Zaman Zaman Esen Sosyal Rüzgârlar Millet–devletler, coğrafyaları açısından nekadar birbirlerinden uzakta olsalar da bir an geliyor, sosyal bir inanç, kasırga gibi dünyanın her kıtasına çarpıyor. Sosyal “Tsunami”! Büyük dinler, özellikle Hıristiyanlıkla Müslümanlık, birkaç asır Asya, Avrupa ve Afrika’ya yayıldı, önceki inançların çoğunu silip geçen, o çağların en büyük hareketleri oldular. 18. yüzyılda Fransız İhtilâli Cumhuriyet kıvılcımını tetikledi ve birden her yerde isyanlar, ihtilâller tahtları, taçları (bazen kesilmiş kafalarla), süpürdü gitti. 19. yüzyılın sonlarında Karl Marks’ın sosyalizmi daha aşırı ve militan bir yöne çevirmesiyle bu sefer yeni bir “Tsunami” başlatılmış oldu; 1917’de Lenin’le birlikte Komünizm dört bir kıtaya yayıldı, hatta Güney Amerika’dan, Afrika’nın en ücra köşesine kadar fırtınalar yarattı. Kâh devletleşti, kâh çeteleşti ve terörleşti. Yalnız Sovyetlerde, Gulaglarda milyonlarca insan, devlet tarafından yok edildi. Birmanya’da Pol Pot, kafataslarından piramitler yaptı.  Nihayet, 2000’li yıllara girerken Sovyetlerin yıkılmasıyla kızıl ışık her yerde sönmeye başladı. Bu sefer yeni “Tsunami” adayı Etnik bölücülüktü. Etnik ayrılıkçılık yeni değildi. Her millet–devletin içinde bulunan farklı dilli, ırklı, kültürlü ve kimlikli halkların zaman zaman merkezî güce başkaldırdıkları, ayrı olmak istedikleri oluyordu. Fakat bunlar sade o devlete özgü olaylardı. Ancak 1970’lerde gene dünya çapında bir fırtına başlangıcı hissedilmeye başlandı. İspanya ve Fransa arasındaki Bask bölgesi oldum olası ayrı devlet oluşturma sevdasındaydı. 1959’da ETA adıyla kurulan partileri, dünyada artan bölücü rüzgârıyla azıp, özellikle 1979’dan sonra terörist örgüt haline geldi, 1980’lerden itibaren on binlerce insan katledildi. Ve o günlerde Amerika’da bir kısım zenciler ABD’nin orta eyaletlerinde bağımsız devlet kurma iddiasıyla ortaya çıktılar (Malcolm X vb.). Fransa’da Bröton’lar, Kanada’da Fransız kökenliler (bugünlerde ayrılık adımları ciddileşti), İtalya’da Kuzeyli AORTE’liler, Belçika’da Fransızca konuşan Valon’lardan ayrı devlet kurmak isteyen, Felemenkçe konuşan “Flemiş”ler1 Derken Bangladeşliler Pakistan’dan kopup ayrı devlet kurdular. Sovyetler çökünce, sade işgalleri altında yaşayan Türkler, Gürcüler, Polonyalılar, Romanyalılar gibi milletler değil, Ruslar gibi Slav kökenli etnik halklar da (Moldovalılar, Ukraynalılar ve Beyaz Ruslar gibi) ayrı devletlerini kurup ayrıldılar. Etniklik “Tsunamisi” Avrupa’nın ortalarına kadar esti, Çekler ve Slovaklar “Çekoslovakya”yı yok ettiler; sıra Balkanlara geldi, Yugoslavya hâlâ bölünüp duruyor (Slovenya, Hırvatistan, Bosna–Hersek, Sırbistan…). Şu anda da Gürcistan, Oset–Abaza etnik başkaldırılarıyla uğraşıyor. Demek ki son 30 küsur yıldır dünyada esen son sosyal fırtına Etnik Ayrılıkçılık. Bu da sade bize has bir şey değil. *     *     * Bu Etnikler millet–devletlerinden koparken sebep veya sebepler ne olarak görünüyordu? Bizdeki Kürt sorununun sebepleri olarak gösterilen durumlar dünyada da rol oynuyordu: Geri bırakılış, hor görülüş, haklarını tam eşit olarak alamamak ve en az bir etken olsa da dıştan kışkırtmalar (Gürcistan’da meselâ). Fakat bu sebeplere tam zıt etkenler de var ve bunlar bizim “uzmanları” herhalde şaşırtıyordur: Halleri vakitleri yerinde diye, yani mensup oldukları devlet–milletin içindeki öteki unsurlardan daha zengin oldukları için onlarla aynı devlet içinde olmak istemeyenler var. Misaller:   Yugoslavya’dan ilk kopan Slovenler o ülkenin en zenginleriydiler. Çekler de. Azerbaycan da. İtalya’nın kuzey illeri de. Belçika’da Felemişler de. İskoçya’nın deniz karasularında birkaç yıl önce çok zengin petrol yatakları bulununca, eskiden İngiltere’den kopmak isteyenlerin oranı % 3–4 civarındayken birden % 65’e fırladı. İskoçlar şu anda ayrılmayı resmîleştirmeye çalışıyorlar Demek ki Doğu–Güneydoğu ayrılıkçıları “fakir bırakıldık” bayrağını sallarken, yarın “GAP ve diğer büyük barajlar bizim bölgemizde, krom, bakır madenlerinin çoğu da. Batman petrolleri de… Ne diye Türkiye’de başka yerlerde yaşayanlarla bunları paylaşalım ki” demeye başlarlarsa şaşmayalım. O zenginliklerin elde edilmesi ve işlenmesi, Türkiye’mizde hepimizden alınan vergiler sayesinde olabildi. Bunu şimdiden belirtmek şart. Ama öteki etkenler bunu örtbas eder. Onun için Kürtçü Etnikliğin bölücülüğe dönmesini önlemek için tek çözüm yetmez. Türkiye İçin Etnik Sorusuna Reçete Nasıl Olmalı? Türkiye, Etnik dert konusunda eskiden beri var olan birden çok derde çare bulma zorunda. Ve şimdide son 30 yıldır dünyayı kasıp kavuran Etnik ayrılıkçı inanç bizi de hiç şüphesiz sarsıyor. Hepsini hatırlayalım: ·       Osmanlı’nın son dönemleriyle Cumhuriyetimizin ilk yıllarından itibaren bu dertle mustaribiz ve o günlerin baş suçlusu dış kışkırtmalar. Bu etken hâlâ devam ediyor. ·       Ekonomik durumun düzeltilmesi, bölgenin artacak servetinin toplu gayretlerle devam edebileceğinin belirtilmesi diğer bir çözüm. ·       Hor görülme” iddiası bizde pek geçerli olmaması lâzım. Çünkü Kürt kökenli vatandaşlarımız bakan da başbakan da profesör de milyarder de oldular. Hem de bol bol ve etnik kökenleri önlerine set gibi dikilmeden. ·       Kürtçe konuşma zaten hep oldu ve oluyor. Olsa olsa resmî dil olmaz ve bu da değiştirilemez. Artık ayrı bir soy olduklarını inkâr edenler de azaldı. Kendi kimliğini unutmadan, ortak vatana “biz” duygusuyla (“Ne Mutlu, samimî olarak, Türküm” diyerek) bağlı olmak vazgeçilmez ilke olmalıdır. ·       Türkleri sevmek” noktasına gelince, kılçıklı bir sorun. Dünyaya ve tarihe baktığımızda şu formül beliriyor. Etnik unsurların mensup oldukları Millet–Devlet güçlüyse, ferahsa, övünülecek bir varlıksa, farklı etnik unsurların ayrılma istekleri pek nadiren görülüyor. Yok, devlet fakir, âciz, önem verilmeyen ve sorun–dolu bir varlıksa, içindeki azınlık ve etnik unsurlar “boşanmak” istemeye başlarlar. Osmanlı devleti süper güçken, işgal altındaki milletler bile ayrılmak sevdasına hiç kapılmıyorlardı. “Biz de Osmanlıyız” diye gururlanabiliyor ve o zenginlikten yararlanabiliyorlardı. Hırvat kökenli sadrazam Sokullu, Osmanlıların en sadık, en faydalı devlet adamlarındandı. Ama Osmanlı, Avrupa’nın “Hasta Adamı” sayılmaya başlayınca her yerde isyanlar ve kopmalar oldu. Önce Hıristiyan azınlıklar, sonra Müslüman Arnavutluk, Mısır, diğer Arap ülkeleri ve içte de Ermeni, Çerkez ve Kürt isyanları. Amerika’da bulunduğum sırada buna tanık oldum: 2. Dünya Savaşının galibi süper devlet ABD’de Amerikalılık çok muteberdi. Cumhurbaşkanı yardımcısı (yani başkan ölürse ABD başkanı olacak kişi olan) Agnev, Rum kökenliydi ve adını Agnopulos’tan değiştirmişti. Gelgelelim Vietnam savaşında ABD yenilmeye başlayınca etnik kökenliler hemen ayrılıkçılığa başladılar. Birden otomobil tamponlarında “Biz İtalyan Soyluyuz”, “Biz Polonya kökenliyiz” gibi yazılar yaygınlaştı. Birçok eyalette de okullarda kendi soylarının tarihinin okutulması şartını kabul ettirdiler (Benim “Learning Materials Publishingşirketime de “Zencilerin Tarihi”, “İspanyolların Tarihi” ders kitapları yazıp yayınlamamız teklifleri yağdı!). Ve zenciler orta eyaletlerde devlet kurmak istediler! Yıllar geçti. Amerika 1. Körfez Savaşından galip çıktı. O sırada kalp ameliyatım için New York’taydım. Ordu sokaklarda geçit resmi yapıyordu. Herkes Amerikan bayraklı şapkalar, tamponlar taşıyordu. Zenci bebekleri bile Amerikan bayraklarıyla süslemişlerdi. Ve “Biz ayrıyız” lâfları duyulmaz olmuştu. Bugün? Galiba 1960’ların ters havası esecek gene. Demek ki Millet–Devlet güçlü ise “Ben de sizdenim” duygusu galip geliyor, övünülecek tarafı yoksa “Benim bunlarla ne işim var” sorusu başlıyor. Öyleyse Türkiye’mizi güçlü, övünülür bir ülke haline getirirsek, sorunlarımızın bir kısmı çözümlenecek. En birinci çare, 300 milyona yaklaşan Türk Dünyasıyla Ortak Hareket plânlarını gerçekleştirip, A.B. gibi bir birlik oluşturmak. Ama şimdilik bu “dev” uyuyor ve hepimize övünülecek devasa bir güç katacak olan bu devi uyandırmak için ara sıra yapılan gıdıklamalar yetersiz kalıyor2 *     *     * Şüphesiz Etnik Bölücülüğe karşı, ortak vatanımıza duyulacak övünme hissi kâfi değil. Konu çok daha karışık. 1993’de başkanı bulunduğum Türk 2000’ler Vakfı, “Kürtçülük Sorunu ve Yarınlar” adlı iki gün süren bir sempozyum düzenledi. Her partiden başkan veya başkan yardımcısı ve o günlerin İçişleri Bakanı (yanlış hatırlamıyorsam, kendisi de Kürt kökenli olan dostum İsmet Sezgin) katıldılar. Sonuçlar, “Gelecek bilimi” (Fütüroloji) esaslarına göre bilgisayarda işlendi ve konunun yarını, üç ihtimal olarak şemalaştırıldı. Şöyle: (1) En olumsuz ihtimal (2) Az olumlu olumsuz ihtimal (3) En olumlu ihtimal. Her olasılığın da hangi şartlar gelişir/geliştirilirse gerçekleşebileceği sıralandı. 20 Ağustos 1993’de bunları bir rapor halinde o zamanın başbakanı Tansu Çiller’e yolladım3 Tahminlerimiz gibi, Kürtçü bölücülük kâh söndü sanıldı, 5–10 yıl sonra yine alevlendi. Çözümlerin nihai olduğunu sanmak hata olur diye de belirtmiştik. Bundan ötesini 2006 yılının sonunda yayınlanan “Hedefe Doğru” kitabımda etraflıca yazdım. Henüz hiç tartışılmadığını da ilâve etmek isterim. Oysa geniş ve doğru zeminler üzerinde eleştirilecek ve yapılacak daha çok iş var. İnşallah bu da olur yakında. ------------------------ [1]1973’de Antwerp gümrüğünden arabamı almak için gittiğimde, Belçika’nın resmî dili diye Fransızca hitap edince memurlar anlamamış gibi omuz silktiler. İngilizce söyleyince “Okey” dediler. “Neden Fransızca konuşmadınız” diye sorduğumda “bu topraklar Valoncanın değil, Felemenklerin yurdudur” diye cevap verdiler!   2 Bu konuda yazdığım son kitabın (“Uyuyan Dev–Türk Dünyası) ilk baskısını ATO, ikincisini de 2007’de Pozitif Yayıncılık yaptı    3 Pozitif yayıncılık (sözü geçen raporun şeması sayfa 96’da)  

Türk Yurdu Şubat 2008
Türk Yurdu Şubat 2008
Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele