AVRUPA’NIN İSLAM İLE SINAVI

Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

          Türkiye’nin Avrupa ile beraber olabilmek için girmiş olduğu süreç yarım yüzyılı geçmesine rağmen herhangi bir ilerleme olmaması kamuoyunda haklı kuşkular yaratırken, bu olumsuz durumun ortaya çıkmasındaki gerçek nedenler üzerinde ciddi tartışmalar başlamıştır. Özellikle, Avrupa Birliği üyeliğine giden yoldaki temel metnin Roma İmparatorluğunun merkezi olan kentte, Hristiyan dininin önde gelen temsili figürlerinin bulunduğu bir salonda imzalanması, bütün dünyaya Avrupa Birliği’nin bir Hristiyan birliği olduğu mesajını vermek üzere hazırlanmış olan mizansen olarak görünmektedir. Tarihin ilk dönemlerinden gelen gelişmeler ve özellikle Hristiyanlığın bir tek tanrılı din olarak ortaya çıkmasından sonraki siyasal olayların bugünlere gelişi sağladığına dair bir yaygın inanç Avrupa kamuoyunda yer bulmaktadır. Roma kentinde yer alan sembolik din devleti olan Vatikan, Hristiyanlığın ana merkezi olarak Avrupa kıtasındaki yeni yapılanmada etkin olmakta ve siyasal birliğin aynı zamanda bir dinsel birlik haline dönüşmesinde inisiyatif kullanmaktadır. Milattan sonra başlayan modern Avrupa tarihinde Hristiyanlık her zaman için önde gelen bir unsur olduğu gibi, günümüzdeki kıtasal birlik oluşumunda da ana belirleyici faktör haline gelmesi için çaba gösterilmektedir. Vatikan merkezli hristiyanlık yönlendirmesi, Avrupa Birliği sürecinde öne geçtikçe diğer din mensuplarının ya da başka bir dinî ulusal inanç sistemi olarak kabul etmiş olan ülkelerin ya da halkların Avrupa Birliği içinde yeri olmadığı gibi garip bir durum ortaya çıkmaktadır.             Avrupa tarihinde dinler ve dinler arası savaşlar her zaman için belirleyici olmuş ve bu doğrultuda birçok siyasal gelişme ve Avrupa kıtasının tarihini oluşturmuştur. Avrupa, Roma İmparatorluğu döneminde tek tanrılı dinlerin dışında kalan bir yapıya sahip bulunuyordu. Romalıların en güçlü olduğu dönemde Yahudilik tek tanrılı din olarak Orta Doğu’da siyasal bir devlet düzeni altında yaşamağa çalışıyordu. Romalıların doğuya doğru yayılarak bütün Akdeniz’i bir iç denize dönüştürme harekâtı sırasında Orta Doğu’daki tek tanrılı Yahudi devleti ile savaş gündeme gelmiş ve bütün Yahudilerin ortadan kaldırılması aşamasında Hristiyanlık ikinci bir tek tanrılı din olarak çıkmıştır. Yahudilik gibi Hristiyanlık da önce Orta Doğu’da doğmuş ve daha sonraları da Anadolu üzerinden kuzey yolunu izleyerek Avrupa kıtasına ulaşmıştır. Avrupa kıtasının kuzey bölgelerinden yavaş yavaş yayılarak güneye doğru inen Hristiyanlık, puta tapan Roma İmparatorluğu’nu etkilemiş ve daha sonra da yıkılmasına neden olmuştur. Dünyanın en büyük imparatorluğu olan Roma Devleti bir tek tanrılı din olan Hristiyanlığa direnemeyerek yıkılmıştır. Böylece dinin ön planda olduğu Ortaçağ başlamıştır. Avrupa’yı bir büyük imparatorluktan yoksun eden ve sonraki aşamada da bir Ortaçağ karanlığına sürükleyen oluşum, Hristiyanlığın bütün Avrupa’yı istila etmesidir. Bin yıl süre ile Hristiyanlığın baskını altında yaşamak zorunda kalan Avrupa kıtası, Vatikan’ın merkezinde yer aldığı bir dinsel düzene sürüklenmiştir. Bugün de Avrupa Birliği’ni katı dinci çevreler benzeri bir yaşam düzenine doğru yönlendirmeğe çalışmaktadırlar. Ortaçağ’da yaşanan din egemenliği yeniden yirmi birinci yüzyılda geri getirilmeğe çalışılırken, Avrupa Hristiyanlığın egemen olduğu bir yeni Ortaçağ denemesine mahkûm edilmektedir.             Uygarlığın gelişmesi üzerine, on beşinci yüzyılda insanoğlu okyanuslara açılınca, Avrupa’nın Hristiyanlığa teslim olduğu Ortaçağ dönemi geride kalmış, yeryüzünün diğer kıtaları keşfedilirken, icatlar ve ilerlemelerle bilimin öne geçtiği bir yaşam biçimi gelişmeğe başlamıştır. Ortaçağ Avrupa’sında Hristiyanlık egemenliğini sürdürürken, gene Orta Doğu topraklarında ortaya çıkan Müslümanlık son tek tanrılı din olarak Akdeniz kıyılarında egemen olmuş ve Müslümanlar Yahudilerle birlikte Endülüs Devleti’ni kurarak Ortaçağ’ın kapalı Avrupa’sına alternatif bir siyasal düzeni İspanya üzerinden bütün Akdeniz kıyılarında geçerli kılmışlardır. Tam sekiz yüzyıl süren Endülüs uygarlığı İspanya birliğini sağlayan Kastilya kralı Ferdinand’ın saldırıları ile sona ererken, batı Avrupa ülkeleri denizlere açılarak bütün dünyaya yayılmışlardır. Ortaçağ Avrupa’sı tam anlamıyla bir din egemenliğidir ve böyle bir dönemde Hristiyanlar Yahudileri hedef alarak yok etmek istemişler, Yahudiler de Müslümanlarla bir olarak Endülüs devleti sayesinde Akdeniz üzerinden yaşam düzenlerini ticaret aracılığı ile sürdürmüşlerdir.             Kastilya krallığı İspanya’da Hristiyan birliğini sağlayınca Müslümanlar ve Yahudiler İberik yarımadasından kovulmuşlar, böylece bütün Avrupa’nın Hristiyanlaştırılması yolunda önemli bir adım atılmıştır. Ne var ki Endülüs devleti yıkılmadan, Avrupa’nın doğu bölgesinde Osmanlı İmparatorluğu bir Müslüman devlet olarak kurulduğundan ve Balkanlar’da yayılmağa başladığından, Avrupa’nın kıta olarak bütünüyle Hristiyanlaştırılması süreci tamamlanamamıştır. Avrupa batısından Müslümanları ve Yahudileri kovarken, doğusundan Osmanlı İmparatorluğu aracılığı ile Müslümanlar ve Yahudiler Balkanlar üzerinden Avrupa kıtasının içlerine doğru giriyorlardı. Hristiyan Avrupa’nın diğer dinlere karşı gösterdiği tepki, Osmanlı imparatorluğunun kurulması ve Avrupa’nın doğusunu sınırları içine almasıyla sonuçsuz kalıyordu. Bütünüyle Hristiyan dininden oluşan bir Avrupa kıtası yaratmak isteyen Avrupa ülkeleri Müslüman Türklerin yönetimi altındaki Osmanlı imparatorluğunun karşı çıkışı ile mücadele etmek zorunda kalıyorlardı.             On üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar Osmanlı imparatorluğunun Avrupa topraklarındaki tarihi tam anlamıyla bir Hristiyan Müslüman çekişmesinin üzerine kuruludur. Macar Yahudilerinden Urban’ın bulduğu top teknolojisi Osmanlılara verilince Bizans fethedilmiş ve böylece dünyanın merkezi coğrafyası Osmanlı devleti üzerinden Müslümanların denetimine geçmiştir. Ortaçağ boyunca, Hristiyanlarla kavga etmek zorunda kalan Avrupa Yahudileri ile Endülüs’ün yıkılmasından sonra gemilerle merkezi coğrafyaya göç eden seferadlar gene Osmanlı imparatorluğunun sınırları içinde yaşam alanı aramışlardır. Osmanlının kılıcı bir anlamda İslam’ın gücü olarak kabul edilmiş ve Hristiyanların kendilerinden olmayanlara karşı sürdürdükleri baskılara karşı tarihsel süreç içerisinde bir denge sağlamıştır. Osmanlı Müslümanları Avrupa kıtasını doğu bölgesinden kuşatmaya başlayınca, Hristiyan Avrupa Endülüs’ü yıkarak kıtanın batısındaki Müslüman devleti yıkmış ve bu ülkede yaşayan Yahudilerin Müslümanlarla beraber İberik yarımadasını terk etmeleri sağlanmıştır. Vatikan merkezli bir Hristiyan Avrupa yapılanması hedeflenmiş ve bu nedenle kıtanın batısındaki Müslümanlarla Yahudiler geri gönderilirken, doğudan gelen Osmanlı Müslümanlarına karşı da direnişe geçilmiştir. Ne var ki, Yahudi tüccarların ve topluluklarının Osmanlı devletini ve ordusunu destekleme sayesinde Osmanlılar Balkan Yarımadası üzerinde kısa zamanda yayılmışlar ve Avrupa’nın önemli merkezlerinden birisi olan Viyana kapılarına kadar gelmişlerdir.             Viyana kuşatmaları Osmanlı ve Avrupa tarihlerinde önemli dönüm noktalarıdır. Osmanlı imparatorluğu Viyana’yı tıpkı Budapeşte gibi topraklarına katabilseydi, bugün Avrupa kıtasının büyük çoğunluğu Müslüman olabilirdi ve belki de Avrupa kıtasının büyük bölümünde bir Türk hegemonyası devam edebilirdi. Ne var ki Venedik Yahudi tüccarlarının Kırım tatarlarını ikna etmeleri sonucunda Osmanlı ordusunun bölünmesi üzerinden Viyana kuşatması başarısız kalmış ve Osmanlı orduları viyana önlerinden geri dönmek zorunda kalmışlardır. Bu aşamadan sonra gerileme sürecine sürüklenen Osmanlı devleti zaman içerisinde balkanlardaki üstünlüğünü yitirmiş ve Balkan ülkelerinin isyanları ile geri çekilmek zorunda kalmıştır. Yeniden fetih adıyla, İspanya’yı Müslüman ve Yahudilerden temizleyen Hristiyan Avrupalılar, ikinci yeniden fetih senaryosunu Doğu Avrupa’nın Balkan ülkelerinde uygulamaya sokmuşlar ve Balkan topluluklarını isyana teşvik ederek küçük küçük devletçiklerin doğmasına neden olmuşlardır. Balkan toplumlarının küçük ulus devletlere yönlendirilmesiyle Osmanlı devleti ana ülkesi olan Balkan yarımadasını tümüyle kaybetmiştir. Balkan savaşının yitirilmesiyle beraber Osmanlı devleti artık bir Avrupa devleti olmaktan çıkmış ve bir Orta Doğu yapılanmasına itilmiştir. Balkanların küçük topluluklarının ayrılmasıyla Osmanlı Müslümanları ve Yahudileri geri çekilmişler ve bir anlamda ikinci yeniden fetih olayını Hristiyan Avrupa kıtasının doğusunda gerçekleştirmiştir. Batıda İberik Yarımadası’ndan sonra doğuda da Balkan Yarımadası üzerinde gerçekleştirilen Hristiyanlaştırma operasyonu, Avrupa kıtasının Müslüman ve Yahudilerden temizlenmesini gerçekleştirmiş, Balkan savaşlarıyla beraber önemli bir miktarda eski Osmanlı vatandaşı olan Yahudi ve Müslüman Osmanlının doğu toprakları olan Anadolu yarımadasına göç etmişlerdir.             Avrupa tarihi milattan sonraki dönemlerde ele alınırsa bir anlamda dinler ve din mücadeleleriyle dolu olan bir geçmişi yansıtmaktadır. İlk çağlarda dinden uzak olan Avrupa kıtası önceleri Yahudilerin gelmesiyle tek tanrılı dinlerle tanışmış, daha sonra da Hristiyanlığın çıkmasıyla beraber bu dinin etkisi altına girmiştir. Yahudi ve Hristiyan çekişmesiyle dolu geçen Ortaçağ döneminde ise Müslümanlık önce Endülüs aracılığı ile daha sonraları da Osmanlı İmparatorluğu üzerinden Avrupa kıtasında yayılma şansını elde etmiştir. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü gerçekleştirince Balkanlarda yaşayan Yahudi ve Müslüman topluluklar Anadolu’ya göç etmek durumunda kalmışlardır. Vatikan denetimindeki Hristiyan fanatizmi Endülüs’ten sonra ikinci yeniden fetih olgusunun kıtanın doğusunda gerçekleştirilmesinde, geleceğe dönük bütünüyle Hristiyanlaşmış bir Avrupa projesi etkili olmuştur. Böylesine bir projeye karşı çıkan Avrupa Yahudileri, kıtada kalabilmenin yollarını ararken Müslümanlardan yararlanmak istemiş ama sonraki aşamada gündeme gelen ikinci dünya savaşı ile bu çabalar sonuçsuz kalmıştır. Birinci dünya savaşı ile Balkanlar’dan Müslümanları kovan Hristiyan fanatizmi, ikinci dünya savaşı ile de bu coğrafyada geri kalan Yahudilerin kovulmasını da Hitler adını taşıyan bir faşist diktatöre yaptırmışlardır. Hitler, işgal ettiği bütün Balkan ülkelerindeki Yahudileri kovarak, Orta Doğu’da savaş sonrasında bir Yahudi devletinin kurulmasına giden yolu açmıştır.             İki bin yıllık tarihi içinde Avrupa kıtası Hristiyanlaşırken, başka dinden toplulukların dışlanmasına yönelik çabalar birbirini izlemiştir. Orta çağda Yahudiler giyotine gönderilirken, Müslümanlara dönük saldırı ve savaşlar da sonraki dönemlerde süreklilik kazanmış ve bir anlamda Avrupa tarihi bir dinler arası savaş ve çekişme tarihi olarak ilerlemiştir. Hristiyanlar başka dinlerle savaşırken, Orta çağ sonrasında gündeme gelen Protestanlık nedeniyle kendi aralarında da çekişme ve kanlı savaşlar yaşamışlardır. Ortodoksluğun da içinde yer aldığı Hristiyan dünyasındaki mezhep çatışmaları Avrupa tarihinin kanlı sayfalarla dolu olmasına neden olmuştur. Katoliklerin bağnazlığı ile Protestanların yenilikçiliği uzun süreli din savaşlarına Avrupa ülkelerini mahkûm etmiş ve Avrupa’nın kıtasal birliğe yönelmesini önlemiştir. Mezhep savaşlarının birbirini izlemesi nedeniyle Avrupa devletleri bir araya gelememiş ve sonraki dönemlerde de devletlerarası savaşlar Avrupa tarihinin yeni sayfalarını doldurmuştur.             İki dünya savaşı sonrasında Avrupa ülkeleri birbirleriyle uzun süre savaştıktan sonra iki büyük dev ülkeye karşı bir araya gelmek ve birleşmek çabaları içine girmişlerdir. Kıtanın doğusundan ve batısından Müslümanları kovduktan sonra, ikinci dünya savaşı ile beraber Yahudileri de kıtadan dışlamanın yolunu bulmuşlar ve iki büyük savaş sonrasında kıtasal birliğe yönelirken bunun bir Hristiyan bütünleşmesi çerçevesinde gerçekleşebilmesini istemişlerdir. Bu nedenle, Vatikan’ın merkezinde yer aldığı Roma kenti ana antlaşmanın yeri olarak seçilmiş. Roma antlaşması kıtasal birliğe giden yolda temel dayanak noktası yapılmağa çalışılmıştır. Bir zamanlar büyük Roma İmparatorluğu’nun ya da daha sonraları kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun başkenti olan Roma hareket noktası olarak seçilirken, Hristiyanlığın merkezi olan Vatikan’ın bu kentte bulunmasının etkisi olmuş ve böylece kıtasal birliğin bir anlamda aynı zamanda Hristiyan birliği olduğu da dünya kamuoyuna gösterilmek istenmiştir. Sonraki aşamalarda atılan adımlarda da bu konulara dikkat eden bir tutum birliğin önde gelen temsilcileri tarafından izlenmiştir. Bir anlamda Avrupa Birliği Hristiyan birliği olarak gerçekleştirilmek istenmiştir.             Dünya Avrupa merkezli yapıdan Amerika merkezli bir yapıya doğru geçerken, Amerika Birleşik Devletleri daha çok Avrupa ülkelerinden gelen göçmenler aracılığı ile kurulmuştur. Avrupa’dan ilk olarak Amerika’ya giden gruplar dini cemaatler olmuştur. Hristiyanlığın ucunda keskin tarikatlarla beraber, bazı Yahudi cemaatlerin de Amerika’ya göç ettikleri ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşunda etkin oldukları görülmüştür. Amerika’nın Avrupa’nın önüne geçmesinde Avrupa bölgelerinden dışlanan bu cemaatlerin önde gelen rolleri olmuştur. Avrupa’nın koyu Hristiyan yapılanmasından kaçan ve dışlanan Musevi cemaatleri Amerika’da etkin konuma gelince, tarihten gelen intikamlarını alabilmenin çabası içinde olmuşlar ve Avrupa ülkelerinden daha büyük ve güçlü bir Amerika Birleşik Devletleri yaratırken, bu süper gücün patronu olarak dünya politikasına ağırlıklarını koymuşlardır. Bu durumun ortaya çıkmasında Avrupa’nın Hristiyan fanatizminin dışladığı Musevi lobilerinin etkili çalışmalarının payı bulunmaktadır. Yirminci yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri tarih sahnesine bir süper güç olarak çıkarken, geçmişten gelen Hristiyan ve Musevi çekişmesinin Avrupa ve Amerikan rekabeti olarak öne çıktığı görülmektedir. Dünya politikasında öne geçen kıtasal güçlerin arkasında da din faktörünün olduğu, bu durumun açıkça gösterdiği bir konudur. Bütün mesele Avrupa’nın Hristiyan kimliğinde ısrar ederek diğer dinleri dışlamasından kaynaklanmaktadır.             I. Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nin süper güç olarak ortaya çıkması ve II. Dünya Savaşı sonrasında da dünya gücünü İngiltere’den devralmasıyla beraber Avrupa ikinci plana kaymıştır. İki dünya savaşı sonrasında Avrupa kıtası Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği gibi iki büyük devin ortasında kalması ve bölünmüş durumu nedeniyle, yeniden eski güce kavuşabilmek üzere Avrupa Topluluğu düşüncesi gündeme gelmiştir. Demir çelik birliği ile başlayan bu süreç uzun süre bir ortak Pazar olarak devam etmiş ve küreselleşme döneminde de bir kıtasal birlik olarak Avrupa Birliği’ne dönüşmüştür. Avrupa’nın aklında hep bir Hristiyan birlik olduğu için, Avrupa ülkelerinde ekonomiyi kontrol eden Yahudi lobileriyle, amerikan yönetiminde etkin olan Musevi lobileri işbirliği halinde bir Hristiyan birliği olarak Avrupa’nın önünü kesmeye çalışmışlar ve bu doğrultuda Müslümanları öne çıkararak kullanmağa başlamışlardır. Hristiyan Avrupa birinci yeniden fethi İspanya’da gerçekleştirdikten sonra ikincisini beş yüz yıl sonra Balkanlar’ın yer aldığı Doğu Avrupa’da gerçekleştirmiş ama tümüyle Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan Müslüman nüfusu Avrupa kıtasından uzaklaştıramamıştır. Bosna, Arnavutluk, Bulgaristan, Batı Trakya ve Kosova gibi eski Osmanlı eyaletlerinde milyonlarca Müslüman halen yaşamlarını sürdürdüğü için, Avrupa Birliği bu ülkelerde misyonerliğe öncelik vererek, Müslümanları eritme, bütünüyle Hristiyan bir nüfus yaratarak Güneydoğu Avrupa’yı kıtasal birlik içine alabilmenin yollarını aramıştır.             Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail Yahudi lobileriyle beraber bu Hristiyan Avrupa planının Balkanlar’da uygulanmağa çalışıldığını yerinde tespit ettiği için, böylesine bir gelişimin önüne geçmek üzere yeniden İstanbul merkezli bir yeni Osmanlı projesini Türkiye’yi kullanarak Balkan bölgesinde gündeme getirmişlerdir. Viyana’nın doğusunda halen varlığını sürdüren eski Osmanlı kalıntısı Türk ve Müslüman topluluklara ABD ve İsrail sahip çıkarak, Avrupa Birliği’nin doğusundaki Hristiyan yayılmağa karşı bir alternatif yeni Osmanlı vizyonunu gündeme getirmişlerdir. Böylece doğuya doğru genişleyerek bir büyük Avrupa yaratma projesinin önüne geçmek istemişlerdir. Balkanlar’ın jeopolitik önemi nedeniyle Atlantik güçleri ve Siyonizm ittifakı büyük Avrupa’nın Urallara doğru genişlemesini Balkan bölgesinde kesebilmenin yollarını aramışlardır. ABD bu bölgede Avrupa Birliği genişlemeden önce NATO üslerini kurmuş, Yahudi lobileri de Türkiye üzerinden bu coğrafyanın Türk ve Müslüman halklarını Fransa ve Almanya ittifakına karşı kendi yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Dünya hegemonya çekişmesinde Balkanlar yeni mücadele alanı olarak öne çıkmış ve bölgenin gelecekteki yapılanmasında dinler kullanılmak istenmiştir. Hristiyan Avrupa’ya karşı çıkan ABD ve İsrail, Müslümanları bu doğrultuda yönlendirmeye çalışmışlardır.             Soğuk savaş döneminde Almanya’ya çalışmak için giden beş milyona yakın Türk Müslüman ile Fransa’nın eski sömürgelerinden ve diğer İslam ülkelerinden Avrupa’ya gelen yirmi beş milyona yakın Müslüman’ın Avrupa ülkelerinde yaşaması da Hristiyan bir Avrupa yaratma projesinin önünde önemli bir engel olarak durmaktadır. Balkan Müslümanları ile beraber bütün Avrupa nüfusunun yaklaşık olarak onda biri Müslüman dinine mensuptur. Kıtanın batı ve doğu yakalarında iki büyük yeniden fetih ile bütün Avrupa’yı Hristiyanlaştırmak isteyen Vatikan merkezli Hristiyan fanatizmi, bu durum karşısında çözümsüz kalmakta ve ABD ile İsrail çok dinli ve kültürlü bir küresel toplum yaratma projesinde Avrupa’nın Müslümanlarını Hristiyan Avrupa Birliği projesine karşı kullanmaktadırlar. Dünya hegemonya kavgasında Avrupa ülkeleri Hristiyan kimliği ile mücadele ederken, buna karşı çıkan Yahudi lobileri ve İsrail, ABD üzerinden hem Evanjelizm hem de İslam dünyasını Avrupa’ya karşı yönlendirmektedirler. ABD’deki Yahudi ve evanjelikler tarafından oluşturulan Siyonist yani muhafazakâr cephe tamamen Avrupa merkezli bir Vatikan güdümündeki Hristiyan birliği karşı çıkan politikalar geliştirmektedir.             İsa’nın ortaya çıkışından günümüze kadar Yahudi Hristiyan çekişmesinde Müslümanlar her dönem için kullanılmışlardır. Orta Doğu’da ortaya çıkan Müslümanlık nasıl ispanya’ya götürülerek Avrupa Hristiyanlığına karşı bir Endülüs gücü olarak kullanıldıysa, benzeri bir durum Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa çekişmelerinde yaşandıysa, bu sürecin uzantısı olan yeni bir sayfa günümüzde açılmaktadır. Fransa ve Almanya, köktendinci İran rejimini nasıl İsrail’e karşı destekliyorsa, İsrail de Yahudi dünyası adına çağımızın süper gücü olan ABD’yi yönlendirerek, ılımlı İslam politikaları ve Büyük Orta Doğu Projeleri ile bu girişime karşı çıkmakta ve denge sağlayarak, Avrupa’nın dünyanın merkezinde kendisine bağlı bir yeni Bizans İmparatorluğu oluşturması projesine karşı ABD aracılığı ile Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden kendi asıl projesi olan Büyük İsrail Projesi’ni uygulamaya getirmek istemektedir. Avrupa Birliği’nin, De Gaulle’ün söylediği gibi Atlantik’ten Urallara kadar bir büyük Avrupa projesi’ne dönüşmesine hem ABD hem İsrail hem de Yahudi lobileri açıkça karşı çıkmaktalar ve bu doğrultuda Türkiye üzerinden Müslümanlığı kullanarak karşı politikalar uygulamaktadırlar. Böylece bir kıtasal Hristiyan birliğine dönüşmek isteyen Avrupa ABD, İsrail ve Yahudi lobilerinin engellemeleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Türkler ve Müslümanlar bu çekişmenin arasında kalmaktalar, Balkanlar’da bu yüzden istikrar sağlanamamakta, Bosna katliamının benzeri durumlar potansiyel tehlike olarak doğu Avrupa’da gündemde kalmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkisi ve yaşanan sorunların ortaya çıkışında bu olumsuz durumun fazlasıyla etkisi bulunmaktadır. Bu nedenle, Türkiye Avrupa ilişkileri bağımlı bir durumu yansıtmaktadır. Tarihin ilk dönemlerinden gelen Hristiyan, Yahudi kavgası, Müslüman Türkiye ile Hristiyan birlik olmaya çalışan Avrupa arasındaki ilişkilerde ana belirleyici faktörlerden birisidir. Bu çerçevede, Hristiyan Avrupa Müslüman Türkiye ile ilişkilerini değerlendirirken Yahudilikle rekabetini, ABD ve İsrail ile olan çekişmelerini de dikkate alarak hareket etmektedir. Böylesine bir dinler savaşının devam ettiği süreçte Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerini ve de Türkiye’nin üyelik sürecini bu durumdan bağımsız düşünmek mümkün değildir.             Küreselleşme sürecinin dini öne çıkaran yaklaşımı karşısında Avrupa Birliği Evanjelik, Yahudi ittifakına karşı Vatikan merkezli bir bütünleşmeyi gerçekleştirmeye çalışırken, yeni bir Orta Çağ dönemine sürüklenme karşısında şaşkın durumdadır. Bilimini ortaya çıkışı ile dinin ikinci planda kalması üzerine Avrupa’da Orta Çağ sona ermiştir. Günümüzde ise Fransız devriminden gelen laiklik anlayışına karşı çıkan ABD göçmenlerden oluşan toplum yapısının uluslaşamaması nedeniyle cemaatlerinde oluşan bir sosyal yapı çerçevesinde varlığını sürdürmeye uğraşmaktadır. ABD, toplumsal yapısının cemaatlerden meydana gelmesi nedeniyle uluslar arası alanda laiklik politikalarını savunamamakta, Avrupa ülkeleri ise Fransız devriminden geldiği gibi laiklik merkezli politikalara yönelmektedirler. Avrupa hem laik devlet düzenini savunmakta hem de bit Hristiyan birlik oluşturmaya çalışmaktadır. Bu durum Avrupa ülkelerini ciddi bir çelişkili duruma sürüklemekte, ABD ve İsrail ise Avrupa’nın bu çıkmazından yararlanarak, kendi işlerine gelen politikaları yürütmektedirler. Özellikle Vatikan’ın din üzerinden Avrupa ülkeleri üzerinde oluşturmaya çalıştığı inisiyatifi kırmak üzere, laik devlet düzenlerini gündemde tutan politikalar Avrupa içinde ABD ve İsrail tarafından açıkça desteklenmektedir. ABD ve İsrail ikilisi işlerine geldiği aşamada Türkiye gibi Müslüman ülkelerde de laikliği desteklemektedirler. Ama uluslar arası konjonktürde İslam dünyasına yönelik siyasal inisiyatifler geliştirilirken, bunun tamamen tersi olan ılımlı İslam ya da cemaatçi politikalara da açıktan destek verebilmektedirler. Laik rejimleri istedikleri gibi kullanamadıkları noktada, dinler arası diyalog ya da hoşgörü gibi sihirli kavramlara sığınarak dinci politikalara arka çıkan yaklaşımları birbiri ardı sıra sergileyebilmektedirler. Bu çelişkili durumlar laik ve Müslüman bir ülke olan Türkiye’de çeşitli iç sorunlar yaratırken, Avrupa ülkeleri arasında çeşitli anlaşmazlıklara ve istikrarsızlıklara yol açarak, ABD ve İsrail gibi güçlere Avrupa Birliği ile rekabet düzeni içerisinde avantajlı durumlar yaratabilmektedir.  Böylece, Avrupa’nın İslamiyet ile bağlantısında küresel çekişme rekabet politikaları etkili olmakta, dinler arası yarışma Avrupa’nın İslam’a karşı tutumunun kesinleşmesini önlemekte, Türkiye gibi Müslüman bir ülkenin üyeliğini tehlikeye düşürmektedir.             Avrupa’nın Hristiyan birlik olmak istemesi kadar, İslam’a karşı çıkan tutumunun da arkasında tarihsel nedenler bulunmaktadır bu nedenle tarihsel süreç iyi bilinmeden bugün Avrupa’yı yöneten devlet aklını anlayabilmek mümkün değildir. Küreselleşme dini öne çıkarırken, küresel emperyalizmin öncüsü ABD bütün İslam dünyası için yeni bir ılımlı İslam politikası gündeme getirmiştir.  Bu doğrultuda bütün İslam ülkelerini içine alabilecek derecede yaygın bir genişletilmiş ve büyük Orta Doğu projelerine kalkışırken, bu doğrultuda Türkiye’yi deney yapılan bir laboratuar ülke konumuna sürüklerken, Avrupa Birliği Hristiyan kimliğine daha sıkı sarılmağa başlamış ve bu aşamada Müslüman ülke ve topluluklara karşı daha mesafeli tutumlar geliştirmiştir. Türkiye gibi bir Müslüman ülkenin tam Avrupa Birliği’ne tam üye olacağı aşamada, İslam coğrafyası için deneme tahtası çevrilmesi hem Avrupa’da hem de Türkiye’de çok ciddi ve haklı tepkilere yol açmıştır. Türkiye’nin bir Müslüman ülke olarak Avrupa Birliği’ne üye olabilmek için göstermiş olduğu yarım yüzyıllık çaba, küresel süreç nedeniyle sonuçsuz kalmış ve Türkiye’nin tam üyeliği belirsiz bir tarihe ertelenmiştir. Avrupa ile Amerika arasındaki çekişme ile hristiyanlık ve Yahudilik arasındaki din kavgası ile ve dünyanın gelecekte alacağı biçimle bu sorunun değerlendirilebileceği bir aşamaya gelinmiştir. Artık hiç kimse dünyanın gelecekteki durumundan emin olmadan Avrupa’nın Hristiyanlık ile hesaplaşması ya da sınavı için kesin bir hükümde bulunamaz. Bu aşamadan sonra da küresel çekişmeler sona ermeden, yeni bir dünya düzeni kurulmadan bir Müslüman ülke olarak Hristiyan birlik olmağa çalışan Avrupa kıtası içindeki yerinin ne olacağını belirlemek mümkün değildir.             Türkiye’nin Müslüman bir millete sahip olması bir suç değildir, aksine tarihsel sürecin bugünkü uzantısıdır. Çok unsurlu bir büyük imparatorluğun dağılmasından sonra ortaya çıkan otorite boşluğu alanında bir araya gelen eski imparatorluk halkı, bir ulusal kurtuluş savaşı vererek yeniden dünya sahnesine çıkarken, ülkeyi işgal eden Hristiyan ülkelere karşı çoğunluğu Müslüman olan bir halkın direnişi sayesinde bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Bir ulusu yaratan unsurlar içinde din önde gelen bir yere sahip olduğu için, nüfusun büyük çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle Türkiye de bir Müslüman milletin devleti olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Uluslaşma süreci içinde Türk halkı kitlesel bir entegrasyona yönelince, Türkiye Cumhuriyeti laik devlet ve Müslüman millet sentezinden oluşan karma bir siyasal yapılanma ile yirminci yüzyıl yoluna devam etmek durumunda kalmıştır. Türkiye dış dünya ile temaslar yabancı ülkelerle ilişkilerini sürdürürken bu yapısı ve kimliği ile hareket etmiştir. Bu nedenle, günümüzde Türkiye’yi Müslüman bir millete sahip olduğu için üye yapmamak isteyen Avrupa Birliği, önceden bildiği bu duruma göre hareket etmek ve şimdiye kadar sürdürdüğü Türkiye’yi de içine almak sürecini tamamlamak zorundadır. Ne var ki Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin bu aşamadaki haklılığını bir yana bırakarak tamamen uluslar arası konjonktüre göre hareket ettiği görülmektedir. Böyle bir Avrupa hakkaniyeti çiğneyen, Türkiye’nin kazanılmış haklarına saygı göstermeyen, değişen koşullara göre fırsatçı davranan bir kıtasal birlik olarak olmuşsuzluğun yeni merkezi konumunda bir tavır sergilemektedir. İkiyüzlü ve çıkarcı politikalar Avrupa Birliği’nin günlük yaklaşımları durumuna gelince, Türkiye’nin de artık çok daha dikkatli hareket etmesi, ulusal çıkarlarına öncelik veren, kazanılmış haklarını koruyan ve gerekirse alternatif arayan yeni politikalar geliştirmesinde fazlasıyla yarar bulunmaktadır.             Tarihi unutmayan, tarihsel belleği öne çıkaran bir devlet aklı sergileyen Avrupa Birliği yönetimi sanki bir üçüncü yeniden fethi İberik ve Balkan yarımadalarından sonra Anadolu yarımadasında gerçekleştirmek isteyen bir amacı varmış gibi hareket etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa’dan kovan Balkanizasyon politikasını Balkanlar’dan sonra Anadolu’da gerçekleştirebilmek üzere bir yol izleyen Avrupa Birliği Kopenhag kriterleri ile Türkiye’nin çeşitli bölgelerini eyaletleştirerek yeni bir Yugoslavya dağılma sürecini Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk milletine dayatmaktadır. Böylesine bir amaç doğrultusunda Vatikan ve Fener Rum patrikliği işbirliği çerçevesinde yeni misyonerlik hareketleri Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yaygınlaştırılmakta, Avrupa merkezli yeni Bizans yaratma projesi misyonerler aracılığı ile eski Bizans toprakları üzerinde gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu doğrultuda da, bölgenin merkezi ülkesi olan Türkiye’nin yeni bir Sevr haritası doğrultusunda parçalanması gündeme getirilmektedir. Büyük bir imparatorluk coğrafyasından kopup gelen göçmen nüfusu, Türk ulusal birliği dışına çıkartarak misyonerlik faaliyetleriyle bunları Hıristiyanlaştırarak hedefine ulaşmak isteyen Avrupa emperyalizmi, Ankara merkezli ulus devleti muhatap görmemekte, ülkenin çeşitli bölgelerinde yer alan yerel yönetimlerle işbirliği yaparak devletin ve ulusun dağılmasına giden yolu açmaktadır. Bir anlamda, Avrupa Birliği Urallara ve Hazar Denizi’ne kadar olan alanı kendi içine almağa çalışırken bu arazide yaşayan Müslüman milleti tasfiye ederek bu insanları alt etnik kimlikleriyle Hıristiyanlaştırarak Avrupa’nın içine alabilmenin hesaplarını ve girişimlerini tezgâhlamaktadır. Bu durum da, Türk milletinin Müslüman kimliğinin bütünüyle dışlanması anlamına gelmektedir. Avrupa Birliği büyük Avrupa olma yolunda üçüncü yeniden fethi Anadolu yarımadası üzerinde gerçekleştirmeğe kararlı görünmektedir. İspanya ve balkanlarda yaşanmış olan kanlı savaşları Anadolu’ya taşıma çabası doğrultusunda kışkırtmalar sürdürülmektedir. Bosna’da yaşanan dramın benzeri yeni katliamlara Anadolu’da çanak tutan bir Avrupa emperyalizmi ile Türkiye karşı karşıya kalmıştır.             İslam’ın bir Ortadoğu dini olması nedeniyle Avrupalılar Müslümanlığa hiçbir zaman Avrupalı olamayacakmış gibi peşin bir yargıyla bakmaktadırlar. Küresel süreçte ABD’nin dünya merkezinde yer alan İslam coğrafyasını ele geçirme girişimine kalkışması nedeniyle, ABD saldırı ve işgallerine haklılık yaratacak derecede bir İslam terörü yaratılmakta, 11 Eylül olayları bu doğrultuda yorumlanırken, batı için önceden var olan komünizm tehdidi yerine fundemental İslam ve İslam terörü konulmaktadır. Böyle bir aşamada ise bütün batı dünyasında bir İslam karşıtlığı ya da İslamafobi denilen bir İslam düşmanlığı yayılmaktadır. Amerika’nın emperyal saldırı programına uygun olarak hazırlanan bu senaryoda Hristiyan Avrupa da etkilenmek istenmekte ve Müslüman toplum ya da ülkeler, İslam terörünün kaynağı olarak gösterilmektedir. Sanki her Müslüman teröristmiş gibi bir olumsuz hava yaratılınca, Hristiyan Avrupa kamuoyu da Müslüman karşıtı bir çizgide oluşturulmaktadır. Danimarka ve Hollanda gibi Amerikan kukla ülkelerde basın aracılığı ile yaratılan karikatür krizleri de Avrupa kamuoyunda ciddi bir İslam karşıtlığını tırmandıran kışkırtmalar olarak birbirini izlemektedir. Bütün bu gibi provokasyonlar kasıtlı olarak yaratılmakta, Avrupa’da bir Hristiyan İslam karşıtlığı yükselirken, ABD’nin İslam coğrafyasına yönelen saldırı ve işgal hareketlerine haklılık sağlayarak bu hukuk dışı girişimler meşrulaştırılamaya çalışılmaktadır. Günümüzün süper gücü ABD’nin dünyanın merkezini ele geçirme harekâtına gerekçe olarak İslam’ı ve İslami terör denilen bazı olayları kullanması, batı dünyasının gözünde Müslüman ülkelere karşı yeni bir mesafe yaratmıştır. Türkiye’nin elli yıllık çabaya rağmen bugün Avrupa’nın daha uzağında kalmasının nedeni bu yeni durumdur.             Avrupa, tarihten gelen süreç içinde İslam ile daha tam olarak hesaplaşamadan, üçüncü bir yeniden fetih projesini yeni Bizans stratejisi çerçevesinde dünyanın merkezinde gerçekleştiremeden, İslam dünyası okyanusu ötesinden gelen Atlantik emperyalizminin saldırısına uğramıştır. Bir yanda batıyı temsil ettiğini söyleyen ABD ve onun müttefikleri İngiltere ve İsrail diğer yanda da dünyanın merkezi alanında ayrı devletler halinde yaşamını sürdürmeye çalışan 1,5 milyarlık Müslüman nüfus karşı karşıya gelirken, ana çelişki bu noktaya kaymış ve Hristiyan Avrupa ile Müslüman Türkiye’nin çelişkisi ikinci planda kalmıştır. Doğu batı ekseninde Hristiyan batı dünyanın merkezinde kurulan Yahudi devletinin yönlendirmesiyle Müslüman doğuya doğru saldırırken, Ortadoğu’nun savaş alanına dönüştüğü ve Türkiye’nin de bu bölgenin önce gelen ülkesi olarak Avrupa’nın dışında kaldığı görülmektedir. Avrupa Hristiyan Amerika ile birlikte hareket etmeye doğru zorlanırken, İslam ülkeleri de bir dayanışmaya doğru yönelmişler ve AB’nin Türkiye’yi Avrupa dışında tutma politikası tam bu aşamada ılımlı İslam yapılanması olarak Türk devletinin başına geçmiştir. Türkiye bu noktadan sonra Avrupa üyeliğine aday Müslüman ülke olmaktan, İslam ülkeleri için deney yapılan bir laboratuar ülke konumuna geçmiştir. Bu nedenle de Avrupa birliğinden uzaklaşan Müslüman kimliğinin Avrupa için sorun olması geride kalmıştır.             Yeni dönemde Müslümanlığa karşı sert tutumu tanınan bir din adamının papalığa seçilmesi de İslam ve Hıristiyanlık karşıtlığını destekleyen, bir anlamda medeniyetler çatışması tezlerine yardımcı olan bir adım olmuştur. Karikatür krizleriyle beraber yeni papanın Müslümanlar için sert konuşmalar yapması da Türkiye ile Avrupa Birliği’nin arasını din açısından açmıştır. Milattan sonraki asırlarda Avrupa ve merkezi coğrafyanın çeşitli bölgelerinde meydana gelen Müslüman Hristiyan savaşlarının zaman zaman öne çıkartılarak hatırlatılması da içine girilmiş olan soğukluk döneminin çelişkilerini artırmıştır. Bu gibi adımlar Avrupa’da yeni bir haçlı ruhunun ortaya çıkmasına ve Müslüman ülkeleri fethe çıkan ABD’nin desteklenmesine yol açmıştır. Türklerin ve Müslümanların Ortadoğu’yu ele geçirmelerine karşı düzenlenmiş olan on bir haçlı seferinin bir benzerini bugün Amerika’nın yaptığı ve bu nedenle Avrupa ülkelerinin ABD’yi desteklemeleri gerektiği dile getirilerek açıkça savunulmuştur. AB bu doğrultuda uluslar arası konjonktüre kendisini kaptırdığı için İslam ile olan hesaplaşmasını ya da meselesini kendi iç dinamiklerine göre çözememiştir.             ABD’nin Irak saldırısı ile canlandırmış olduğu haçlı ruhu Avrupa’yı da kapsamış göründüğünden, Avrupa ülkeleri artık Türkiye’ye karşı daha katı ve acımasız davranabilmekteler ve eskisi gibi Türkiye’yi anlamağa çalışmamaktadırlar. İslam’ın doğuşundan bu yana devam edip gelen Hristiyan dünyasının Müslümanları küçümseyen tavrı, ABD’nin yeni ateşlediği haçlı ruhu ile daha da keskinleşmiş bir duruma gelmiştir. Sürekli olarak insan haklarını öne çıkaran Avrupa ülkeleri ya da birlik organları her nedense Müslümanların hak ve özgürlükleri söz konusu olduğunda çifte standartlı davranabilmekte ve Müslümanları ikinci sınıf insan gören ikili bir tavrı sergilemekten kaçınmamaktadır. ABD’nin sürdürdüğü İslam dünyası fethi serüveninde Müslümanların terörist olarak damgalanması daha da kolaylaşmakta, böylece Avrupa Müslümanlar için daha rahat bir biçimde çifte standartlı kararlar çıkartabilmektedir. Böyle bir durumda Avrupa üzerinden batı İslam dünyası ile yakınlaşacağına ya da anlaşacağına tamamen tersi bir yönde ABD’nin saldırganlığı doğrultusunda ve İsrail’in medeniyetler çatışma tezine uygun olarak yeni bir kavgaya doğru gitmektedir. ABD’nin saldırdığı, Avrupa’nın ise dışlayarak uzaklaştığı İslam dünyası, dünyanın ortasında bir hedef haline gelmekte, Türkiye de Avrupa’nın dışında bırakılarak dünya ile bütünleşmeğe doğru itilmektedir. Avrupa, batı dünyasında giderek yükselen İslamafobi rahatsızlığı ile artık İslamı kendi dışında görmektedir. Bu nedenle, Avrupa’da yaşayan Müslümanlara karşı tepkiler artmıştır.

Türk Yurdu Şubat 2008
Türk Yurdu Şubat 2008
Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele