MİLLİYETÇİLİK DERSLERİ

Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

Son günlerde gazetelerdeki haberleri, köşe yazılarını inceleyince ürpermemek elde değil; bu yazıları görünce ülkemizin geleceği açısından ister istemez tedirgin oluyorsunuz. Bilinen çevrelerin bu tarz endişeleri peşinen vehim ve paranoya diye tanımlayacaklarını bile bile, düşündüklerinizi açıklama ihtiyacı duyuyorsunuz. Çünkü karşılaştığınız tablo, kaygı vericidir. Bu düşüncelerin etkili olmaları halinde ülkenin birliğini sağlayan harç olarak gördüğümüz değerler manzumesi ayrışmış olacaktır. Toplumumuzun önemli bölümü, geçmişini ve kimliğini unutmuş, millî acılarını ve sevinçlerini kaybetmiş, bölgede ve kürede hiçbir iddiası olmayan mankurtlaşmış bir millet/ulus haline dönüşecek. Sonuçta Allah esirgesin Endülüs’ün akıbetiyle karşı karşıya gelinecek. Bu cümleden olarak Hatemi, doğrularla süslediği 15 Ocak 2008 tarihli Yeni Şafak’taki yazısında, cümlelerinin arasına öyle yanlışlar serpiştirmiş ki ne kadar fanatik bir Şii olduğunu hayretle müşahede ediyorsunuz. Dönemin şartlarının ve siyasi hâkimiyet mücadelesinin Şah İsmail’e ve Safevilere neler yaptırdığını görmezlikten gelerek, Yavuz Sultan Selim Han’ın uygulamalarının gerekçesini dini taassuba ve koyu bir Şii düşmanlığına bağlamak için ancak fanatik bir Şii taassubuna ve Sünni düşmanlığına sahip olmak gerekir. Sünnilerin bir kısmının Şah İsmail’le ilgili peşin ve menfi hükümlerini gözden geçirmesi ne kadar ihtiyaç ise Hatemi’nin Yavuz’a yönelik suçlamalarının da gerçeklere uygun şekilde düzeltilmesi, peşin hükümlerden arındırılması gerekiyor. Başörtülü hanımlara tahammül edemeyen, umumi helâda ayağını kaldırıp ayak yıkayarak abdest almalarını garipseyen, şiddetle eleştirip kınayan bazı hanım yazarlar, Almanya’daki millî görüş toplantılarının yapıldığı 3–5 bin kişilik spor “halle” tuvaletlerinden, oralarda kendilerine tahsisi edilen ibadet imkânlarından haberdar olsalardı muhtemelen bu tutumu, Bavyera’nın muhafazakâr idarecilerine, kilise yönetimlerine ihbar ederler, bütün güçleriyle önlemeye çalışırlardı. Ne var ki inançlı kesimler, her gün karşılaştıkları bu tarz bağnaz ve anlamsız tavırlara tahammül gösterme, olgunlukla karşılama alışkanlıklarını sürdüreceklerdir.
              Farklı dü
şünce ve inanç kulvarlarından gelerek, genel hatlarıyla “kozmopolit” diye adlandırılabilecek potada buluşan başkaları da var. Meselâ bir zamana kadar taşımakta beis görmediği millî hassasiyetlerine uyan ülkücü muhitlerdeki arkadaşlarıyla zorlukları, çileleri, tehlikeleri fütursuzca paylaşmış olan Türköne, 15 Ocak 2008 tarihli yazısında “Kızılay’dan alınacak bir şişe kanla yapsaydınız ya bayrağı” diyor; “parmağınızdan damlatacağınıza” ve soruyor: “İkisi arasında derin bir anlam farkı var mı?”
            Elbette var! Türköne’nin deyimiyle “ikisi arasında derin bir anlam farkı var”. 17 Ocak 2008 tarihli yazısında bahsetti
ği, başörtüsüyle türban arasındaki, bize göre de önemsiz sayılabilecek bir fark değil. Anlaşılan Türköne’nin çocukluğunda kan kardeşi olmamış.
            Türköne, Her iki yazısında simgelerle değerler arasındaki ilişkiyi ele alıyor. İkinci yazıda geliştirdiği mantığı birinci yazısıyla kıyaslayınca karşımıza ilginç bir tablo çıkıyor. İkinci yazısındaki mantık şu:             Dindar olmayanlardan, dini emirlere riayet etmeyenlerden, İslâm’a düşman olanlara kadar geniş bir yelpazeyi içine alan bir kesim için başörtüsü “dini veya siyasi bir simgedir”. Başörtüsü takan hanımlar için ise böyle bir simge söz konusu değildir. Dolayısıyla aslında sembolün kendisi değil, sembolün temsil ettiği değerler tartışılmaktadır.            Türköne’nin bu yazısındaki mantık doğrudur. Yani, insanlar sembolleri tartışırken aslında o sembollerin temsil ettiği değerleri tartışıyor. Yazar burada örnek olarak başörtüsünü vermiş; buna göre başörtüsüne karşı olanlar, yani genç kızların başörtüsüyle üniversitelere gelmesini istemeyenler, aslında o başörtüsünün temsil ettiğine inandıkları değerlere karşılar. O değerleri istemiyorlar. Köyde, evde, çarşıda pazardaki başörtüsünden kimse rahatsız değil, rahatsızlık vereni üniversiteli genç kızların başındakidir.            Gençlerin kandamlalarından bayrak yapmalarını, bunu Genel Kurmay Başkanının takdir etmesini, Türköne gibi, eleştirenler, birkaç yıl önce, Mersin’de Bayrağa hakaret eden bir gruba tepki olarak Türkiye çapında bayrak asma kampanyaları yapanları eleştirmişlerdi. İşin garibi o zaman bayrağa hakaret eden gençler unutulmuştu; şimdi de çocuklara kandamlalarından bayrak yaptıran olaylar, o olaylarda şehit olanlar unutuluyor veya önemsenmiyor.            Bayrağı, istiklâl marşını yüceltmek isterken yanlış uygulamalarla tersini yapanlara tepki gösterdiğimiz zamanlar olmuştur. Meselâ 12 Eylül sonrası Mamak askeri cezaevinde tutuklu bulunan gençlere, sopa tehdidi altında esas duruşla söyletildiğini öğrendiğimizde, bu gayri insani tutumun son derece yadırgamış ve kınamıştık. Yine aynı yıllarda üniversite kampuslarında, hangi mantıkla başlatıldığı hala anlaşılmayan, hafta sonları bayrak asma hafta başları indirme törenleri, bayrak törenlerinden haz duyan insanları; bu suni, anlamsız ve gereksiz ritüellerden nefret eder hale getirmişti. Bu tepkiler elbette sembollerin temsil ettiği değerlerden değil, sembolleri anlamsız yere bir baskı ve zorbalık şeklinde kullanmaya çalışan zihniyete idi.
          Türköne, bayra
ğın kandamlalarından yapılmasını savaş zamanında meşru sayacağını ihsas ediyor. Ama terörle mücadelenin bir savaş psikolojisine yol açmaması gerektiğini söylüyor. İyi de Kuzey Irak’ta operasyon yapan, Dağlıca’da 15 Mehmetçiği şehit veren TSK mensuplarının, ailesi, mahallelisi, şehitlerin köydeki kuzenleri, kardeşleri, köylüleri ne hissedecek? İster savaştan isterse terörden kaynaklansın, bu psikolojiyi, kaçınılmaz öfkeyi anlamak zorundayız. Üstelik silâhlı bir mücadelenin “savaş” diye nitelendirilmesi için mutlaka devletlerarasında cereyan etmesi mi gerekiyor? Türköne serinkanlı düşününce, kurguladığı mantıkla, bayrak sembolünün temsil ettiği değerler karşısında yer aldığını fark edecektir.
          Kürtçe konuşan insanlarımızı kucaklamak, onlardaki etnik mensubiyet eğiliminin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından başka bir siyasi kimlik arayışına dönüşmemesi için çeşitli alanlarda politikalar geliştirmek, sadece güvenlik tedbirleriyle yetinmemek durumundayız. Ama bu gibi gerekçeler teröristlerle onların anladığı dilden, yani etkili yöntemlerle mücadeleyi hafife almayı gerektirmez. Türköne ve olaylara aynı pencereden bakanlar, teröre karşı mücadeleyi, bunu yürüten devlet organlarını ve görevlilerini, sivil halkı kanlı yöntemlerle yıldırıp kontrolüne almaya çalışan güruha karşı, silâhlı mücadeleyi gereksiz buluyorlar. Bundan dolayı, kanlarıyla bayrak yapan gençlerin duygularını ve onları takdir eden Genel Kurmay Başkanı’nın psikolojisini anlamıyorlar. Bu tavır, sonuçta bu milleti-ulusu oluşturan değerlerin yanı sıra, millî devlete vücut veren düşünce ve felsefeyi, devletimizin temel ilkelerini reddetmek anlamına gelir.            Hangi düşünce iklimine mensup olursa olsun, ortak bir kozmopolitan potada buluşan aydınların temsil ettiği zihniyetin en vahim tarafı, başörtüsünün sembolize ettiği değerlerle bayrakta ifadesini bulan değerleri birbirinden koparıp ayrıştırmak istemeleridir. Yukarıda yazılarından alınan örneklerde değindiğimiz  bazı hanım yazarların Türk’ün ve İslâm’ın değerlerine toptan karşı olmaları nedeniyle bayrağın, millî tarihin ve kültürel değerlerimizin yanı sıra, başörtüsünü de, ezanı da, namazı da, abdesti de her fırsatta aşağılamaya kalkışmalarını düşünce ve inanç yapıları bakımından yadırgamıyoruz. Ama farklı bir kulvarda yer alan bazı yazarların da benzer bir tutum sergilemeleri,  milliyetçi-muhafazakâr ayrışmaları amaçlayan bir çaba içerisine girmeleri kabul edilemez.

           Türk ulusunu var eden de
ğerler manzumesinde dini değerleri de Türklüğe ilişkin değerleri de elbette yok sayamazsınız. Milletimizi var eden değerler arasında Oğuz Kağan destanı vardır; Bilge Kağan vardır; Buğra Han Destanı vardır; İstiklâl Harbini ve Çanakkale’yi kazanan irade, İstanbul’un fethi, İkinci Viyana kuşatmasındaki bozgun, Balkanların, Trablusgarp’ın kaybı vardır; cihan devleti olarak asırlarca hüküm sürdüğümüz coğrafyada, eski dünyanın nerdeyse tamamında uyguladığımız adalet, yani ”Nizam-Alem” vardır. Yüzyıllar süren tarihî bir yürüyüşün içerisinde paylaşılan sevinçler, hazlar, elemler, acılar vardır.  Kültürümüzü vücuda getiren derinlik Kutadgubilig, Divan-ı Lügat-üt Türk, Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre anlaşılmadan ve niceleri anlaşılmadan Türk Ulusunu oluşturan değerler manzumesi anlaşılamaz. Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, dikkatle incelenirse görülür ki Türk ulusunun bu değerleri üzerine yeni devleti ve onun çağdaş, laik, demokratik rejimini kurmuşlardır.
           Sözün özü, başörtüsünün temsil ettiği değerlere doğru ve meşru, bayrağın temsil ettiği değerlere ise olumsuz bakmak veya bunun tersi, bizi biz olmaktan çıkarır. Türköne’nin sözünü ettiği “Savaşacak adam bulma sıkıntısı hiç çekmedik” ifadesini bir daha söyleyemez hale geliriz. Ondan da önemlisi, beşeriyete hizmet edecek, insanlığa küresel adaleti götürecek yeni bir güç olma heyecanını kaybederiz. Oysa gençlere, giderek genişleyen kültürel yozlaşmanın yaşandığı günümüz ortamında, öncelikle bu heyecanı vermek gerekir. Şevk ve heyecanını kaybeden bir ulusun varlığını bağımsız olarak devam ettirmesi mümkün değildir. Başka bir ifadeyle hamaset ile bilim ve akıl arasında kurulması gereken denge ve etkileşim, milletimizin bulunduğumuz yüzyıldaki konumunu belirleyecek temel faktördür.  

Türk Yurdu Şubat 2008
Türk Yurdu Şubat 2008
Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele