BAŞKA DEMOKRASİ MÜMKÜNDÜR!

Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

 Bugün geldiğimiz noktada, siyasal otoriteyi kimin kullanacağı sorununa getirilen en akılcı çözüm demokrasidir. Toplum halinde var olmak yöneten-yönetilen ikiliğini zorunlu kıldığına göre, birileri yöneten mevkiinde olacak ve yönetme gücünü kullanacaktır. Yönetenlerin kökeni sorunu cumhuriyet rejimi ile yine akılcı biçimde çözümlenmiştir. Krallık/padişahlık veya aristokrasinin, oligarşinin egemenlik gerekçesi günümüzde geçerliliğini kaybetmiştir. Artık yönetenler halkın içinden çıkacaktır; ama nasıl? Atama ile mi, darbe ile mi, yoksa halkın özgür iradesine göre mi? İşte bu sonuncu seçenek, demokrasiyi ifade eder. Dolayısıyla demokraside en önemli kavramlardan biri özgürlük, diğeri de eşitliktir. Halk, yani yönetilenler belirleme hakkını ne kadar özgürce ve eşit olarak kullanırlar da kendilerini siyasal güç merkezinde ne kadar çok temsil ederlerse, demokrasinin de o kadar gelişmiş olacağı kabul edilir. Çağımızda demokratik sistemlerin biçimsel niteliği ve işleyişi genel olarak böyle özetlenebilir. İşin teorisi son derece akılcı olduğu halde, bilfiil işleyiş hiç de teorideki mükemmellikle örtüşmez. Çünkü ‘halkın teveccühüne mahzar olma isteği ve gereği’, aynı zamanda demokrasi için bir tehlike kaynağıdır da! Kendilerinin halk tarafından seçilmesini isteyenler niçin bunu istemektedir? Bu sorunun gerçek cevabı bulunamaz. İktidarı eline alanların siyasal otoriteyi erdemli biçimde kullanmalarını garanti altına alacak şey, sadece yasalardır. Bu yüzden, hukukun üstünlüğü, demokrasinin olmazsa olmazıdır. Farklı eğilimler iktidarda temsil edilmek istediklerine göre, sayısal olarak çoğunluğu eline geçirenlerin diğerlerini baskı altına almaları mümkündür. Bunu da hukuk engelleyebilir. Fakat hukuk, mevcudiyeti itibarıyla teorik ilkeler dizisidir. Son tahlilde her şey insanın elinde şekillenir. İnsan da eylemlerine temel teşkil eden idelerden beslenir. Bu çerçevede tartışılan sorunlara burada ve birkaç cümleyle cevap bulma imkânı yoktur. Fakat demokrasi sorunu ve demokrasi etrafında yaşanan sorunlar her zeminde tartışılmalıdır. İlk başta sormak zorundayız; hangi demokrasi ve nasıl bir demokrasi? Demokrasi deyince çağımızda ilk akla gelen, liberal demokrasidir. Küreselleştirilen dünyada, kelimenin tam anlamıyla “liberal demokrasi söylemi” fırtınası estirilmektedir. Fakat liberal demokrasinin ve liberalizmin tahripkâr sonuçları, aynı şiddette bir karşıtlık oluşturmuştur. O halde, bize kaybettirdikleri dolayısıyla liberal demokrasiye karşıt olmakla demokrasiye taraf olmanın sınırlarını nasıl çizeceğiz? Liberal demokrasi, demokrasi anlayışının zirvesi midir? Eğer bu demokrasi mevcut sistemlerin en mükemmeli ise, o zaman niçin insanlık trajedileri son bulmamaktadır? Sorun nerededir? Sorun demokrasinin biçimsel yapısında değil, liberal demokrasinin ruhundadır. Bu da, liberal demokrasi dışında başka bir demokrasinin, demokrasinin yeni bir ruhla yeniden inşasının imkânı yolunu açmaktadır. Teorisi ve pratiğiyle yaşama dünyasına egemen olmuş bir sistem karşısında, onun temelleri ve tezleriyle aynı tutarlılıkta başka tezlerle ortaya çıkılmadığı takdirde, bu sisteme karşıt olmaktan öteye gidilemez. Liberal demokrasinin yol açtığı problemler dolayısıyla demokrasiye karşı olmak, -Kant’ın başka bağlamda ifade ettiği terimlerle konuşmak gerekirse- zehirlenme ihtimaline karşı nefes almaktan vazgeçmeye benzer. Yapılması gereken şey, sırf karşı çıkmak değil, teorisi ve tezleriyle yeni bir demokrasi anlayışı geliştirmektir. Liberalizm ve demokrasinin köklerini soruşturan Macpherson, liberal demokrasinin “bencil bireyciliğe” dayandığını ifade eder. İnsan kendi kişisinin sahibidir. İnsanı kendisi yapan, sahip olduklarıdır. İnsanın özü, kendinin olan şeyleri gönlünce kullanabilme özgürlüğüdür. Bütün bireyler tüm sahip olduklarını genişletme ve geliştirme hakkına sahiptir. Bu özgürlük, yalnızca diğerlerinin de aynı özgürlüğü kullanabilmeleri için gerekli kurallarla sınırlanır. Buna bir de olabildiğince çok kazanma, yani kapitalist ruh eklendiğinde, ortaya piyasa mekanizması çıkar. İlkeleri ve işleyişi belirlenmiş bu mekanizmayı devlet denilen güç denetler. Devlet özgürlükleri de garanti altına alır. Liberal devlet üretim araçlarını denetleyenlerin çıkarlarını korumak için ortaya çıkmıştır. Başlangıçta demokratik değilken, aşağıdan gelen baskılar sonucu demokratikleşmiştir. Geleneksel teorilerde, değişik çıkar gruplarının varlığı demokratik toplumun özü olarak kabul edilir; demokratik devletin temel işlevi ise, bu çıkarları uyuşturmaktır.[1] Bu uyuşma ekonomik alanda piyasa mekanizması içinde gerçekleşir. Liberal demokrasinin ve kapitalizmin kutsadığı, adeta putlaştırdığı “piyasa”  kavramının anlamı budur. Bu uzlaşmanın siyasal alanda da çok partili seçimlerle gerçekleşmesi beklenir. Liberalizmin kapitalist ekonomiyle de demokrasiyle izdivacı, toplumların değerli saydığı her şeyi adeta buharlaştırmaktadır. Devlet bir şirket haline dönüşmüş, yaşama dünyası bir çıkar kavgası alanı haline gelmiş, değerlerin değeri yitip gitmiştir. Macpherson’ın analizinin bir adım gerisine de biz gidelim… Bütün bunların temelinde Hobbes’un doğal durum tasarımı yatmaktadır. Ona göre bireyin doğası salt bencilliktir. O, bencilliği gereği her şeyi mülkiyetine geçirme eğilimindedir. Bu yüzden herkes herkesle kavga halindedir. Herkes herkesi “tüketmek” istemektedir. Yani insan insanın kurdudur. Fakat bu doğal durum, her birey için bir tehlike arz etmektedir. Bu yüzden de, birey, bencilliği gereği, kendi varlığını korumak için diğerleriyle uzlaşır ve bir kısım isteklerini terk edip bireyler üstü bir güce devreder. Böylece Leviethan varlık kazanır. Liberal demokrasinin temelinde yatan tasarım işte bu; yani bencil birey, çıkar kavgası ve çıkarların uzlaşmasıdır. Bu çerçeveden bakılınca, bencillikten doğan rekabetin, yani doğal durumdaki kavganın yerinin ‘piyasa’ olduğu görülmektedir. Bu tasarıma dayalı piyasa, gerçekte geleneksel anlamıyla malların el değiştirdiği mekân değil, kurallara bağlı bir “tüketme” mekânı ve mekanizması olmaktadır. Çünkü piyasayı belirleyen, güçlü olandır. Liberal kapitalizmin putlaştırdığı piyasa, bencil bireylerin birbirini zarif biçimde tükettikleri zeminden başka bir şey değildir. Bu arada faydalı bir işleyiş, mal ve paranın el değişimi ve böylece ihtiyaçların karşılanması işi de gerçekleşir. Yeni ruh Böyle bir ruhu özünde taşıyan liberal demokrasinin, kelimenin gerçek anlamıyla insanlığa huzur ve sükûnet getirmesi mümkün olamaz. Eğilim ve yönelimlerin, istek ve ideallerin siyasal güç merkezine eşit biçimde taşınması kulağa hoş gelmekle birlikte, liberal demokratik sistem ve bu demokrasinin ruhundan beslenen bu söylem, güçlü olana egemenlik yolunu açtığı için, mevcut demokratik işleyişte eşitliği teneffüs ede ede eşitsizliğin tesciline tanık olmakta, kendi eşit ellerimizle eşitliğimizi toprağa gömmekteyiz. Her şey, her türlü değeri rafa kaldıran rekabet anlayışından kaynaklanmaktadır. O halde, rekabette eşitlik yerine mevcudiyette eşitliği temele almak gerekmektedir. Mevcudiyette eşitliğin vazgeçilmez ve zorunlu olduğu dünya, kültürün dünyasıdır. “Kültür benden ibaret olmayan, bütün öznelere açık ve herkesin katılabileceği özneler arası dünyadır. Fakat bu katılım biçimi, fiziksel dünyaya katılımdan tamamen başka bir şekilde olur. Özneler mekânsal ve zamansal olarak bir arada olan nesneler evreniyle ilişkilenmek yerine, ortak bir eylemde birleşip buluşurlar. Onlar bu eylemi birlikte gerçekleştirerek bir diğerini tanırlar ve kültürün inşa edildiği form dünyaları ortamında, birbirinden haberdar olurlar. Burada ilk adım, benden sene geçiştir.”[2] Yani “…öteki olmaksızın kültürden söz edilemez. Kültür dünyasının öznesi, öteki ile ilişki içinde mevcut olur. Aksi durumda o, kültür dünyasının öznesi değil, tek başına bir bireydir. Bu özne kendi sınırlarını öteki ile karşılaşmada hisseder; özerkliğini öteki ile ilişkisinde yakalayabilir. Özerklik, bir yönüyle ‘kendisi olmak ve kendine dayanarak varlığını sürdürmek’, diğer yönüyle ‘kendini başkasında tanımak’tır.[3] Biz böylece ortak dünyamızı, müştereklikler dünyasını kurarız. “Ortak dünya bireylerin içten, gönüllü zihinsel katılımıyla oluşan, içinde kendimizi sorumlu hissettiğimiz, ona kendimizden bir şeyler kattığımız ve ondan bir şeyler aldığımız değerler bütünüdür ve sadece toplumda ete-kemiğe bürünmüştür. Onu doğrudan ve sadece bizler kurarız. …Bireye sükûnet ve huzur sunan ortam, görünüşte içinde yaşadığı toplum, gerçekte ise o toplumun ruhu olan ortak dünyadır. Birey bu dünyaya hem duygusal olarak, hem de aklî olarak katılır. Ortak dünyanın yapı taşını ise, değerler oluşturur.”[4] Değerleri dışlayan hiçbir tasarım, kültür dünyasının bireylerine, onların var oluşlarının gerektirdiği yeri veremez. Devleti bir ticaret şirketi gibi gören, özgürlüğü ötekiyle sınırlılık olarak tanımlayan liberalizm, tarihsel-kültürel dünyayı, bu dünyaya bireylerin eşitçe katılımını onaylamaz. Kültürün dünyası, bireysel sahipliklerin ‘ötekinin sınırlarına kadar’ geliştirilmesi ve genişletilmesi anlamına gelen liberal özgürlüğün karşısına, ‘ötekinin varlığının zorunluluğu’nu, ötekinin katılma hakkını öne çıkaran özgürlüğü yerleştirmek gerekir. Böyle bir dünyada öteki, kavga edilen, var oluşuyla doğal düşman kategorisine yerleşen yabancı bir varlık değil, var olan ve yaşama dünyasını şekillendirmek için birlikte olmam gereken, kendisiyle içsel ilişki kurduğum bir varlıktır. Demokrasiye yeni ruh, ancak bir müştereklikler dünyası olan kültür dünyasının var oluş ilkesine dayanarak, bu dünyanın doğasını asıl ilke olarak kabul etmekle kazandırılabilir. Liberal demokrasinin tasarımları, müştereklikler dünyasındaki ikincil durumu ifade etmektedir. Bu nedenle başlangıç noktası ‘herkesin herkesle kavgası’ değil, ‘herkesin herkesle birlikte var oluşu’ olmalıdır. Gerçekten özgürlükçü demokrasi, böyle bir ‘ortak dünya’ tasarımı üzerine bina edilebilir.    
        

         [1] Michael A. Weinstein, “Demokrasi ve Liberalizmin Kökleri„ Çağdaş Siyaset Felsefecileri, Derl. A. Crespigny, K. Minogue, Çev. Aydın Uğur, Remzi Kitabevi, İstanbul 1981, s. 250-256

         [2] Ernst Cassirer, Kültür Bilimlerinin Mantığı Üzerine, Çev. Milay Köktürk, Hece Yay. Ankara 2005, s. 108-109

         [3] Milay Köktürk, Kültürün Dünyası/Kültür Felsefesine Giriş, Hece Yay. Ankara 2006, s. 264

         [4] Milay Köktürk, Birey Toplum ve Siyaset, Tekağaç Yay. Ankara 2005, s. 17

Türk Yurdu Şubat 2008
Türk Yurdu Şubat 2008
Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele