KÖTÜLÜK PLANLAMASI VE KÜRESEL HÂKİMİYET!

Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

 Mevcut durumu iyileştirebilmek için daha da kötüleşmesini beklemek ya da kötülüğü teşvik etmek de bir yöntemdir. Çoğu kez istenmeyen ama sürdürülebilir olan bir yapıyı, acelesi olanlar sürdürülmesi imkânsız bir duruma gelinceye kadar bekleyemezler. Onlar için varlığı sürdürmek değil, dönüştürmek önemlidir. Buna bir de ideolojik tahammülsüzlük eklenirse sistemlerin kendi haline bırakılması imkânsız hale gelmiş olur. Bu noktada kudret elitleri olayları, boyun eğmekte olduğu şartlardan soyutlanmaları gerektiğine karar verebilirler. Onun içinde zor dahil her türlü dönüştürücü unsuru devreye sokarlar. Özellikle tanımanın değil de değiştirmenin zorunluluk olduğuna inananlar bunu yapar. Kendilerini “öncü” olarak niteleyenler kurumları ve toplumları kendi inançları doğrultusunda radikal bir biçimde dönüştürmeye kalkarlar. İşi tarihe ve Tanrı’ya havale etmezler. Toplum mühendisleri, inanç havarileri, yenidünya müteahhitleri ve ütopya tutkunu ideologlar dünyaya ve topluma şekil vermeye kalktıklarında yalnızca ahlaki ve insani anlamda “iyi” olarak nitelenen araçları kullanmazlar. Gücü eline geçirmiş olan kudret elitleri genellikle ahlaki ve insani yönden “iyi” ya da “kötü” kavramlarına aldırmaksızın amaçlarına ulaşmak ya da “ölümü (kötüyü) gösterip sıtmaya (ehveni şerre) razı etmek” için en kötü araçları kullanırlar. Açlığı Tanrı’ya Karşı Kullananlar! 1890 yılında, genç Avukat Vladimir Ulyanov-Lenin, 1891 yılında da açlıktan en çok etkilenen eyaletlerden birisinin merkezi olan Samara’da ikamet ediyordu. Yöre aydınının, yalnızca acıları toplumsal yardım çabalarına katılmamakla kalmayıp, kesin biçimde böyle bir yardıma karşı olduğunu da açıklayan tek temsilciydi. Arkadaşlarından birinin hatırladığına göre, “Vladimir İlyiç Ulyanov, açlığın birçok olumlu yanları olduğunu açıkça ifade etmekten çekinmiyordu. Düşüncesine göre, ortaya çıkacak sanayi proletaryası burjuva düzeninin kökünü kazıyacaktı. (…) Geri kalmış köylü ekonomisi yıkılırken, açlık bizi amacımıza yaklaştıracak ve kapitalizm sonrası aşama olan sosyalizme ulaşılacaktı. Açlık, yalnızca Çar’a değil, Tanrı’ya olan inancı da yok edecekti”. İnsanlık düşmanlığının tek türü yoktur. İnsanlık düşmanlarının insanları yok etmek için başvurduğu tekniklerin ahlakiliğinden söz etmek ise saçmalıktır. İnsanlar sonuçta savaşla, nükleer bombayla, toplama kamplarıyla, gazla, kurşunla olduğu gibi açlık ve sefaletle de yok edilebilir. 1921’lerde de Lenin, Bolşevik hükümetinin başı olarak aynı biçimde düşünüyordu. O şöyle demişti: Açlık, “şmanın başına ölümcül bir darbe indirmeye” yarayabilir ve yaramalıydı. Bu düşman, Ortodoks Kilisesiydi: “Elektrik Tanrı’nın yerini alacaktır. Bırakın köylüler elektriğe tapsın, Otoritenin gücünü gökyüzündekinden daha fazla hissedeceklerdir”. Lenin 1918 yılında Leonid Karsin’le Rusya’nın elektriklendirilmesi üzerine yaptığı bir tartışmada böyle diyordu (N. Werth: 2000;165). Lenin, insafsız bir ideokrattı. Bir sınıfın hâkimiyeti için başka bir sınıfın toptan yok edilmesi gerektiğine iman derecesinde kendisini inandırmıştı. Yeni bir toplum yaratmak için eski topluma ait değerlerin mahkûm edilmesini değil yok edilmesi gerektiğini düşünen bir jakobendi. Bu nedenle ele geçirdiği Devleti hiçbir manevi ve insani değere saygı göstermeyen terör aygıtına dönüştürülmesini sağlamıştı. Kendisinin ölümünden sonra yerine geçen Stalin de Lenin’e rahmet okutacak kadar kötülük planlayan bir gaddardı. Milyonları katlettirdi. Ancak Tanrıya karşı inancı sarsmakta ya da Çar’a karşı bağlılığı yok etmekte açlığı ve yoksulluğu kullanmak Sovyet kudret elitleriyle başlamış ya da bitmiş bir olgu değildir. Kitlelere baş eğdirmek, uysallaştırmak ve yönetmek için kötülüğü planlamak başlı başına bir yöntemdir. Bu yönteme yalnızca komünistler ve Naziler değil; emperyal ve evrensel rüya gören bütün sömürücüler başvurur. Yalnızca açlığı ve yoksulluğu değil her türlü değeri insanlar aleyhine kullanarak bunu yaparlar. Bu yön dikkate alındığında ABD’li Neoconların eski Nazi ve Komünistlerden hiç bir farkının olmadığı görülür. Kötülüğü Küresel Egemenlik İçin Kullanmak! ABD’deki yönetim eliti “kötülüğü” her toplumun yola sokulması için gerekli olan sosyal şoku sağlayan bir araç olarak görmektedir. Bu anlayışın 11 Eylül saldırılarıyla ortaya çıkmadığı da bilinmektedir. Bu konuda Japonya’ya atılan ve yetmiş bir insanın bir anda hayatını yok eden nükleer saldırıyı hatırlamak yeter. Bir savaşı sona erdirmek ya da bir hâkimiyeti kabul ettirmek amacı Hiroşima ve Nagazaki’de insanlığa karşı yapılan kötülüğü kötülük olmaktan çıkarmaz. Devam eden süreçte Kamboçya, Vietnam, Afganistan ve Irak’ta milyonlarca insanın yaşamına benzer amaçlar için acımasız bir biçimde son verilmiştir. ABD’li karar vericilerin yayınladıkları raporlarında aynen şu görüşler yer almıştır: Dün “Amerika’nın stratejik hedefi Sovyetler Birliği’nin güçlenmesini engellemek olagelmişti, bugünün görevi Amerikan çıkarlarına ve ideallerine hizmet eden uluslararası bir güvenlik ortamı yaratmaktır. Soğuk Savaş döneminde ordunun görevi Sovyet yayılmacılığının önlemekti. Bugün ordunun görevi ise yeni bir büyük gücün rakip olarak ortaya çıkmasını”(M. Yanardağ; 2004;53) engellemektir. Sözü edilen amaç için “iyi” ya da “kötü”; “ahlaki” ya da “insani” kavramların sözü dahi edilmez. Aksine hedef için “kötülük planlaması”nı zorunlu gören bir felsefeden aşırı bir biçimde etkilenme söz konusudur. Bu noktada Chicago Üniversitesi’nden profesör olan Leo Strauss ki Amerikan yeni-muhafazakârlığın fikir babasıdır, görüşlerine değinmek açıklayıcı olacaktır. Leo Strauss’un felsefi kökenleri yoğun olan görüşü şöyledir: Toplumlar elitler tarafından yönetilmelidir… Yönetmek için de kötülüğün planlanması gerekir. Ona göre, kötülük her toplumun yola sokulması için gerekli sosyal şoku sağlar… Uluslararası ilişkilere de bu çerçevede yaklaşmak gerekir. Kötülük yapmaktan korkmayan akıllı insanların kontrolünde yaratılan büyük şoklar ile uluslararası ilişkiler düzene sokulabilir ve şoku yaratan üstün ülke bu süreçten büyük çıkar da sağlayabilir. Strauss’un ekonomik doktrini Chicago Üniversitesi’nden profesör arkadaşı Milton Friedman’ın teorilerine dayanır. Friedman Neoconların ekonomik gurusudur. Onun doktrinlerinin uygulamasının felaket ekonomisi adıyla incelemeye alan Naomi Klein büyük ilgiyle okunan ‘The Shock Doctrine, The Rise of Disaster Capitalism’ adlı kitabında şok yaratmaya dayalı dış politikanın yarattığı felaketlerden nasıl ekonomik çıkarlar elde ettiğini anlatıyor. Kitabın arka kapağında övücü sözleri bulunan ünlü casus romanları yazarı ‘kitapta anlatılanları son derece ürkütücü bulduğunu’ söylemiş. Gerçekten de öyle. Çünkü Leo Strauss’un öğrencileri olan Neoconlar hedefleri doğrultusunda son derece acımasız davranmayı meşru görüyorlar. Kendi ülkelerine karşı bile acımasızlar, tabii afetlerin bile bir ülke halkının (sıradan insanların) kontrol altında tutulmasında yararlanılabileceğini söylüyorlar. Naomi Klein kitabında bütün bu doktrinin kökenlerinin Amerikan Gizli Servisi’nin bireyleri kontrol etme deneylerine dayandırılabileceğini, bu kontrolün temelinde ise psikolojik tedavide kullanılan şok tedavisi olduğunu yazmış. Neoconlar bu şok terapisini kendi toplumlarına da başka ülkelere de uyguluyorlar. Onlara göre Irak’ta yapılanlar da uluslararası çıkarlar doğrultusunda yapılan bir şok tedavisinden başka bir şey değildir. Dinci radikallerin “günahkârlar için yaşasın cehennem!” sloganı onlarda “Baş eğmeyenler güçsüzler için yaşasın kötülük!” biçimine dönüşür. Kötülük Planlamasına İlham Veren Kaynaklar! Hz. İsa’dan sonra doğduğu bilinen, Şam’a giderken İsa’nın hayalini gördüğü için de “seçilmiş havari” olarak kabul edilen Pavlos’un İncil’de yer alan sözlerine göre “herkesle her şey olmak” başarının şartıdır. Pavlos, kutsal amaç uğruna herkesle her şey olunması gerektiğini söylemektedir. O, bu konuda aynen şunları söyler:  “Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ama daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa’nın denetimi altında olmadığım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım. Tanrı’nın yasasına sahip olmayan değil de Mesih’in yasası altında olan biri olarak, Yasa’ya sahip değilmişim gibi davrandım. Güçsüzleri kazanmak için güçsüzlerle güçsüz oldum. Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum. Bunların hepsini, Müjde’de payım olsun diye Müjde’nin uğruna yapıyorum” (İncil; 1991: 361). Pavlos, inanç uğruna her kılığa girilebileceğini, bir anlamda her türlü sahte görüntü sergilenebileceğini söyler. İnsanlarla arasındaki sosyal uzaklığı ortadan kaldırmanın yolu olarak bu tür davranışı zorunlu görür. O, bunu inancı ve insanları kazanmak adına yaptığını ya da yapılması gerektiğinden söz eder. Fransız Generali Napolyon da zafer için Havari Pavlos gibi herkesle her şey olmamış ama herkese bir başka biçimde görünmüştür. “Ben Katolik geçinerek Vendee savaşını kazandım; Müslüman geçinerek Mısır’a yerleştim; Papacı geçinerek İtalya’da yürekleri kazandım. Bir Yahudi halkını yönetecek olsam, Süleyman’ın tapınağını yeniden kurardım”(G. Bouthoul: 1997,;171) demiştir. Sun Tzu hem Pavlos’tan hem de Napolyon’dan yüzlerce yıl önce düşmanı şaşırtmak ve zafer kazanmak için aldatıcı görüntü ve sahte davranış sergilemek gerektiğini söyler. O bu hususta şu önemli tespiti yapmıştır: “Savaş için en güçlü olduğunuzda, kendinizi güçsüz göstermeli; kuvvetlerinizi harekete geçirirken, hareketsizmiş gibi durmalı; düşmana yaklaşğınızda, uzakta olduğunuz izlenimi vermeli; uzakta olduğunuzda ise düşmanın burnunun dibinde olduğunuza düşmanı inandırmalısınız”. Kuşkusuz Sun Tzu bir savaş halinde zafer için gerçek ile görüntü arasındaki mesafe konusunda rakipleri yanıltmanın esas olduğunu önermiş oluyor. İşin bir başka boyutunu da Makyavelli temsil eder: Yöneticiler, yönetilenlere kendisinin dini bütün, dürüst, güvenilir, iyi yürekli, adil, yansız olduğuna inandırmalıdır. Ama yönetmenin bu nitelikleri kendinde bulundurması gerekmez ve beklenemez. Liderin amacına ulaşması için uygulayabileceği her yöntem ve her türlü davranış yasaldır. Liderin başarıya ulaşması asıldır. Başarıya ulaştığında yöneticinin uyguladığı yönetim ve eylemleri tartışılamaz, yasa sayılır. Makyavelli, kral iktidarını güçlendiriyorsa dini yaygınlaştırmalı ve dindarları korumalıdır. “Eğer din kralın iktidarını sürdürmesine mani oluyorsa dini yasaklamalı ve dindarları ezmelidir” der. Asıl Olan İnandırmaktır! Bireyi ya da toplumu kendi varlığına ve çıkarlarına aykırı biçimde davranmaya ikna etmek mümkün müdür? İnsanlık tarihi iyi okunursa bu sorunun cevabı verilebilir.Bu anlamda insanların ikna yoluyla kendi varlıklarından nefret eder hale getirilebildiğinin en kesin kanıtı tarihin bizzat kendisidir. Yalnızca kişisel çıkar sağlama ya da güç kullanma yoluyla insanlar kendileri, içinden çıktığı toplum ya da kültür aleyhine ikna edilmezler. Bu yerine göre bireyin değersizleştirilerek, önemsizleştirilerek ya da cahil bırakılarak; yerine göre de değerli, önemli ya da bilgili kılınarak yapılabilir. Birey çoğu kez farkında olmadan kendisine karşı savaş(tırıl)ır. Ancak bu çok da kolay değildir. Böyle bir yöntem ancak bireyin zihnen ele geçirilmesinden sonra uygulanabilir. İşin bir diğer yönü de bedenle ilgilidir. Varlık bedene, beden de bir takım maddelere bağımlı kılınmışsa birey çok rahat bir biçimde özüne yabancılaştırılabilir. Uyuşturucu, keyif verici, hasta edici, güçsüzleştirici ve bağımlılık yaratan maddeler bu amaçla kullanılır. Bu tür alışkanlıklar pazarlanarak bireylerin bedenleri, kendi öz varlıkları aleyhine kullanılır. Bu durum, bireylere kendilerine ihanet etmelerinin öğretilebilir olduğunu göstermektedir. Bu hem birey hem de toplum için geçerlidir. Toplumlara rahatlıkla “aç kalarak açlığa; yoksun kalarak yoksulluğa; acı çekerek zor şartlara alışmanın asil bir duygu olduğu” inancı verilebilir. Aytmatov “Sovyet toplumunun ‘merhamet’ kavramından mahrum bırakıldığını ve hayata ancak zorbalıklar, enayiliklerden faydalanmasını bilmek, ticaret ve hizmet sektöründe hatta bazen dış hizmetlerde yapılan suistimaller sayesinde başarılı olabileceklerine inandırıldıklarını iddia ediyordu. Daniel Granin ise “merhametin ortadan kalkması tesadüfî değildir” diyordu. Sovyetlerin o dönemlerinde “kitle baskılarının yoğun olduğu zorlu yıllarda, kişilere kendi hemşerilerine, komşularına, güç durumdaki ailelerine yardım etme izni verilmiyordu. Zan altındaki ve sürgündeki insanların çocukları himaye altına alınamazdı. İnsanlar sert hükümleri bile alkışlamaya zorlanıyordu. Hapistekilere anlayış göstermek dahi yasaktı. Merhameti andıran tüm hislere şüpheyle ve hatta suç gözüyle bakılıyordu…”(Z. Brzezinski;1994;97). Bu olgular gerçekte Nietzsche’nin “merhametsiz olunuz, merhamet zayıfların çakılıp kaldığı çarmıhtır” felsefesinin Sovyetlerdeki pratiğidir. Bu anlamda Stalin’le Hitler aynı çeşmeden beslenen kan kardeşlerdir. Komünizm ve faşizm böyle de küresel kapitaliz çok mu farklıdır? Elbette hayır. Küresel güçler kavramları ve değerleri insan aleyhine tanımlama konusunda Sovyet toplumundan daha acımasızdır. Sovyet insanı bürokratik elit tarafından zorla inandırılmakta ve ikna edilmekteydi. Küresel dünyada ise ruhlar ve bedenler uyuşmuş ve uşaklaşmış bir biçimde her şeye “evet” demeye hazır hale getirilmektedir. Ortada zora başvuracak bir durumda kalmamıştır. İnsanlık uyuşturulan zihin, özendirilen tüketim ve sağlanan konfor karşılığı varlığından taviz vermeye hazır hale getirilmiştir. Kapitalizm küresel toplumu muzaffer köleliğe ve gönüllü kulluğa büyük ölçüde ikna etmiş gibidir. Sonuç olarak Güçlünün mutluluğu için güçsüzün acılarını makul görmek Aristo’dan bugüne yaşayan bir gelenektir. Mani din mensuplarının sandığı gibi bu dünya “iyi ile kötü”nün mücadele alanı değildir. Aksine dünyamızda iyi ile kötünün koalisyonu söz konusudur. Kaldı ki, Jean Baudrıllard dahi bu konuda şöyle yazmıştır: “Kötülüğü özgürleştirmeden, iyiliği özgürleştiremezsiniz (…) İyilikle kötülük arasında gerçek bir mücadele yoktur. Bunun daha çok saydamlıkla ilişkisi vardır (…) İyilik saydamdır. Bir tarafında bakınca öteki tarafı görürsünüz…/… Asıl geçerli varsayım kötülüktür. İyilikse içerik değişikliğine uğratılmış ve bir başka şeyin yerini almış, yani kötülüğün öz değiştirmiş biçimidir”( J. Baudrıllard; 2005,141/142). Normal şartlar altında akıldan dahi geçmeyecek stratejiler; kutsal gayeler için büyük bir istekle uygulamaya konulabilmektedir. Sonuçta küresel amacın olduğu yerde kullanılan aracın ahlakiliği her yerde ikinci plana düştüğü görülmektedir. Her gaddar eylem kolayca mantıki, evrensel ve akli değerlerle birleştirilerek meşru hale sokulabilmektedir. Söz gelimi; büyük için küçüğü, bin kişi için yüz kişiyi, insanlar için hayvanı, çocuk için anneyi, cümle için kelimeyi feda etmek akılcı bir kötülüğü kabul ettirmek de kullanılabilmektedir. Küresel güç sizi sağlığınıza kavuşturmak için vücudunuzu neşterle doğrayan bir cerrah kimliğine bürünebilmektedir. Irak’ı mahvettikten, bir milyonun üzerinde insanı katlettikten sonra bile bu güç kendisine minnet, sadakat ve saygı duyulmasını beklemektedir. Onun için gerçekler, göründüğü ya da gösterildiği taraftan değil, taşıdığı anlam yönünden irdelenmelidir. Dikkatli bakılınca her türlü kötülüğün küresel egemenler tarafından yeni bir tür egemenlik aracı olarak kullanıldığı görülür.

Türk Yurdu Şubat 2008
Türk Yurdu Şubat 2008
Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele