ANLAŞABİLMEK, ANLATABİLMEK

Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

 Veli Savaş YELOK-S.Kürşad DOLUNAY Sosyal bir varlık olan insan hayatını toplum içinde sürdürür. Bu süreç içerisinde her gün birçok kişiyle karşılaşırız. Karşılaştığımız kişilerin bazıları daha ilk bakışta çok cana yakın görünür ve onlardan hoşlanırız. Bazılarına ise içimiz ısınmaz; onlardan da hoşlanmaz hatta nefret bile edebiliriz. Buna karşın kimileri bizi eleştirip kınayan sözler söyleseler de biz bu durumdan rahatsızlık duymazken, kimileri de konuşmaya başlar başlamaz bizde olumsuz bir tavır ortaya çıkarır. Somut olarak görülemeyen duygu, düşünce, tutum, inanç gibi soyut kavramların neredeyse tamamını insanların davranışlarında gözlemlemek hatta yakalamak mümkündür. Her insan jest ve mimiklerle düşüncelerini ve hissettiklerini açığa vururken, söylediklerinden çok farklı şeyler hissettiğini ve istediğini de farkında olmadan açığa çıkarır. İnsanlar arası iletişim; kişilerin birbirlerine bilinçli veya bilinçsiz olarak iletmek istedikleri duygu ve düşüncelerini aktardıkları bir süreçtir. Bu süreçte birey doğal olarak içinde bulunduğu dış dünyanın değerlerini kendi iç dünyasının birikimlerinden hareket ederek anlamlandırır. Böylece iletişim için hazır hâle gelen birey, anlamlandırdığı bu değerlerin yardımıyla aldığı mesajları kendi düşünce sisteminde bir yere oturtacak, bunlardan elde ettikleriyle de kendi hayatına yön verecektir. Etkileşimin olduğu her yerde iletişim, iletişimin olduğu her yerde de etkileşim vardır. Kişiler anlaşılmak için anlatma eylemini gerçekleştirirler. İnsanlar duygu, düşünce veya bilgilerini çoğunlukla konuşarak veya yazarak başkalarına aktarırlar. Konuşan veya yazan tarafın karşısında da dinleyen veya okuyan taraf vardır. İletişimi kuran ve başlatan kişi kendisini, duygu ve düşünce dünyasını, ilişkilerini, ilişkilerinin kendisindeki karşılıklarını açıklamak ve karşısındakine ulaştırmak ister. Kişiler bunları anlaşılmak için aktarır. İletişim sürecinde vericinin alıcıya iletmeye çalıştığı mesajı, bu mesajla anlatılmaya çalışılanı anlamak; vericinin gerçek niyetini ve bunu ortaya çıkaran hususları kavramaktır. Dolayısıyla alıcının, vericinin aktarmaya çalıştığı mesajını eksiksiz olarak anlaması, söz konusu durumu onun açısından görmesi demektir. İletişimin bu şekilde gerçekleşmesi için alıcının; doğruluğu konusunda tereddüt ettiği, gerçeklerle bağdaştıramadığı ve anlayamadığı konularda vericiye sorular sorması gerekir. Bunun yapılmasıyla alıcı, muhatabının mesajını aktarmasında bir taraftan onun işini kolaylaştıracak, diğer taraftan da kendisinin anlamayla ilgili sorunlarını ortadan kaldıracaktır. Böyle bir tutum alıcının, vericiye, kendisini gereken dikkatle dinlediği, karşısındakinin onu anlama gayreti içerisinde olduğu mesajını da verecektir. Bir iletişim sürecinde soru sorulmaması hâlinde, mesajın aktarılmış olması şüphelidir. Çünkü bu durumda alınan mesajlar vericinin aktardıkları değil, alıcının kendi yorumuyla anladıklarıdır. Anlamanın veya anlaşılmanın tam anlamıyla gerçekleşmesini yani iletişimi gerçekleştirebilmek için, kişinin kendi dilinin inceliklerini iyi bilmesi gerekir. Temel dil becerilerinden birinde veya bir kaçında eksiklik varsa, iletişimin sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilmesi engellenmiş olur. Mesaj gönderen kişinin dil becerilerindeki yetersizlikleri mesaja yansıyacağından anlatılmak istenenler anlatılamayacaktır. Aynı durum karşı taraf olarak tarif edilen alıcıda da varsa; mesajı gönderen mesajını ne kadar doğru ve anlaşılabilir gönderirse göndersin, alıcı bunu kendi bilgi birikimi çerçevesinde algılayabilecektir. Duygu ve düşünceleri bir yerden başka bir yere, bir zihinden başka bir zihne aktarmanın aracı dil, dilin kaynağı da kelimelerdir. Bir duyguyu, bir düşünceyi sözle ya da yazıyla anlatma işi ise anlatım, anlatımın kaynağı da cümledir. Anlatımı gerçekleştirmek için yazılı ve sözlü anlatımı sağlayan ve en küçük anlam birimi olan kelimeleri belirli düzenlerde yan yana getirerek anlamlı birlikler oluştururuz. Böylece, anlatmak istediklerimizin, bunları okuyan veya dinleyenler tarafından eksiksiz olarak anlaşılması sağlanır. Anlatılmak istenen duyguların, düşüncelerin, olayların yazılı veya sözlü olarak dilin kurallarına uygun bir şekilde ifade edilmesi kolay değildir. Bu sebeple sağlam cümle kurma yeteneğinin kazanılması, dili kullanma alışkanlığının geliştirilmesi gerekir. Bu da okumaya, bilgi birikimine ve plânlı bir eğitime bağlıdır. Bir ressam, yaptığı tabloda renklerin her birini özenle seçip, bunlara belli bir ölçü ve düzen içerisinde kendisinden de bir şeyler katarak nasıl birbiriyle uyumlu bir bütün oluşturuyorsa, eğitim almış kişilerin de düzgün ve sağlam cümleler kurabilmesi gerekir. Kullandığı kelimelerin sözlük anlam(lar)ını bilmek, eklerin işlevlerini kavramak, kişinin duygu ve düşüncelerini düzgün ve sağlam cümlelerle ifade edilebilmesi için yeterli değildir. Cümleyi oluşturan kelimelerin söz içinde kazandığı anlam(lar)ı kavranmadan, yargısız bir anlatım birimi olan kelime grupları bilinmeden, yargı birimi olan cümleyi oluşturan asıl ve yardımcı unsurlar arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu öğrenilmeden iyi bir cümle kurulması oldukça zordur. Hepimizin hayatı dilin içinde geçer; başka bir deyişle hepimiz, dilin içinde yaşarız. Anlatım yollarından konuşma ve yazma, dil içinde yaşayan insanın dil etkinliğine katıldığının göstergeleridir. Birilerini dinlerken de bir şeyler okurken de dil etkinliğinin içindeyizdir. “Kulak misafiri olmak” deyimi, dil etkinliğini haber verir. Okumanın düşünce üretimini yönlendiren etkenlerden biri oluşu da dilin içinde yaşadığımızın işaretidir. Özellikle günümüzde yazı ile çevrelenen hayatımız, dil etkinliğinin dışında kalmak gibi bir tercihi imkânsızlaştırmıştır. İçinde bulunduğumuz bilgi ve iletişim çağında dünyada her gün milyonlarca yeni bilgi üretilmekte ve bunlar iletişim gailesiyle ortaya konulanlar çeşitli araçlar vasıtasıyla (TV, radyo, gazete, dergi, internet vs.) dünyayı serbestçe dolaşmaktadır. Evimizde televizyon izlerken veya sokakta gezerken dilin hayatı bütünüyle kuşattığını görürüz. Massin, bu kuşatılmışlığı şöyle anlatır: “Gazeteler, dergiler, broşürler, propaganda kâğıtları, afişler, reçeteler, mektuplar, telgraflar, kitaplar, sözlükler, yıllıklar, tezler, kullanma kılavuzları, haritalar, küçük ilânlar, gönül postası. Yazıcılar, resimli romanlar, jetonlar, biletler, kâğıt paralar, süslü mönüler, kitapçıların ve emlâkçıların vitrinleri ve akıp giden neonlar, göz kırpan sözcükler, tabelalarda yukarıya tırmanan ya da aşağıya yuvarlanan harfler. Reklam kervanları, seyyar reklamlar, sandviç-adamlar, yayalarla birlikte yürüyen alış veriş torbaları Her ne kadar bu baş döndürücü tablo insanı ürkütse de dil günümüzde, anlatım etkinlikleriyle hızlı bir biçimde akmaktadır. Dilin akış hızı sadece yazıda değil, konuşmada da kendini gösterir. Akış içerisinde duygu, düşünce ve hayallerimizi başkalarına iletir; yaşadığımız bir olayı veya tanık olduğumuz bir durumu birilerine anlatır; beklentilerimizi ve isteklerimizi açığa vururuz. İnsana has bir özellik olan düşünme, dil içinde gerçekleştiği için kendimizi ifade etme durumunda hemen dile yöneliriz. İnsanın önemli özelliklerinden biri düşünme ise bir diğeri de buna bağlı olarak anlatmadır. Hepimiz her gün bir şeyler anlatırız: gördüğümüz rüyayı, rahatsız bir uykuyu, işe gelirken tanık olduğumuz bir olayı, ailevî sorunlarımızı, izlediğimiz bir filmi, okuduğumuz bir kitabın içeriğini ve üzerimizde bıraktığı etkileri, beğendiğimiz bir insanı, televizyondaki bir haberi, okulun ne kadar sıkıcı olduğunu, ülkenin nasıl kurtulacağını... Anlattığımız her şeyde ona eklediğimiz duygularımız ve düşüncelerimizle -anlattıklarımızın ilgi görmesi için- olayı veya durumu abartır, çarpıtırız. Anlattıklarımızın nasıl karşılandığını görmek üzere muhatabımızı denetler, kaçamak bakışlarla bıraktığımız etkiyi anlamaya çalışırız. Yaşadıklarımızı, gördüklerimizi, tanık olduklarımızı, isteklerimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi, beklentilerimizi ve hayallerimizi sözlü veya yazılı olarak anlatırız. Sözlü anlatımdaki dil kullanma pratiğiyle yazılı anlatımdaki birbirinden farklıdır. Sözlü anlatımda kişi, daha rahattır ama bu rahatlık kimi zaman savrukluğa yol açar. “Daldan dala atlamak” deyiminin bildirdiği gibi, sözlü anlatımda konuşma bütünlüğü kaybedilebilir. Dolayısıyla sözlü anlatım, bir zihin kaymasıyla ilerler. Yazılı anlatımda rahatlığın yerini sorumluluk alır. Bu yüzden çoğumuz bir yakınımıza yazacağımız mektubun ilk cümlesinde bile duraksarız. Bununla birlikte bazıları “konuşur gibi yazar”; böyle bir yeteneği vardır. Unutulmamalı ki yetenekler çalışmayla geliştirilir. Konuşur gibi yazanlar, bu rahatlığı çalışma ve disiplin sonucu kazanmıştır. Aynı şekilde “kitap gibi konuşan”lar da bu özelliklerini kitapla kurdukları ilişkiye borçludurlar. Bir duyguyu, bir düşünceyi, bir durumu, bir olayı yargı bildirerek anlatan kelime veya kelime dizisi cümledir. Cümleden maksat anlatılmak istenenlerin onu dinleyen veya okuyanda herhangi bir soruya meydan vermeyecek şekilde tam olarak anlatılmasıdır. Cümle, görevi yargı ifade etmek olan kelime grubudur. Bir cümledeki kelime sayısı, ifade edilmek istenilenlerin kısa veya uzun oluşuna göre değişir. Cümlede yargı bildiren unsur yüklemdir. Cümle bu unsur üzerine kurulur. İhtiyaca göre bu, başka unsurlarla desteklenir. Genellikle, günlük konuşmalarda düşünceler ifade edilirken cümlelerin kurallı olup olmadığına, cümlede yer alan kelimelerin bu düşünceleri yeterince ifade edip etmediğine pek dikkat edilmez. Yöneltilen sorulara çoğunlukla kısa cümleler kurularak, hatta zaman zaman cümle bile kurmaya gerek duyulmadan bir işaretle veya tek kelimeyle cevap verilir. Karşılıklı konuşmalarda ise anlaşmayı sağlayacak belirtilerin olması hâlinde cümle tek öğeden de oluşabilir. Bu şekildeki bir cümlenin anlamı, kendisinden önce gelen cümle ile tamamlanır. Cümledeki kelime sayısı, düşüncelerin yazılı olarak ifade edilmesinde anlatılmak istenene göre ayarlanır. Eğer düşünce istenilen şekilde tam olarak anlatılamıyorsa, o cümlede gereğinden az veya fazla kelime kullanılmıştır, dolayısıyla da burada bir ifade eksikliği hissedilir. Mühim olan, çok fazla kelimeyle kurulmuş uzun cümlelerle kendimizi ifade etmek değil, düşüncenin genişliğine ve anlatılmak istenen anlam inceliğine göre uygun kelimeleri seçerek, bunları dilin kuralları içerisinde bir sıraya koymaktır. Konuşma ve yazıda düzenleme, diğer bir deyişle kompozisyon cümleyle başlar. Konuşma ve yazının birimi cümledir. Bir cümle kurulurken duygunun, düşüncenin veya hayalin eksiksiz, doğru ve etkili iletilmesi için en uygun sözcükler seçilir. Böylece sözcükler, bir cümle içinde bütünlüğe kavuşturulmuş olur. Her bir cümleyi bir diğeri izlediği için cümleler arasındaki duygu, düşünce ve hayal ilişkisini titiz ve dikkatli bir biçimde kurmak gerekir. Cümlenin sözcüklerden oluştuğunu hepimiz biliyoruz. Belki bilmediğimiz ya da fark etmediğimiz, sözcüklerin cümlede sözlükte durdukları gibi durmamalarıdır. Eğer öyle olmasaydı hepimiz bir edebî metin okumak yerine sözlük okurduk. Sözcükler için sözlük bir mezar gibidir. Konuşan ve yazan biri, kendi zihninden kattıklarıyla sözcükleri ayağa kaldırır. Dil ile yapılan bir sanat olarak edebiyat, sözcüklere can verme işidir. 18. yüzyıl şairi Şeyh Gâlib’in şu sözü burada anılabilir: “Onlar ki kelâma can verirler.” Söze can verme, bir dili kullanan kişinin konuşma ve yazıya kendi duygu, düşünce ve hayal dünyasından bir şeyler katmasıyla gerçekleşir. Bu yapılmadığı takdirde kuru ve zevksiz bir konuşma veya yazı ortaya çıkar. Sözcükler de insan gibidir. Nasıl kimseyle ilişki içinde olmayan, konuşmayan bir insan değersiz görülür ve ilgi çekmezse tek başlarına sözcükler de anlam üretemezler. Onlar ancak başka sözcüklerle kurdukları ilişkiler sonucunda bize bir şey söylerler; bizi düşündürür, duygulandırır, heyecanlandırırlar. Sözcükler, başka sözcüklerle bir arada kullanıldığında belli bir bağlam oluşur; anlam da bu bağlam içinde ortaya çıkar ve iletilir. Her bir sözcük, temel, yan ve mecaz anlamlarla farklı farklı bağlamlar kurabilir. Aynı şekilde, sözcüğün terim ve kavram değeri, deyimlerde kalıplaşmış olması, atasözleriyle dili zenginleştirmesi, argoda yeni anlamlar kazanması, ikilemelerle anlatımı pekiştirmesi de dili kullanan kişi için onların önemini bir kat daha artırır. Bir dilin söz varlığı gerektiği düzeyde bilinmezse ne güçlü bir iletişim ne de başarılı bir konuşma gerçekleşir. İyi bir konuşma veya yazıda, dilin söz varlığının yerli yerinde kullanıldığı görülür. Doğru, iyi ve güzel bir cümle kurmak için sözcüklerin dil içinde kazandıkları değerleri bilmek gerekir. Ancak bundan sonra cümleye geçilebilir. Cümlenin doğru, iyi ve güzel olması yazının veya konuşmanın etkisini belirler. Cümlenin doğruluğu, retoriğe ilişkindir ve dilbilgisi, cümlenin retoriğidir. Dolayısıyla doğru bir cümle kurmak, bir dilin kurallarının iyi bilinmesini gerektirir. “Yanlış kurulmuş bir cümleden doğru anlam çıkmaz” sözü, doğru cümle kurabilmenin önemini göstermektedir. Dil bilgisi öğretimi doğru cümlenin özelliklerini kavratmak ve doğru cümle kurma becerisini geliştirmek amacıyla yapılır. Cümlenin iyi oluşu, yazının veya konuşmanın ahlâkıyla ilişkilidir. Buradaki ahlâk, kurulan cümlenin ikna ediciliğinin işaretidir. Eğer cümlede tutarlılık yoksa bütünlük duygusu vermiyorsa o cümlenin iyiliğinden söz edilemez. Dolayısıyla cümlenin iyiliği, mantıksal tutarlılığına ve anlamsal bütünlüğüne bağlıdır. Cümlenin güzel oluşu, yazının veya konuşmanın içimizde uyandırdığı heyecan ve aldığımız estetik tatla ilgilidir. Bazıları konuşurken herkes hayranlıkla dinler. Böyle bir konuşmacıyı ilgi çekici kılan özellik, onun anlatımı ve anlattıklarına kattığı duygudur. Aynı şekilde bir metni okurken hiç düşünmediğimiz şeylerle karşılaştığımızda heyecanlanır ve okuduğumuzu başkalarıyla paylaşmak isteriz. Bir şiirde veya türküde ağlar, sevinir, hüzünleniriz. Bütün bunlar, metnin bizde bıraktığı duygu izlenimleridir ve metin, bu etkileri tamamıyla güzel oluşuna borçludur. Bir metnin cümlelerden kurulduğu düşünülürse doğru, iyi ve güzel bir cümlenin başarılı bir yazıyı ya da konuşmayı hazırladığı anlaşılmış olur. Sözcüklerin eksik veya fazla oluşu, sözcüklerin gereksiz tekrar edilmesi, sıralamanın yanlış yapılması, sözcük veya ögeler arasındaki uyumsuzlukların bulunması cümlede anlatım bozukluklarına yol açar. Dilimize göstereceğimiz özen, doğrudan düşünmeye verdiğimiz önem anlamına gelir; bir düşünceyi, dili ne kadar iyi kullanıyorsak, o kadar iyi ifade edebiliriz. Dildeki temizlik, düşüncede de temizliğe yol açar ki bunun tersi de doğrudur. Orhan Veli "Dil" başlığı ile yazdığı bir yazısında bu konuyu şöyle değerlendirmektedir: "Dil üzerindeki titizliğimiz yalnız edebî eserlere inhisar ediyor. Edebî olmayan yazılarda dilin düzgün olmasına lüzum var mı, yok mu, çok defa düşünmüyoruz bile. Meselâ; bir bilim adamı ne demek istediğini bize iyi kötü anlatıyor mu, yetiyor. Cümlesinin düzgün, anlatışın rahat olmasına bakmıyoruz. Onun da bir edebiyatçı kadar dil üzerinde düşünmesi, hiç olmazsa yanlışlarla dolu bozuk bir dil kullanmaması gerektiğini aklımıza getirmiyoruz." Dilin kullanımında gösterilmesi gereken hassasiyet özellikle liselerdeki Türk Dili ve Edebiyatı öğretimiyle ya da üniversitedeki öğretimle tamamlanacak bir süreçle değil, edebî zevk kazanmış ideal Türk aydınını yetiştirecek bir kültür kurumunun olmasıyla gerçekleşecektir. Milletimizin birliği ve vatanımızın sınırlarının korunması hususlarında ihmali söz konusu ol(a)mayacak Türkçemiz konusunda Yahya Kemal’in şu ifadeleri ne kadar doğrudur: “Bizi ezelden ebede kadar bir millet hâlinde koruyan, birbirimize bağlayan bu Türkçedir, bu bağ öyle metîn bir bağdır ki vatanın hudutları koptuğu zaman bile kopmaz, hudutlar aşırı yine bizi birbirimize bağlı tutar; Türkçenin çekilmediği yerler vatandır, ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar, vatanın kendi gövde ve rûhu Türkçedir. Bu bağ milyonlarca Türk’ü birbirinden bugün ayırmıyor, fakat dimağdan dimağa, kalbden kalbe geçmiş bir teldir ki, yarın Türk edebiyâtının âteşîn, feyyaz, ceyyid bir devresi açılırsa, millî rûhu, bir elektrik seyyâlesi gibi bütün o dimağlar ve kalblerden geçirerek, bu dağınık kitleyi yekpâre bir hâlde ayağa kaldırır.” Dilin kullanımında görülen yanlışların düzeltilebilmesi için çözümü ilgililerden beklemek, rayları olmayan yolda tren beklemek gibidir. Bunun içindir ki yapılması gereken, herkesin diline sahip çıkmasıdır. 

Türk Yurdu Ocak 2008
Türk Yurdu Ocak 2008
Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele