Ölümünün 30. Yıl dönümünde FETHİ GEMUHLUOĞLU

Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

        1949 yılında o, 1990’lı yıllarda Asya’nın silkinip, Sovyet Sosyalist İmparatorluğu’nun son bulacağını söylüyordu. İnancımız, diyordu “insanlara hürriyet, milletlere istiklâl parolasında ifadesini bulabilir.” Ama ne var ki bunu göremeden gitti.  

Biz Türkler, yaratılış olarak dünyanın en kadirbilir, insan onuruna saygılı, gönlü yüce milletiyiz. Tarihe adını “Osmanlı“ diye yazdıran cihan devletinin temellerini attığımız, varlığını Türkiye Cumhuriyeti ile sürdürdüğümüz ve vatan yaptığımız bu coğrafya ise insanlığı önde gelen, önde görenlerin ülkesi... Anadolu, vatanın bölünmez bütünlüğü uğruna canlarını veren, ona sahip çıkan yiğitlerin, alp erenlerin harman olduğu, dünyada benzeri az görülen bir coğrafyanın adıdır.

                  Ülkeleri ve milletleri büyük yapan, o er kişileri doğuran analarla, yürekleri vatan sevgisiyle dolu yiğitlere, o yiğit bedenlerin eczasına ruh katan, üstünde yaşadığı mübarek toprak ve şehirlerdir.           Dünden bugüne, son bin yılın tarih sayfalarına bakın. Bu şehirlerin, ülkesine Türklüğün iftihârı olan nice oğullar yetiştirdiğini, Türk varlığına nice değerler kattığını görürsünüz. Ama ne acıdır ki bugün vatanımızda, doğduğu toprağa ihanet, yediği ekmeğe nankörlük eden, içerde ve dışarıda can güvenliğini sağlayan askerine silâh çeken, ay-yıldızlı al bayraktan gayrı bayrak açan – sayıları bir avuç da olsa – nâmerdin varlığına şâhidiz.        Neden bu acı günleri yaşadığımızı, söze neden böyle başladığımızı anlatalım. Bir Neslin Unutamadığı İnsan           Anadolu coğrafyasını vatan yapan bu milletin yetiştirdiği büyük oğullarından biri Fethi Gemuhluoğlu ‘dur. “ Fethi Ağabey “ diye anılan, adı gibi gönülleri fetheden bu vatan evlâdı, gözlerini yumduğu zaman ardında, yasa bürünmüş, gözü yaşlı pek çok insanı boynu bükük bıraktı. Bıraktı ama sözün özüyle buluşmasının tam örneğini de ölümü, Hakk’a yürüyüşüyle verdi.           O bu milletin iftiharı olan büyük oğullarından biriydi, doğrudur. Çünkü yaşadığı dönemde, gençlik yıllarından itibaren, Türklüğün içine düştüğü badireyi görüyor ve bunun kaygısını duyuyordu. Gördüğü manzara bugünkünden farklı değildi. O günlerde de başta “kendine dost olamayan” ama gayrıya dost olan insanlar türemişti. İşte o hali görüp “ Dünya dostluk üzerine kurulmuştur” diyen bir Fethi Ağabey ’i bunun için hatırladık ve hatırlatmak istedik.            2007 Yılı, bu güzel insanın ölümünün otuzuncu yıldönümüdür Ölümü hak sayan bu er kişiyi, ölüm yıldönümünde anarken bir sözünü hatırlamadan edemedik :  “Ölümü hak sayar ve onu sessiz karşılarım. Bizden, canımızdan biri değil mi ölüm? “  Onun ölüme merhabası böyledir! O İnanıyordu ki ölüm “insanın, canını Rabbine hediyesidir”. Biz de bir şiirimizde:           Yanağından öptüğüm kızlar gibi           Gelin güzelliğinde görünmeli ölüm bana! Derken onun etkisi altında kaldığımızı söyleyebiliriz. Bize bu mısra örgüsünü düşündüren, yazdıran şüphesiz ondan başkası değildi...         Zaman Akıp Geçerken           On yıl, yirmi yıl, otuz yıl... Zaman nasıl da akıp geçti! 2007 Yılının sararan hazan yaprakları yerlerini yağan kara bırakmaya hazırlanırken, şimdi onunla geçen, unutulması imkânsız yılları, birlikte geçen günleri, saatleri düşünmeden edemiyoruz. Neden mi, söyleyelim: Kimimiz Üniversiteye yeni başlamışız, kimimiz okumak için maddî imkânlar arıyoruz, kimimiz evliliğe erken adım atmış ve geçim derdine düşmüşüz. “Elimizden tutan biri olsa” diyoruz... Çaresizlik içinde kaldığımız o günlerde hepimizi kucaklayan bir Anadolu çocuğu, Fethi Ağabey çıkar karşımıza; bize kol kanat gerer, önümüze düşer, yanı başımızda durur, dertlerimizi paylaşır.           Niçin, neden ve ne diye bizimle birlikte olduğunu bilemediğimiz, sırrını bir türlü çözemediğimiz bir dosttur, hepimize ağabeylik eden bu insan... Yaptıklarına bakıp düşünürdük. “Peki ama derdik; O, ne kaleme aldığı ciltler dolduran eserlerle, ne “çok satan” gazeteler, dergilerde yazdığı yazılarla, şiirlerle adını duyurmuş bir yazar, şair, ne öyle yükseköğretimde görevi olan ünlü bir hoca ve ne de üst görevlerde adı geçen, makam mevki sahibi biriydi. Peki derdik, ”Fethi Ağebey”lik sıfatı nereden geliyor, cevabını bir türlü bulamazdık.         Sözün özü o bir gönül ve kültür adamıydı. Elli yılı biraz aşan, uzun sayılmayacak bir zaman diliminin büyük bir bölümünü paylaştı bizimle ve aramızdan vakitsiz ayrıldı.              Hayatı Hakkında           Fethi Ağabey, Millî Mücadele’nin bitiminde (1922) İstanbul’da doğmuş bir “İstanbul Efendisi” ama tam bir Anadolu insanıydı aynı zamanda...  Ataları Elâzığ ‘a bağlı Arapkir ilçesinin Gemuh köyünde yaşayan bir aileye mensup Mustafa Neş’et Beyin, bir oğlu dünyaya gelir. Adını İrfan Fethi koyarlar. Gerçek anlamda kemale ermiş, muhterem ve efendi mi efendi bir babayla Fatma Saniye Hanım gibi bir mübarek ananın oğlu olarak gelir dünyaya.           Doğduğu ev, Göztepe İstasyonuna açılan cadde üzerinde (Tütüncü Mehmet Efendi Caddesine bakan) tek katlı mütevazı bir bina... Onu tanıyan, sağlığında ve Hakk’a yürüdükten sonra hakkında yazan yüzlerce kalemin anlata anlata bitiremediği Fethi Ağabeyin şahsiyet çatısı işte bu evde, yetiştiği çevre, anne ve babanın sıcak aile ortamında atılmıştır. Biz Ankara’da yaşayan ve onu başkente geliş gidişlerinde veya görevi sebebiyle bu şehirde yaşadığı yıllarda görüp tanıyanlardanız. Göztepe’deki evi görmedik. Doğduğu bu evi, gören ve bilenlerin anlattıklarından yararlanalım, öyle anlatalım. Onun gibi genç yaşta ölümü tadan Mehmet Çavuşoğlu hem evi, hem o evde onunla yaşayan iki insanı anlatıyor,  dinleyelim:           “Göztepe’deki ev, Fethi’ yi Fethi yapan unsurlardan biridir. Bu küçük ev bir cadde kenarındadır. Öyle ki duvarı doğrudan doğruya yola bitişiktir. Arada en küçük bir mesafe yoktur. Duvarın bir tarafında bir kalabalık, gürültü, fakat öte tarafında inanılmaz bir sükûn vardı. Bu, âdeta Fethi’nin hayatının aynasıdır, mekân olarak Fethi’de rolü olan bir unsurdur. Bu bahçe içindeki küçük eve girdiğiniz zaman ki benim hiç unutamadığım mekânlardan birisidir, bahçenin devamı olan bir ev, evin devamı olan bir bahçe! Arada duvar vardı, fakat ev nerede başlıyor, bahçe nerede bitiyor, bunu anlamazdınız.           Bu duvarın ve bahçenin içinde ancak tarihî Türk ailesinin faziletlerini bütün unsurlarıyla üzerlerinde taşıyan bir ana-baba mevcuttu. Gerçekten Fethi gibi evlâdı doğuracak bir ana idi, Fethi’nin anası. Babası, o Türk insanının karşı karşıya geldiğiniz zaman sükûneti ile heykel edâsıyla durduğu halde sizi çarpan Türk insanının en güzel numûnelerinden, mübarek numûnelerinden biri idi.” Gençlik Yılları            Fethi Gemuhluoğlu, ilk ve orta öğrenimini İstanbul’da, doğduğu bu şehirde tamamlar, 1940 yılında Haydarpaşa Lisesi’nden mezun olur ve İstanbul Üniversitesi’ ne girer, Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırır. Hukuk Fakültesi öğrencisiyken, Çanakkale Gelibolu’da adliye subayı olarak vatanî görevini yerine getirdikten sonra yine doğduğu şehre, İstanbul’a döner.           O yıllarda, biliyoruz ki edebiyata olan büyük ilgisi sebebiyle beş yıl kadar çeşitli okullarda Türkçe öğretmenliği yapmıştır. Hayatını öğretmenlik yaparak kazanır. O tarihte, yakın bir geleceğin neler getireceği bilinmez ama yaşanacak acı olayların, Kıbrıs Türklerinin bir ölüm-kalım mücadelesine girmek üzere bulunduklarının da habercisidir. Milletçe tedirginiz.           1949 Yılında Türkiye’ye Kıbrıs’tan misafir olarak gelen yüzü aşkın öğretmen grubu için Marmara Lokalinde bir toplantı tertip edilir. 14 Ağustos günü öğleden sonra yapılan bu toplantıda Millî Türk Talebe Birliği adına konuşmacı olarak kürsüde Fethi Ağabey vardır. Konuşması, birkaç gün sonra Kıbrıs’ta yayınlanan Hürsöz gazetesinde aynen yer aldığı için, o gün neler söylediğini, azim ve inanç dolu sözlerini hatırlamak mümkün.           Hayatını öğretmenlik yaparak kazandığı için onun genç öğrencilere hitaben yaptığı o konuşmasındaki cümleler dikkat çekici:           “ Ne mutlu sizlere ki” der, mukadderat Kıbrıs çocuklarına dâva ve gerçekleri öğretme vazifesini size tevdi etmiştir. En inandırıcı sesinizle yorulan yavrularınıza, enerjilerinin saklanacağı günleri, hırçın ve taşkınlıklara karşı neleri aşmak ve hangi mânileri geçmek icâbettiğini, her gece çok uzaklarda kalmış Anavatan’ a dönerek gözleri dolanlara okunacak duaları ve görülecek rüyaları sizler öğreteceksiniz. “            Millet ve memleket konuları yanında, Türk ve İslâm dünyası da onu ilgilendirmektedir. Kıbrıs gibi, bir başka konu, Pakistan‘ın kuruluşu, Hind yarımadasındaki din kardeşlerimizin hürriyetlerine kavuşmaları meselâ... Bağımsız bir İslâm devletinin doğuşu, o yıllar da hepimizi sevindirdiği gibi şüphesiz onu da sevindirdi ve etkiledi. Pakistan, sadece renk farkıyla bizimki gibi ay-yıldızlı bir bayrağa sahip ülkeydi; ilgimizi belki bu bayrak çekti önce.            Pakistanlı kardeşlerimiz bir acı gerçekle karşı karşıya bırakıldılar. İngilizler, sömürdükleri bu yarımadadan çekilirken, Pakistan ve Hindistan sınırlarının tespiti sırasında, o coğrafyaya zamanla bir mesele yaratacak  “Keşmir” pürüzü bırakmayı ihmal etmediler! İki yeni devlet arasında yıllarca, “Keşmir” kanayan bir yara halini aldı.  İnsanlara Hürriyet, Milletlere İstiklâl           Onun Keşmir meselesi üzerine Arapkir Postası’nda yazılar kaleme aldığı yıllardır bu yıllar... Kıbrıs ve Pakistan ‘ın yanı sıra ilgilendiği geniş coğrafyada, Türk dünyası kadar İslâm ülkeleri, milletleri de ilgi alanı içine girer. Aynı yıllarda yine Arapkir Postası‘nda çıkan bir yazısını, Tunus’ tan hareketle Afrika’da yeni kurulan ülkelere getirip şöyle bağlar:           “Yakın bir gelecekte Cezayir-Türkiye, Gana-Türkiye, Sudan-Türkiye arasında hayırlı ve mest inkişaflar beklediğimizi belirtmek vazifemizdir. Uyanan Afrika’ ya basiret ve dikkatle yeni ve hassas bir zihniyetle eğilmekte büyük maddî ve manevî menfaatlerimiz olduğunu unutmamak mecburiyetindeyiz.”           Onun aynı gazetede yayınlanan başka bir yazısından:           “Cezayir için yazdık. Tunus için yazdık. Keşmir ve Mısır için yazdık Afrika uyanıyor, dedik. Asya uyanıp silkinecektir diyoruz. Evet, Asya silkinecek ve Rusya’yı sırtından atacaktır. Devletler tek başlarına yaşayamıyorlar. Devletlerarasında da birlikler, paktlar, federasyonlar mevcut. Biz de İslâm’ın beynelmileline ittibâen şark milletlerinin, Müslüman halkların birlik ve beraberliklerine gitmeliyiz.”         Fethi Ağabey, 1990’lı yıllarda Asya’nın silkinip, Sovyet Sosyalist İmparatorluğu’nun son buluşunu, Rusya’yı sırtından attığını göremedi. Ama biliyor ve inanarak diyordu ki :“İnancımız, ‘ İnsanlara hürriyet, milletlere istiklâl ‘ parolasında ifadesini bulabilir.” Biliyor ve inanıyordu ki mutlu sona ulaşılacaktır... Ama o ne çare, ulaşıldığını göremeden gitti.  Hayat Hikâyesinin Devamı           Geçen yıllar içinde görevlerinden biri İstanbul Belediyesi Spor ve Sergi Sarayı’nın müdürlüğü oldu. Bu göreve başlayışının dördüncü yılında  (1959) evliliğe adım atan Gemuhluoğlu, hayatını Dr. Emine Suzan Hanım’la birleştirdi. Evlendiğinde 37 yaşındaydı. Ve o yaşa kadar bütün zamanını bir ülkü yolunda sebil eden bu insan, ev kurduğu bu mükemmel hayat arkadaşı ile aynı şekilde yoluna devam etti. Edebildi... Bunun içindir ki şunu diyebiliriz. Fethi Ağabey için bu beraberliğe vesile olan Dr. Suzan Hanım, hayatının bir nişan taşı olma hususiyetini taşıyor.  O bu evlilikle, doğup büyüdüğü eve benzeyen bir sıcak mekân bulmuş oldu ve “Fethi Ağabey “ olmaya devam edebildi.   Birbirleriyle uyumlu ve pek çok insana örnek olabilecek evlilik hayatlarında Mehmet Ali ve Veli Selman adlı iki oğula sahip oldular.            1963-1965 Yılları arasında o, Dr. Suzan Hanım’ ın görevli olduğu Almanya’da Goethe Enstitüsü’ne devam eti ve yabancı dilini öğrendi. Dönüşünde MEB Özel Kalem Müdürlüğü ve 1966-1970 yılları arasında TOBB Basın müşavirliğinde bulunup sonra İstanbul’a yerleşti. Aydın Bolak Beyle birlikte kuruluşunu gerçekleştirdiği Türk Petrol Vakfı’nın Genel Sekreterlik görevini üstlendi.           Bu onun severek, kendini vererek, başarıyla yürüttüğü, yetenekli pek çok gencin yetişmesinde yardımcı olma zevkini tattığı ve sürdürdüğü son görevidir. Bayrak Koşusunun Son Buluşu   Oğlu Ali’ye yazdığı son mektubu tam bir vedalaşma duygusu ve düşüncesi içindedir. O uzunca sayılabilecek mektubunun başında  “ bir bayrak koşusu içindeyiz ” der ve sonra sözlerini “imanımı, inancımı, fikirlerimi sen ve o can kardeşin Selman ebediyete dek devam ettireceksiniz” sözleriyle başladıktan sonra şöyle devam eder: “Ben yaşlandım ve zamanından önce cesedim göçtü. Bu da normaldir. Çok kahırlı yaşadığım için çok yokuş yukarı tırmandığım oldu. Şikâyet etmiyorum. Hikâyet ediyorum.” Bu aynı zamanda da bir vasiyetidir. Bu sözler, onun sadece oğullarına ait değil, onu ağabey kabul edenlere, onu seven ve birlikte olan hepimize yapılan bir duyuru, sahiplenmemiz gereken bir tebliğdir.           Fethi Ağabey, gerçekten bayrak koşusuna benzer bir ömür sürdü ve yorgun düştü. Türk ve İslâm dünyasının geleceğini görür gibiydi ve “yeni bir dünya”nın kurulacağına, onun için iyi hazırlanmak gerektiğine yürekten inanıyordu. Ama bayrak koşusunu sürdürecek gençlerdeydi bütün ümidi...           Şimdi adı gibi, adını rahmetle anan onca insanın gönlünü nasıl fethettiğini ve neden unutulmadığını daha iyi anlıyoruz her halde. Bu onun uzun sayılmayacak ömründe gönüller fâtihi;  aziz kardeşimiz Altan Deliorman’ın deyişiyle “Gönüller Sultanı” olmasının bir sonucudur.                   Son Birkaç Söz           Giden bedendir; kalan ise sevgi, güzellik ve sadece rûh!           Fethi Ağabey, ölümlü bir bedene konulan isimdi, kimlik belgesinde kaldı. Ama o sevgi ve güzelliğin bayrağıydı ve gönüllerde taht kurdu; mavi göklerde dalgalanan ay-yıldızlı bayrak gibi dalgalandı başımızın üstünde. Kucakladı ve hep korudu bizleri...           Vakit erişti,  gün geldi, Hak’la buluştu, yumdu gözlerini. Ölümünün üstünden otuz yıl geçtiği halde neden unutulmadığını anlatabildim mi?           Ona gönülden bir merhaba diyor, Allah’tan rahmet diliyoruz.                        


Türk Yurdu Ocak 2008
Türk Yurdu Ocak 2008
Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele