BİNLERCE YILLIK BİRİKİMİ YOK SAYMAK (MI?)

Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

 İkinci Meşrutiyet neslinden bu yana “eski” ve “yeni” arasında bir türlü bitirilemeyen arayış söz konusu olmuştur. Bu arayış genellikle “yeni” ve “yenilik” tarafında yer alanlar tarafından ortaya konulmaktadır. Doğrusu insanların kendilerini bir arayışa yönlendirmeleri, bir takım fikirler üretmeleri ve ürettiklerini yazıya dökmeleri çok doğru, çok güzel ve saygı değer bir olgudur. Doğaldır ki yazılan düşünceler de okunur ve kritik edilirler. Eğer yazı konusu “yeni”nin “eski” ile; yani “geleneksel” olan ile yaklaşık iki yüz yıldır süre gelen kavgasının günümüzdeki devamı ise, içinde bulunduğumuz politik şartlar sebebiyle daha da önem kazanmaktadır.  Yeni; kelime anlamı ile “o güne kadar söylenmemiş, görülmemiş, gösterilmemiş ve düşünülmemiş olan veya daha öncekilerden farklı olan[1]” diye açıklanmaktadır. Eski ise “çoktan beri var olan, üzerinden çok zaman geçmiş bulunan, yeni karşıtı[2]”olmaktadır. Kelime anlamları itibarı ile bile birbirinin kafasını gözünü yaran iki kelimeyle sorunun çözümüne açıklık getirmeye çalışmak daha baştan psikolojik olarak “yeni”nin yanına taraftar olmak anlamına gelmektedir. Eski ve yeni karşılaştırılırken geleneksel ve geleneksel olmayan/modern tasnifi de kullanılmaktadır. Gelenek için TDK Sözlüğünde: “Bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar, anane[3]” denilmektedir. Gelenek; topluluk halinde yaşayan insanların toplumsal düzenleri, günlük hayatları, birlikte yaşamaya başladıkları günden itibaren gördükleri, geçirdiklerinin, tecrübelerin imbiğinden geçen olaylarla kurulan ilişkilerin “anonim” hale gelene kadar denenmesi sonunda ortaya çıkan ve genel kabul gören davranışlardır. Gelenek haline gelen bir davranışın, gelenek haline gelene kadar gelişmesi yani ilk yaşandığı anda ve ilk yaşandığı haliyle olmayacağı ortadadır. Toplumun genel kabulü son şeklini (yaşandığı andaki) halini anlatmaktadır.  İşte tam burada, “gelenek toplumda genel kabul gören ortak davranışlardır” denildiğinde adı hiç de zikredilmeyen bir demokratik tercih; yani toplumun çoğunluğu tarafından benimsenmis, kabul edilmis ve yasatılan degerler ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, “geleneksel anlayış’ı” bir şekilde yok saymak, güne cevap vermez demek bir anlamda savunulan ve adına konuşulan demokrasiye de karşı çıkmak anlamına gelebilecektir. Toplumun teşkilatlanmış yönetim erkine devlet dendiği kısa tariflerden biridir. Devlet anlayışı, alışkanlıkları ve tercihleri, ait olduğu milletin yüzyılların birikimi ile süzüle süzüle gelerek egemenliğini kabul eden insanların hayatını yönetmekte, toplumsal hayatın bir nizam ve intizam içerisinde yaşanmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla devlet anlayışı da kadim bir tecrübenin ürettiği, şekillendirdiği ve geliştirdiği bir anlayış manzumesidir. Varlığı insanlık tarihi ile başlayan ama devlet olarak 2300 küsur yıldır olduğu kesin olan Türk devleti isim değiştirerek dünya siyasetindeki müstesna yerini korumuştur. Yeni isimli olan devlet öncekini kabul edegelmiş hatta bazen birden fazla devlet aynı anda yaşamış, biri diğerinin egemenliğine son vermiştir. Bu şekilde tarih kesintisiz sayılabilen bir şekilde akıp gitmiştir. Bu da Türk devlet anlayışının derinliğini ortaya koymaktadır. Bir tarihçi olmamakla birlikte, tarihin sadece yaşanılan olayları anlatan bir bilim dalı olmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yaşanılan her an yaşanmakla birlikte, aynı anda birey için “hatıra”, toplum/millet/devlet için “tarih” niteliğini de kazanmaktadır. Dolayısıyla tarih aslında bugüne ışık tutmaktadır. Yani tarih aslında bugünü anlatmaktadır veya aslında tam da bugüne cevap vermektedir. Ama bunun bir şartı vardır ki o da tarihi bir olaylar manzumesi olarak algılamak yerine “tarihin felsefesini” yapmaktır. Yeni veya eski kavramlarına ortaya konulan soruların cephesinden baktığımızda da pek farklı görünmemektedir. “Yeni” diye ortaya atılan sorular aslında özellikle biz Türklerin meşrutiyetten bu yana tartışa geldikleri konulardır. Yani aslında yeni değil eskidirler. Dönüp dönderip sorulan sorulardır. Mesela birey-devlet ilişkisi içinde önceliğin kime/neye/nereye kadar verileceği sorusu hep sorulmakta, Türk milliyetçileri tarafından buna cevap: “Batılının (modernist) verdiği şekilde verilmeli devlet öne çıkmamalıdır (liberal)” diye verilebilmektedir. Ancak bu soruya cevap aramaya, “Sosyal alandaki sorulara aranılan cevapların, soru hangi millete soruluyorsa mutlaka o milletin penceresinden bakılarak cevap aranmalıdır” ön kabulünün ardından gidilerek başlamak gerekmektedir. Aksi takdirde vereceğiniz cevabın, çözümün uygulanacağı toplumun alışkanlıklarını/yaşama biçimini/karakterini velhasıl toplumun kendisini değiştirmesi hatta cevabın boyutu ve kapsamına göre, toplumu kendinden başka bir şey haline getirmesi kaçınılmaz olacaktır.  Bu soruda cevap elbette “Birey öne çıkmalı aksi takdirde ceberut bir devlet ortaya çıkacaktır” olacaktır. Ancak şartlı veya açıklama yapılmadan verilecek bu cevap Türk Devletinin götürülmek istendiği yere gidişi desteklemeden başka bir işe yaramayacaktır. Yukarıdaki cevapta biri diğerine tercih edilemeyen iki özne vardır. Her ikisi de (birey de devlet de) vazgeçilmezdir. Birinin diğerine tercihi bir ayağı aksak hale getirir. Özellikle soyut bir varlık olmakla birlikte somut olarak hissedilen devlet cansız olduğundan canlılar tarafından –mutlaka- korunmalıdır. Buna en basit örnek demokrasinin en üst düzeyde yaşandığı söylenilen ABD’de çevrilen filmlerde görülmektedir. Filmlerde özellikle adalet (mahkeme) ve polis teşkilatı üzerinde titrenilir. Onlara en ufak bir gölge düşmesine izin verilmemekte ve sistem (devlet) her zaman yakın arkadaşlıklara, kadim dostluklara tercih edilmekte ona en ufak bir zarar gelmesi önlenmekte, elestiririken dahi ustaca her şeye rağmen sistemin (devlet) korunacağı mesajı net olarak işlenmektedir. ABD başkanı daima bay başkandır, hiç ismi ile anılmaz ama bir ABD vatandaşının hakkı da başkana karşı dahi sistemin (devlet) güvencesi altındadır*. Batıda böyle örnekler batı medeniyetinin diğer temsilcilerinde de vardır. Hal böyle iken onların yapmadığını bizde çözüm olarak sunmak pek doğru değildir**. Son iki yüz yıldır devam ede gelen modernleşme (batılılaşma) çalışmaları/çabaları milleti kendinden uzaklaştırmak için itici-aslında çekici- güç olmaktan öteye geçmemiştir. Batılılaşma uğruna harcanan zaman, emek ve fırsatlar doğru değerlendirilse idi neler olabileceğini düşünmek insana heyecan vermektedir. Sorulan soruların cevaplarının hepsi aslında milletin geleneksel/tarihi/kadim tecrübe ve kabullerinin içinde vardırlar ve yaşanmışlıklardır. “Merzifonlu bostancıya kafasını uzatırken hangi yasaya kafasını uzattığını bilerek uzatmıştır.” Bu aslında kutsal/kutsanmış devlete biat değil yasaya itaattir, hukukun ve yasanın üstünlüğüdür, hâkimiyetidir. Devlete sadakat devleti kutsamak anlamına gelmemelidir. Türk milletinin birçok ferdinin –artık geçmişte kalmış olsa da- “ben devletle mahkemeleşmem” yaklaşımı korkusundan veya başka bir şeyden değil sevgisinin büyüklüğündendir. Hiçbir devlet halkının başı üzerinde zulüm kılıcı olarak duramaz.   Bu devlet değil ulus-devlet, çok milletli bir federal veya konfederal devlet vesaire ne olursa olsun, olamaz. Ancak böyle bir yaklaşımın statükoculuk alarak tanımlanması da –doğrusu- savunulan demokrasiye ve birey haklarına da ters düşecektir***. Aslında hangi devlet şekli olursa olsun asıl olan; uygulamanın kendi içinde tutarlılığı, adaleti, hayata hukukun hâkim olması ve –bence- en önemlisi de devletin egemenliği altındaki insanların mutluluğu olmalıdır. Burada soru aslında: “Biz neden kendi köklerimizde çare aramıyoruz. Niçin başkaları gibi olmaya çalışarak sorunlarımıza çözüm arıyoruz” olsa daha doğru olacaktır. Ama elbette sorulara cevap ararken tecrübelerimiz yeterli gelmiyorsa yardım almak veya başkalarının bilgisinden yararlanmak doğrudur ve aynı zamanda insanidir de. Bu da reddedilemez. Buna örnek internette işlenen suçlarla ilgili davranışlar olabilir. Hatta biraz daha somutlaştıracak olursak, bir insanlık suçu olan “çocuk pornosu” çok doğru bir örnektir. Çocuk pornosu ve bu suçun cezası yeni değildir hatta insanlık tarihi ile eşdeğerdir. Ama yayma aracı olarak bilgisayar ve sanal ağ oldukça yenidir. Şimdi burada yeni bir durum vardır demek ne kadar doğru olacaktır? Aslında teknolojik araç yeni ama suçun muhtevası ve cezalandırılma gerekliliği hiçte yeni değildir. Teknoloji kullanımında ve suçla mücadelede insanlığın işbirliği, tecrübe alışverişi insanlık adına bir zorunluluktur. Hakeza küresel ısınma ve çevre problemlerine insanlığın işbirliği yaparak çözümler üretmesi elzemdir. Ama bunlar için biz Türklerin de tarih-i kadimden beri yaklaşımı, kesin ve keskin tavırları vardır. Dolayısıyla yukarıdakiler gibi, insanlığın ortak problemlerine ortak yaklaşım veya bireyin tarafından yaklaşım Türk milletinin genlerinde hep olagelmiştir. Bir milletin tarih sahnesine çıktığı günden beri oluştura geldiği kültürel yapısı, genetiği ve hatta DNA’ları sayılabilecek tecrübe hâsılasını bir çırpıda reddetmek veya toptancı bir yaklaşımla “çağa cevap vermiyor” denilerek bir kenara koymak o milleti başkalaştırır/mukallitleştirir/mankurtlaştırır. Hâsılı başkalarının insafına sığınan şahsiyetsiz bir topluluk yapar. Bu coğrafyanın netameli şartlarında, binlerce yılın tecrübe birikimi ile bin yıllık zorlu bir süreçte, son bir gayret ile tutunduğumuz bu topraklarda yapılanmamızı ve oluşturduğumuz binayı “yıkın, yenisini yapalım” nidaları ile yer ile yeksan etmemek gerekmektedir. Kaldı ki; yaşadığımız, “var olmak veya yok olmak” çizgisinde yürüdüğümüz bu günlerde, hala bu veya benzeri tartışmalara girmek ve/veya zemin oluşturmak, “meleklerin cinsiyetini” tartışmakla eşdeğerdir. Gün realiteyi yaşama, öncelikle varlığı garanti altına alma günüdür. Bu yazıyı BİLGE KAĞAN ATA’nın veciz nutku ile bitirmek hem –genelde- objektif bir yaklaşım hem de –özelde- bir Türk milliyetçisi için duygusal bir yaklaşım olacaktır. Öyle kazanılmış, öyle düzene sokulmuş ilimiz, töremiz vardı. Türk, Oğuz beyleri, milleti işit: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini töreni kim bozabilecekti? (M.S 735)                                                                      
        

         [1] TDK, Güncel Türkçe Sözlük, http://www.tdk.gov.tr

         [2] TDK, Güncel Türkçe Sözlük, http://www.tdk.gov.tr

         [3] TDK, Güncel Türkçe Sözlük, http://www.tdk.gov.tr

         * Gerçekte böyle midir bilmiyorum, ABD’ye hiç gitmedim ama filmlerinde hep böyle olduğu görülüyor.

         **  Kaldı ki çözüm olarak sunmak tarihe de haksızlık olacaktır hani. Çünkü elini kestirdiği Ermeni mimarın şikâyeti üzerine kadı karşısına çıkarılan Fatih Sultan Mehmet Han örneği Türk Tarihinin tek örneği değildir.

         *** Statükoculuk son yıllarda olumsuzluk ve bazen de suçlamak için kullanılır bir haldedir ama insanların mevcudu muhafaza etme fikirlerine de saygı göstermek demokratik bir yaklaşım olsa gerektir.  

Türk Yurdu Ocak 2008
Türk Yurdu Ocak 2008
Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele