LOZAN'DA MUSUL SORUNU

Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

 İsmet Paşa'ya Hükümet Talimatı İsmet Paşa (İnönü), Kasım 1922’de, 14 maddelik bir hükümet talimatıyla Lozan Konferansına gitti.[1] Üç sayfadan oluşan ve her sayfasında bütün bakanların imzaları bulunan bu ana talimat, Misak-ı Milli’nin biraz genişletilmiş ve güncelleştirilmiş biçimiydi. Talimatın ikinci maddesi şuydu: Irak sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları istenecek, konferansta başka bir durum ortaya çıkarsa Hükümetten talimat alınacak.” Irak, Osmanlı idari taksimatında üç vilâyetten oluşuyordu: Güney’de Basra, ortada Bağdat ve kuzeyde Musul vilâyetleri. Bunlar imparatorluk vilâyetleriydi, her biri bugünkü cumhuriyet illerinden üç beş kat daha genişti. Musul vilâyetinin 90 bin küsur kilometre karelik bir yüzölçümü ve üç sancağı vardı: Süleymaniye, Musul ve Kerkük sancakları. Basra ve Bağdat vilâyetlerinin nüfusu çoğunlukla Arap, Musul vilayeti nüfusu ise ezici çoğunlukla Türk ve Kürt idi. Türk orduları, Birinci Dünya Savaşının son aylarında, Arap bölgelerini boşaltmış, Türk ve Kürt bölgelerini ise savaş sonuna kadar savunmaya çalışmıştı. Hem Suriye, hem Irak cephelerinde bunu görürüz. İngiliz taarruzları karşısında Basra ve Bağdat vilayetlerinden çekilen VI. Osmanlı Ordusu, Mondros Mütarekesine kadar Musul vilâyetini savunabilmişti. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığı gün, Musul şehri ile Musul vilâyetinin büyük bölümü, Türk ordusunun kontrolündeydi. İngilizler, Musul’u Mondros mütarekesi imzalandıktan ve Türk askeri silah bırakıldıktan sonra işgal etmişlerdir. Misakı Milli’ye göre, güneyde, 30 Ekim 1918 tarihindeki cephe hattı, ulusal sınırlarımız idi. Suriye sınırımız da Irak sınırımız da aşağı yukarı o günkü cephe hattımızdan geçiyordu.  Musul Vilâyeti bu ulusal sınırlarımız içinde idi, Türkiye’nin bir vilâyetiydi, herhangi bir Türk vilayeti gibiydi. Lozan Barış konferansı açılırken (20 Kasım 1922), Anadolu düşman işgallerinden temizlenmiş, doğu Trakya da Yunan işgalinden kurtarılmış bulunuyordu. Fakat İstanbul ve Boğazlar ile Musul Vilâyeti, İngilizlerin işgali altında idi. İsmet Paşa (İnönü), Lozan’da, hem İstanbul ve Boğazları hem de Musul’u İngiliz işgalinden kurtarmak gibi ağır bir görev üstlenmişti. Musul, İngiltere İçin Petrol Meselesiydi... Musul, İngiltere için bir petrol sorunu, Türkiye için ise vatan sorunuydu. Birinci Dünya Savaşında petrol, İngilizlerin bir saplantısı; yukarı Mezopotamya petrolleri de hedeflerinden biriydi. Petrol, 19. yüzyıl ortalarından beri, gittikçe artan miktarda, ticari bir ürün olarak üretilmekte ve pazarlanmaktaydı. Genellikle aydınlatmada kullanılıyordu. Bu ilk dönemde Amerikan ve Azerbaycan petrolleri Avrupa pazarlarını tutmuştu. “Üzerinde güneş batmayan” bir dünya imparatorluğunun patronu olan kapitalist İngiltere ise petrolde dışa bağımlı kalmıştı. Britanya İmparatorluğunda çıkarılan petrol, İngiltere ihtiyacının ancak yüzde 15-20 kadarını karşılayabiliyordu. Yirminci yüzyıl başlarında petrol ürünlerinin kullanım alanları genişlemişti. Fueloil gemilerde, trenlerde ve fabrikalarda enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlanmış ve giderek kömürün yerini almıştı. Petrol, ticari bir mal olmanın ötesinde bir stratejik ürün olup çıkmıştı. Petrol, artık savaşların kaderlerini, Devletlerin politikalarını etkileyebilecek kadar önemliydi. Fakat Amerikan ve Rus (Azeri) petrolleri Avrupa pazarında hegemonya oluşturmuşlardı. Bu pazarda İngiltere, sadece alıcı durumundaydı, üretici ve satıcı olarak İngilizlerin esamisi okunmuyordu. Yine yirminci yılbaşlarında İran ve Mezopotamya petrolleri ön plana çıkmaya başlamış ve Kerkük petrollerinin önemi iyice anlaşılmıştı. Bağdat demiryolu için ön incelemelerde bulunan Groskopf ve Beringen isimli iki Alman uzman, 1901 yılında kaleme aldıkları raporda özetle şu tespitte bulunmuşlardı: “İskenderun, Halep, Birecik, Urfa, Siverek ve Diyarbakır bölgesinde yeterli petrol kaynağı bulunmamasına karşın, Kerkük dolaylarında petrol rezervleri çok büyük göller oluşturmaktadır.” [2] Bu petrolün ticari işletmeye açılması ve dünyaya pazarlanması gerekliydi; yoksa dünya petrol pazarı Amerikan ve Rus (Azeri) petrolleri kontrolü altına girecekti. Petrolün ticari ve stratejik kullanımında önemli gelişmelerin yaşandığı bu dönemde, 1902 yılında, Bağdat Demiryolu Projesi hakkında bir kitap yayınlayan Dr. Paul Rohrbach, Mezopotamya bölgesinin bitumen, nafta ve doğalgaz içinde yüzdüğünü ve bu yöredeki petrol kaynakları zenginliğinin Bakû havzasından daha büyük fırsatlarla dolu olduğunu belirtmişti. [3] Dünya Savaşında Petrol       İngiltere, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki yıllarda, akar yakıtla çalışan savaş gemileri inşa etmeye yönelmişti. 1907’de, tamamen petrole dayanan ilk açık deniz destrroyer filosunu inşa etmişti. Ondan sonra da İngiltere’de her yıl “yalnız petrolle çalışan” yeni bir filo yapılmıştı. Kömürle çalışan zırhlılar ve kruvazörler de kritik zamanlarda tüm güçlerini kullanabilmek için petrollü hale getirilmişti. Birinci Dünya Savaşında İngiliz savaş gemilerinde artık kömür yerine petrol kullanılıyordu. Petrol, kömüre oranla savaş gemilerine daha fazla hız sağlıyordu; yakıt yenilemeden gemilerin seyir uzaklığını yüzde 40 arttırıyordu, karaya dönmeden denizde yakıt ikmali yapmalarını sağlıyordu. Geniş kömür depolarına artık gerek kalmayan savaş gemilerine daha fazla top bataryaları yerleştirilebiliyordu, kazan dairelerinde daha az işgücü kullanılıyordu. Kısacası, İngiliz donanması, petrol sayesinde bir atılım yapmıştı ve belki Alman donanmasına üstünlük sağlayabileceklerdi.[4] Donanma Bakanı Winston Churchill, 17 Temmuz 1913’te Avam Kamarasında, “Bizim nihai politik amacımız, Donanmanın akaryakıt ihtiyacını karşılamada, bu maddenin bağımsız üreticisi ve petrol sahalarının sahibi olmaktır” demiş ve “ kaynağında petrolün sahibi veya gereksinim duyduğumuz petrolün en azından bir bölümünü kontrol eder durumda olmalıyız” diye eklemişti. [5] Petrol, gelecekteki savaşlarda İngiltere’ye üstünlük sağlayacaktı. Petrolü kontrol eden ülkeler savaşı kazanacaktı. Ama petrol, İngiliz topraklarında çıkmıyordu, yabancı topraklardaydı. İngiltere’nin el koyabileceği petrol yatakları Osmanlı coğrafyasında, özellikle Mezopotamya’da, Kerkük’te idi. Petrol Dersi Osmanlı Devleti’nin Kasım 1914’te Birinci Dünya Savaşı’na girmesi, İngiltere’nin Osmanlı topraklarını parçalayıp paylaşma emellerine meşruluk kazandırdı. İngilizler artık göğüslerini gere gere Musul vilâyetini işgal edip Kerkük petrollerinin kontrolünü ele alabileceklerdi. Fakat bu Büyük Savaş beklenenden uzun sürmüştü. İngiliz uzmanları dünya savaşının iki yılda biteceğini tahmin etmişlerdi. Ancak evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Balkan Savaşında çabucak yenilmiş olan Türk Orduları bu defa kahramanca savaşıyorlardı.  Çanakkale’de, Irak’ta ve diğer cephelerde İngilizlerin hiç beklemedikleri çetin direnişler göstermişlerdi;  bu yüzden iki yılda biteceği sanılan savaş dört yıl sürmüştü. İngiltere bu savaştan petrol dersler çıkardı. Petrolün stratejik öneminin ne demek olduğunu ve petrolde dışa bağımlı olmanın ne anlama geldiğini tecrübeyle öğrendi. Kendi topraklarında zengin kömür yataklarına sahip olan İngiltere, petrolde fena halde dışa bağımlıydı. Dört yıllık büyük savaş yıllarında İngiltere’nin (ve müttefiklerinin) petrol ihtiyaçlarının yüzde 80’ini ABD karşılamıştı.[6] Ve Alman denizaltıları ABD’den İngiltere’ye petrol taşıyan tankerleri üst üste batırmaya başlayınca, okyanuslara hükmeden anlı şanlı o koskoca İngiliz Donanması, bir ara, yakıtsızlıktan durma noktasına gelivermişti. ABD 1917 yılında Savaşa girip dengeleri değiştirmeseydi İngiltere belki savaşı bile kaybedebilirdi. Dahası, Amerikan petrol rezervlerinin 25-30 yıl sonra tükeneceği hesaplanmıştı. İngiltere, ilerde çıkacak bir büyük savaşta artık Amerikan petrolüne bel bağlayamayacağını da anladı. İngiliz Başbakanı Asquith, 8 Nisan 1915’te bir “Asya Türkiye’si Komitesi” kurdu. Bu komite “Asya Türkiye’sinde İngiltere’nin Savaş Emelleri” başlıklı bir rapor hazırladı. Raporda, Musul vilâyetine ilişkin olarak şöyle deniliyordu: Ticari açıdan bakıldığında zengin petrol yataklarının bulunduğu Musul ve çevresinin İngiltere’nin denetiminde olması gerekir. Bu bölgeyi bir başka devletin kontrol etmesi İngiliz çıkarlarına aykırıdır.”[7] Osmanlı topraklarının paylaşımı için 1915 yılında Sykes-Picot Anlaşmaları hazırlanırken, Churchill’in Donanma Bakanlığı, Musul’un ve çevresinin zengin petrol varlıkları nedeniyle İngiliz nüfuz bölgesinde kalması gerektiğini savunmuştur. Bu pazarlıklar sırasında Fransız temsilci George-Picot, Kerkük’ün de Fransız nüfuz (sömürü) bölgesine bırakılması için ısrar etmiş, İngiliz Mark Sykes ise Kerkük’ü vermemekte direnmiş ve buna karşılık Sivas, Harput ve Kayseri’nin Fransız sömürü bölgesine bırakılmasını kabul etmişti.[8] 29 Temmuz 1918 günü Emekli Amiral Slide, Donanma Bakanlığına, “Britanya İmparatorluğu’nun Petrol Durumu” başlıklı bir rapor sunmuştur. Lloyd George Hükümetinin politikasını doğrudan etkilediği anlaşılan bu raporda, İmparatorluk için Orta Doğu Petrollerinin ele geçirilmesinin önemi vurgulanmıştır. Raporun sonunda özetle şu öneri yer almıştır: “İran ve Mezopotamya petrol kaynaklarının kontrol altında bulundurulmasıyla devlet (yani İngiltere),  gelecekte dünya akaryakıt sunumunu geniş ölçüde denetleme şansına sahip olacaktır. Bu nedenle, İngiltere, anılan bölgeleri her şeyi göze alarak elde tutmalıdır. Bu bölgelerin bir başka devletin eline geçmesine, her türlü açık ya da gizli düzenleme ve girişimlerle karşı çıkılmalıdır.”[9] Hedef: Petrol Bölgeleri Bu raporu Hükümete sunan Savaş Kabinesi sekreteri Maurice Henkley, Donanma Bakanına şu görüşleri bildirmiştir: “Mezopotamya ve İran’ın petrollü alanları ile bu bölgeleri güvenlik altında tutacak toprakların ele geçirilmesi, İngiltere için birinci öncelikle savaş amacıdır. Güney İran ve Mezopotamya’daki tüm petrollü bölgeleri ele geçirmeliyiz.” İngiliz Savaş Kabinesi’nin 13 Ağustos 1918 günü yaptığı toplantıda Amiral Slide’ın raporu ele alınmıştır. Toplantıda Dışişleri Bakanı Balfour, Mezopotamya petrollerinin muhteşem potansiyeline şöyle dikkati çekmiştir: “Bir idealist gözüyle baktığımızda dahi Mezopotamya’nın kuzey bölgesini ele geçirmemiz kaçınılmazdır...ne başkan Wilson ne de bir başkası Dicle ve Fırat’ın çevresindeki geniş Mezopotamya topraklarını yeniden Osmanlıların denetiminde bırakmak istemeyecektir....Bu durumda sormak isterim, Mezopotamya’da Küçük Zap suyunu veya yeterli derecede zengin su kaynaklarını denetim altına alacak kadar ordularımızla ilerlememiz çok önemli değil midir? Bunu başardığımızda, petrol yataklarının da büyük çoğunluğu elimize geçmiş olacaktır.” [10] Bu petrol zenginliğinin kontrol altına alınması için Başbakan Lloyd George talimatını verdi: “Savaş sona ermeden Musul’a ulaşılmalı”. 1 Ekim 1918 günü İngiliz Savaş Kabinesi, Osmanlı Devletine önerilecek barış koşullarını görüştü.  Mezopotamya’daki İngiliz orduları komutanı General Marshall’a, “petrol yataklarının bulunduğu alanlardan olabildiğince geniş bir bölgeyi işgal etmesi “ talimatı verildi. O gün İngiliz birlikleri Gayyara petrol yataklarına 50 kilometre, Musul’a ise 140 km uzakta idi. Osmanlı Hükümeti, savaşı kaybettiğini anlayınca, 18 Ekim 1918’de mütareke istedi. Mütarekeyi imzalamak görevi Hüseyin Rauf Bey’e (Orbay) verildi. Rauf Bey mütareke anlaşmasını imzalamak üzere Mondros’a giderken, Mezopotamya’daki İngiliz Komutan General Marshall, ordularını hızla Musul üzerine sürdü. Osmanlı Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa (Sabis), “Musul şehrini elde tutacak şekilde oyalayıcı bir çekilme savunması yapacağını” İstanbul’a bildirdi. Mütareke Anlaşması,  30 Ekim 1918’de imzalandı, 1 Kasım’da yürürlüğe girdi. O tarihte Türk kuvvetleri Musul’da idi. Ali İhsan Paşa, 7 Kasımda İngiliz Komutandan bir ültimatom aldıktan sonra, 9 Kasım günü birliklerine Nusaybin’e doğru çekilme emrini verdi. Böylece Musul, İngilizlerin işgaline girdi... İngilizler, petrol hırsıyla adamakıllı bilenmiş olarak Musul vilâyetini işgal etmişlerdi. “Her ne pahasına olursa olsun” petrol bölgelerinden çekilmemeye kararlı görünüyorlardı. Başka bölgelerden çekilebilirlerdi, ama Musul’dan asla çekilmeyeceklerdi. Bu kararlarını Mütareke yıllarındaki davranışlarıyla da belli etmişlerdi: İngilizler, Kasım 1918-Mart 1919 döneminde işgal etmiş oldukları İskenderun, Antakya, Kilis, Antep, Maraş ve Urfa’yı birer birer boşaltmış, Musul vilayetindeki kuvvetlerini ise takviye emişlerdi. Türkiye İçin Musul, Vatan Meselesiydi. İngiltere için bir petrol sorunu demek olan Musul, Türkiye için ise bir vatan sorunuydu. İsmet Paşa, 23 Ocak 1923 günü Lozan Konferansında Musul vilâyetinin “Türkiye’nin ayrılmaz parçası olduğunu” savunan uzun bir konuşma  yaptı. [11]  Bu tarihi konuşmayı kısaltarak aktarıyoruz. Paşa diyor ki: “Musul sorunu, Türk ve İngiliz Temsilci Heyetleri arasında, gerek sözlü gerekse yazılı olarak bir görüşmeye konu olmuştur. Tarafların öne sürdükleri iddiaları ve Türkiye’nin Musul vilâyetininin bir başka devlete bırakılmasına razı olmayışının nedenlerini, burada, kısaca gözden geçirmeme izin verilmesini istemekteyim. “Bu nedenler etnografik, siyasal, tarihi, coğrafi, ekonomik ve askeri niteliktedir. “I. Etnografik nedenler.- Musul vilâyetinde yerleşik nüfus 503.000 kişiye varmaktadır; Vilâyet içinde bundan başka, Kürt, Türk ve Arap göçebe aşiretler de vardır;  bunlar aşağı yukarı 170.000 kişi kadardır (...)” (İsmet Paşa’nın Konferansa sunduğu resmi son Türk istatistiklerine göre, Musul vilâyetinde 263.830 Kürt, 146.960 Türk, 43.210 Arap, 18.000 Yezidi ve 31.000 Müslüman olmayan yerleşik nüfus yaşamakta idi. Toplam 503.000 kişi). İsmet Paşa devam ediyor: “1. Süleymaniye ve Kerkük sancaklarında Arap unsuru çok azdır(. “2. Musul Merkez Sancağında 137.000 Türk ve Kürde karşılık, yalnız 28.000 Arap vardır. “3. Son olarak, bütün Musul Vilâyetinde, 410.700 Türkle Kürde karşılık 31.000 Müslüman-olmayan vardır. Demek ki, Vilâyet nüfusunun beşte dördünden çoğunu Türklerle Kürtler ve beşte birinden azını da Araplar ve Müslüman-olmayanlar meydana getirmektedir (...). “Araplarla Müslüman-olmayanların Vilayet nüfusunun içinde azınlıkta, Kürtlerle Türklerin de çoğunlukta olduğunu, İngiliz Hükümetinin kendisi de kabul etmektedir (...) “İngiliz Temsilci Heyeti, Telafer şehrinin bir Türk şehri olduğunu ve Musul’un çevresinde pek çok Türk köyü bulunduğunu kabul etmektedir (...) Bu bölgenin ve Kerkük ile Erbil bölgelerinin Türklüğü, İngiliz Hükümetince de kabul edilmektedir (...). “Musul Vilâyeti Türklerinin Türk değil, fakat Türkmen oldukları ve dillerinin İstanbul’da konuşulan dilden başka olduğu iddia edilmiştir. Oysa gerçekte, Musul’da konuşulan Türkçe Anadolu’da konuşulan Türkçenin tıpkısıdır (...) Anadolu Türkleri, Türkmen diye adlandırılan topluluk içinde bulunmaktadırlar; Musul Türkleriyle Küçük Asya Türkleri arasında yapılmak istenilen ayırma, hiçbir sağlam temele dayanmamaktadır. Kürt halkının İran kökenli olduğu öne sürülmüştür; oysa, bu iddiayı, Kürtlerin Turan kökenli olduğunu kabul eden Encyclopedia Britannica yalanlamaktadır. “Zaten Anadolu’yu tanıyanlar bililer ki, gerek töre, gerek gelenek ve görenek bakımından, Kürtler, hiçbir yönden Türklerden farklı değildirler; ayrı dilleri konuşmakla birlikte, bu iki halk, soy, inanç ve görenek bakımlarından tek bir bütün meydana getirmektedir (...) “Toprağın yapısı ve iklim yönünden de Musul Vilayeti, Irak’ın değil, Anadolu’nun bir parçasıdır (...)” “II. Siyasal nedenler- Musul Vilayetinin Türkiye’ye geri verilmesine karşı çıkan İngiliz Temsilci Heyeti’nin dayandığı siyasal nedenler şunladır: “(a) Bu vilayet içinde oturan pek çok Arap varmış. “(b) Kürtler, Türklerle bir arada yaşamak istemiyorlarmış; bunu ilk önce ayaklanmalarıyla (...), sonra da Dünya Savaşı’nda kötü dövüşerek ispat etmişler (...). “(c) İngiliz Hükümeti (...) Araplara karşı bir takım yükümlülükler altına girmiş (...). “(d) İngiltere, Irak üzerinde bir Manda almakla, Müttefiklere karşı bir yüküm altına girmiş ve bu yükümlerinden dönemezmiş. “(e) İngiliz orduları Dünya Savaşı’nda Türk ordularını yenerek Irak’ı fethettiğinden, İngiltere fetih hakkı uyarınca da bu ülkeleri ele geçirdiği iddiasında bulunabilirmiş. “Bütün bunlara karşı, Türk Temsilci Heyeti aşağıdaki görüşleri öne sürmekle şeref duymuştur ve şeref duymaktadır: (a) Araplar (...) Musul vilâyetinde azınlıktadır (...) Musul’u Irak’a bağlamak için böyle bir iddiaya dayanılmak istenirse Türkiye de, Bağdat’ın kuzeyinde çok daha büyük bir Türk nüfusun bulunduğuna dayanarak, bu bölgenin kendi sınırı içine alınmasını aynı hakla isteyebilecektir. (b) Kürtlerin Türklerle birlikte yaşamak istemedikleri iddiası hiç de doğru değildir. “Gerçekten, yüzyıllardır bu iki halk, soy, inanç, özlem ve töre bakımından olduğu kadar, gelenek ve görenek bakımından da ortak bağlarla birleşmiş olarak tam bir uyum içinde yaşamaktadırlar; Kürtlerin kendi istekleriyle Türk yönetimi altına geçtiklerini ve kaderlerini Türkiye’nin kaderine bağladıklarını tarih göstermektedir. “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de Hükümetidir; çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisine girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin Hükümetine ve Yönetimine katılmaktadırlar. “Kürt halkı ve yukarıda belirtilen temsilcileri, Musul Vilâyetinde oturan kardeşlerinin Anayurttan ayrılmalarına razı değillerdir; böyle bir ayrılmaya engel olmak için bütün fedakârlıklara katlanmaya hazırdırlar. “Musul Vilâyeti nüfusunun çoğunluğunu meydana getiren Kürtlerle Türklerin, vilâyetlerinin Türkiye’nin tamamlayıcı bir parçası olarak kalmasını sağlamak için, bütün güçleriyle mücadele etmekten bir an bile geri durmayacaklarına şüphe yoktur(...). “Son savaşlarda Kürtlerin kötü dövüşmüş olduklarının söylenmesine gelince, Türk Temsilci Heyeti, Dünya savaşına ve Bağımsızlık Savaşına katılmış Türk ordusunun bütün komutanlarının, yurdun kurtuluşu için Kürt halkının yaptığı hizmetleri ve katlandığı fedakârlıkları saygı ve hayranlıkla belirttiklerini söylemeyi ödev bilmektedir (...)                   “III. Tarihi nedenler Onbir yüzyıldan beri, Osmanlı ve Selçuk İmparatorluklarının kurulmasından çok önce, Musul ve Bağdat’ın kuzeyine kadar uzanan bölge, aralıksız Türklerin olmuştur. “Abbasi Halifelerinin zamanında, bu ülkeler Türk valilerinin, Türk askerlerinin ve Türk halkının elinde bulunmuştur. “Sonraları, Atabey Türk Hanedanı, bunun ardından Artuk’lar hanedanı bağımsız birçok devletler kurmuşlar ve Musul, Sancar, Cezire –ibn Ömer, Harput, Mardin gibi yerlerde hüküm sürmüşlerdir: “Bu hanedanlar, özellikle Musul’da pek çok anıt bırakmışlardır; bu şehir, yukarıda anılan hanedanlardan sonra ve Osmanlı hanedanından önce bu ülkeyi ellerinde bulundurmuş olan Selçuklulara çok şey borçludur. “Eski tarih kitaplarında, Musul’un güneyinden Bağdat’a kadar uzanan bölge Tataristan diye adlandırılmıştır; bu adlandırmanın bir izi günümüzün haritalarında Vâdi-i Tatar adıyla görülmektedir. “IV- Coğrafi ve ekonomik nedenler.- Coğrafya, toprağın yapısı ve iklim bakımından, Anadolu’yu Irak’tan ayıran çizgi, Cebel Hamrin-Cebel Fuhul-Vadi-i Tatar-Cebel Sancar çizgisidir. “Bu çizginin kuzeyinde, Musul Vilayeti, iklim ve öteki koşullar bakımından Anadolu’ya eş bir görünüştedir. “Musul şehri ve vilâyeti, Anadolu’yu Suriye’yi ve İran’ı birbirine bağlayan yolların kavşağında bulunduğundan, güney Anadolu’nun İran’la ve Suriye ile ulaşımında çok büyük bir önemdedirler.  Bu bölge, Anadolu’nun çeşitli parçaları arasındaki ulaşım bakımından, daha da önemlidir; çünkü Süleymaniye’yi, Kerkük’ü, Diyarbakır’ı, Urfa’yı, Bitlis’i, Siirt’i ve bu gibi şehirleri birbirlerine bağlayan yollar da burada birbirine kavuşmaktadır (...) “ Musul, bu şehri Akdeniz limanlarına bağlayan demiryolunun yapılmasıyla, Irak’tan çok daha sıkı sıkıya Anadolu’ya bağlıdır, başlıca çıkış yeri... Akdeniz limanları üzerindendir. (Bugün de Kerkük’ün dünyaya doğal çıkışı Türkiye üzerindendir, boru hattı, uçuş yolu vb.-BNŞ) “V- Askeri ve stratejin nedenlerGüney Anadolu’nun çeşitli parçaları arasındaki ulaşım bakımından – bunun sonucu olarak da bu bölgenin güvenliği bakımından – Musul’un büyük bir önemi vardır (...) “Türk Temsilci Heyeti, teklif ettiği sınırın, Cebel Hamrin-Cebel Fuhur-Vadi-i Tatar-Cebel Sancar çizgisinin, Türkiye ile Irak arasında doğal ayırım çizgisini meydana getiren bir dizi dağlardan oluştuğunu ve bu çizginin aynı zamanda bir stratejik sınır da sayılabileceğini belirtmek ister. Öte yandan (...) Türkiye, Türk ve Kürt soyundan yarım milyon insanın oturduğu bütün bir vilayetin, hiçbir neden olmaksızın, anayurttan ayrılmasına katlanamaz (...) “Irak’ın güvenliği bakımından en iyi garanti, Irak’ta iktidar kimin elinde olursa olsun, Türkiye’nin dostluğunu kazanmak ve sınırları içinde bir Türk ve Kürt irredentisme’ine meydan vermemektir (...)”                   Açıklamanın  Özeti                   İsmet Paşa, uzunca konuşmasını şöyle bitiriyor:                   “Türkiye’nin, Musul vilayetinin kendisinden ayrılmasına neden razı olamayacağını gösteren düşünceleri şöyle özetlemek istemekteyim:                   “1. Bu vilâyet halkının büyük çoğunluğu Türk ve Kürt’tür.                   “2. Bu vilayette oturanlar, yeniden Türkiye’ye bağlanmak istemektedirler (...);                   “3. Coğrafi ve siyasi bakımlardan, bu Vilayet, Anadolu’nun tamamlayıcı parçalarındandır; bu Vilayet, ancak Anadolu’ya bağlı kalmakla gerçek çıkış yerleri olan Akdeniz limanlarıyla sıkı ilişki kurabilecektir. “4. Hukuk bakımından hâlâ Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası olan bu memlekete ilişkin olarak İngiltere’nin yapmış olabileceği bütün antlaşmaların (...) hukuk açısından hiçbir değeri olamaz. “5. Anadolu’nun güney kesimlerini birleştiren yolların kavşak noktası olan Musul’un, ticaret ilişkilerimiz ve bu bölgenin güvenliği bakımından, bizim elimizde olması zorunludur. “6. Musul Vilâyeti, ülkemizin bir çok başka parçaları gibi, savaşmanın durmasından sonra ve yapılmış sözleşmelere aykırı olarak, bizden alınmıştır; bu yüzden, aynı durumda kalmış öteki bölgeler gibi, Musul’un da bize verilmesi gerekir...” İsmet Paşa, 23 Ocak 1923 günü Lozan Konferansında yapılan görüşmeyi Ankara’ya özetle şöyle rapor etti (özettir): Güney sınırlarımız görüşüldü. Fransızlar, Suriye sınırının halledilmiş olduğunu söylediler. Sesimi çıkarmadım. Musul konusunda büyük çarpışma oldu. Benim uzun konuşmama Curzon cevap verdi ve işi Milletler Cemiyetine yollamayı önerdi ve plebisitten yan çizdi. Musul’un geri verilmesinde ısrar ettim. Durum ciddidir.”[12] İngiltere, Musul vilâyetini Türkiye’ye geri vermeye yanaşmadı. Lort Curzon, Nuh diyor, peygamber demiyordu. Musul yüzünden Lozan Barış Konferansı çıkmaza girecek gibi görünüyordu. Sonunda Müttefikler, İngiliz görüşü doğrultusunda bir kararı benimsediler. Buna göre, Musul sorunu, Lozan Barış Antlaşması’nın dışında tutulacak, Türkiye ile İngiltere bu sorunu ikili görüşmelerle çözmeye çalışacaklar, çözemezlerse sorunu Milletler Cemiyeti’ne götüreceklerdi. Müttefikler, bu doğrultuda bir kararı da içeren barış önerilerini 31 Ocak 1923’te Türk tarafına sundular. Musul, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Lozan Konferansı’na 4 Şubat 1923’te ara verildi. İsmet Paşa, Ankara’ya döndü ve 21 Şubat günü TBMM’nin gizli oturumunda milletvekillerine Lozan görüşmeleri hakkında bilgi verdi. Musul konusunda şunları söyledi: “...En nihayet son ve kati olarak bütün müttefikler müttehit (birleşik) bir cephe olarak inkıta (konferansın kesilmesi) tehdidi ile bizi tehdit ettiler.  Bizi Musul meselesinde ricata icbar ettiler (geri adım atmaya zorladılar). Mukavemet ettik. Noktainazarımızı muhafaza ettik. “Müttefikler, arazi meselesinde adalar, Suriye hududu ve Musul meselesini yekpare bir mesele olarak bize tasdik ettirmek istediler. Fakat biz bütün kuvvetimizi birisi üzerine, bir mesele üzerine temerküz ettirmek için diğer meselelere temas etmeksizin yalnız Musul meselesi üzerinde teksif ettik” [13] İsmet Paşa, Meclisin 27 Şubat 1923 tarihindeki gizli oturumunda da Lozan Konferansının ikinci döneminde izlenecek tutum ve Müttefiklere sunulacak karşı öneriler hakkında bilgi verdi ve ardından tartışmalar başladı.[14] “İSMET PAŞA (Hariciye Vekili) – Musul vilâyetinin hallini tâlik ettik (askıya aldık, erteledik). Bir sene zarfında İngiltere ile halledilecektir. Mutabakat hasıl olmazsa Cemiyeti Akvama müracaat edilecektir tarzında  bir şekl-i hal (gürültüler) ile müttefiklerin noktainazarına yaklaşmak istiyoruz... Mesaili arziyede (toprak sorunlarında), bilfiil işgal etmediğimiz bir yeri işgal etmek, % 99 silahla oraya girmeye mütevakkıftır (bağlıdır)...   “HÜSEYİN AVNİ BEY (Erzurum) – Efendiler,... Paşa’yı ben dinledim, siz de dinlediniz. Sizden soruyorum ne dinlediniz? (Hiç sesleri)...Efendiler, bir teklifim vardır. Gerek Heyeti Vekile ve gerek Büyük Millet Meclisi Misakı Milliden zerre kadar feda ederse, icabı namus ve milli için çekilip gitmeli...(Bravo sesleri, şiddetli alkışlar)... OPERATÖR EMİN BEY (Bursa) – Efendiler, yalnız Musul ile kalmaz, Musul’u verdiğimiz gün hudut Erzurum’dur... REFİK BEY (Konya) – İsmet Paşa Hazretleri güya karşısında Lort Curzon bulunuyormuş gibi, muğlâk ve umumi kelimelerle maksadı söylemek istiyorlar. (Bravo sedaları, alkışlar). Hayır, kabul etmiyorum... Bizi kâfi surette tenvir buyurmamışlardır. Meydanda konuşacağımız ne vardır? (Hiç bir şey yok sesleri). Hiçbir şey yoksa neye karar vereceğiz? OSMAN BEY (Lazistan) – İsmet Paşa Hazretlerini dinledik ve anladık ki Heyeti Vekile dûrudıraz müzakere neticesinde mesaili arziyede (toprak konusunda) biraz fedakârlığı kabul etmiş... Heyeti Vekilenin sarih bir fikri olmadıktan sonra müzakereye devam imkânı var mıdır, yok mudur? Soruyorum... MUSTAFA DURAK BEY (Erzurum) – Musul’un bir sene sonraya taliki (ertelenmesi) demek arkadaşlar, Türkçede bir darbı mesel vardır, sona kalan dona kalır. Musul’u gaip etmek demektir. Musul’u kayıp ettikten sonra, senin Şark’ta bir yerin kalmamıştır...Şimdi efendiler, elimize bir sulh projesi geldi...Biz bu kitaptan bir şey anlamıyoruz....Ben bu sulhü körü körüne kabul edeceğim...yahut... Reddedeceğim. SIRRI BEY (İzmit) – Arkadaşlar biliyoruz ki birkaç seneden beri Misakı Milli namı altında toplanan bir kül etrafında dolaşıp durmaktayız ve onun bir kelimesi için milletimiz binlerce kan dökmüştür... Şimdi acaba Heyeti Murahhasımız ve onun programını kabul eden Heyeti Vekilemiz bunun, Misakı Millinin mefhumuna sadık mı, değil mi diye onu düşünmekliğimiz lâzımdır... Milletin senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve âleme ilân edilen Misakı Milli çiğnendi, heba oldu, iptal edildi. Battal oldu.... HÜSEYİN RAUF BEY (İcra Vekilleri Heyeti Risi) – Musul’u bir sene talik ve bir sene zarfında İngilizlerle baş başa anlaşmak imkânı şimdi mümkün olmazsa Cemiyeti Akvama havale (Handeler), (Maşallah sesleri, alkışlar)... “Vaziyeti askeriyemizi mütalaa ettik. Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisi Paşa Hazretlerinin izahatı, ordumuzun kuvvetli ve emirlerinizi ifaya muktedir olduğu kanaatini verdi. Maliye Vekilimiz... Meclisin fedakârlık emirlerini fedakârane ifaya hazır olduğunu ifade etti. Bizim için de lâzım olan bu idi. Ancak harp ifade ederken düşünülecek bir nokta varsa zarar mı kâr mı eder. Ne kadar devam eder. Netayici ne olabilir. (Allah bilir sesleri)...Fakat Allah da insanlara bir fikir vermiştir... Düşünsün diye akıl vermiştir... Musul’u talik etmek ve icabederse harp etmek imkânını elde tutarak (gürültüler)...Müsaade buyurun; elde tutarak sulh için bir teşebbüste bulunmak... Münferiden İngilizlerle Musul meselesini Türklük, Kürtlük ve Araplık ayırarak lehimize halletmeye çalışmak, olmazsa Cemiyeti Akvama sevk etmek... Bu şekilde bir çare düşündük... NECMETTİN BEY (Siirt) – Rauf Beyefendi; geçen celse-i hafiyelerde Musul hakkındaki beyanatınızda Musul’un fevkalâde ehemmiyetli olduğunu ve Musul’un terki vilâyat-ı şarkiyenin hepsini terk etmek olduğunu ifade buyurdunuz. Tebdili kanaat mi ettiniz? Yoksa tebdili kanaat için bir mecburiyet mi gördünüz? HÜSEYİN RAUF BEY (Devamla) – Kanaatimi tebdil etmedim, aynı kanaatteyim. Musul meselesi vilâyat-ı şarkıyemiz meselesidir. Vilâyat-ı şarkiye meselesi Türkiye meselesidir. Vilâyat-ı şarkiye tehlikeye düşerse Türkiye tehlikeye düşer. Sözlerimi bu kanaatte olarak söylüyorum. YUSUF ZİYA BEY (Bitlis) – Musul Misakı Millinin dahilinde mi değil mi? HÜSEYİN RAUF BEY (Devamla) – Dahilindedir...                MUSTAFA KEMAL PAŞA (Ankara) – Arkadaşlar, mevzuubahis olan mesele cidden mühim ve naziktir. Bu meseleyi asabiyetle görüşmek doğru değildir (gayri caizidir). Onun için bütün arkadaşları sükûta davet etmek cüretinde bulunacağım... Efendiler, arazi meselesi ve sınır meselesi, Misakı Milli’nin, yüksek malumunuz, birinci maddesinin kapsamı dairesindedir. Misakı milli şu hat bu hat diye hiçbir vakitte sınır çizmemiştir. O sınırı çizen şey, milletin menfaati ve yüksek heyetin görüşündeki isabettir. Yoksa bu haritası mevcut bir sınır yoktur. Bunun için de yapılmış olan işlerde veya yapılması teklif olunan işlerde hiçbir vakit buna taarruz edilmemiştir. Musul meselesinin hallini muharebeye girmemek için bir sene sonraya talik etmek, ondan sarfı nazar etmek demek değildir. Belki bunun istihsali için daha kuvvetli olabileceğimiz bir zamanı beklemektir... Fakat bugün Musul meselesini halletmek istediğimiz vakit bu meselede karşımıza yalnız İngiliz değil, Fransız, İtalyan, Japon ve bütün dünyanın düşmanları vardır... Musul meselesini bugünden halledeceğiz, Ordumuzu yürüteceğiz, bugün alacağız dersek bu mümkündür. Musul’u gayet kolaylıkla alabiliriz. Fakat Musul’u aldığımızı müteakip muharebenin hemen son bulacağına kani olamayız. Şüphesiz orada bir harp cephesi açmış olacağız. Yani bunu ayrıca mevzubahis etmek isterseniz mahzurlar kendi kendine meydana çıkar... [15] İHSAN BEY (Cebelibereket) – Şimdi efendiler,...Musul gidiyor, bu ne kadar muazzam iş...Yarın İngilizler orada bir Kürt devleti yapacaklar. İğtişaş yapacaklar, hepsini yapacaklar. Fakat gidiyor... Musul’u isteriz. Ne ile? Harp ile mi?...Kuvvetimiz, kudretimiz nedir? Düşmanlarımız nedir?  Harp yapalım. Hal edeceğimiz mesele budur. Başka bir şey yoktur. Heyecana kapılıp işi uzatmamak lâzımdır. [16] MUSTAFA KEMAL PAŞA (Ankara) – Ordumuzun kuvveti hangi kuvvetlerle karşılaşacaktır? Harp olursa safahatı ne olur? Çok rica ederim bunları burada mevzuubahis ettirmeyiniz... Bence mesele gayet basittir. Orta yerde bir sene için mukadderatının taliki icap eden Musul meselesi vardır. Talik mi edelim, talik etmemek için harp mı edelim? Bu suale verilecek cevap gayet basittir Yapılacak muamele Heyeti Vekileyi kendi mesuliyeti dâhilinde…  Başlamış olduğu şeyle devam ettirmek...[17] ABİDİN BEY (Lazistan) – Aziz arkadaşlar, bendeniz Paşa Hazretleri’nin son beyanatında kendi açımdan anladığım, Misakı Milli yoktur; istediğimiz gibi bir harita çizeceğiz. MUSTAFA KEMAP PAŞA (Devamla) – Demedim öyle bir şey. Musul, Türkiye İçin Bir Güvenlik Sorunu Milletvekilleri, yukarıdaki konuşmalarında şöyle görüşleri dile getiriyorlar: Musul sorunu, doğu illeri sorunudur. “Musul meselesi vilâyat-ı şarkiye meselesidir.” Musul giderse doğu Anadolu da gider. Musul’u bırakırsak doğu illerinde de tutunamayız. “Musul’u kaybettikten sonra senin doğuda bir yerin kalmamıştır.” Musul’u terketmek doğu illerini terketmek demektir... Lozan barış antlaşması projesi, TBMM’nin 2-6 Mart 1923 tarihlerindeki gizli oturumlarında da uzun uzun tartışıldı. Meclis, iki gün aralıksız olarak Lozan’ı görüştükten sonra 4 Mart sabahı yeniden toplandı ve görüşmelerini sürdürdü.  Milletvekilleri en çok Musul sorunu üzerinde duruyorlardı. İlk oturumda muhalefet, İsmet Paşa’yı sorgulamaya koyuldu. İsmet Paşa, bir buçuk saat boyunca sorulara cevap verdi. Sözlü ve yazılı soruların sonu gelmiyordu. Oturum Başkanı Ali Fuat Paşa (Cebesoy), soruları kesti ve Başbakan Hüseyin Rauf Bey’e (Orbay) söz verdi. Görüşmeler sürüyor, tutanaktan aktarıyoruz: HÜSEYİN RAUF BEY (Heyeti Vekile Reisi ) – Musul’un elimizden çıkması vatan-ı müşterekimiz için en büyük tehlikedir, kanaati vardır... Musul deyince, ekseriyeti kahiresi Türk ve Kürt olan, aslen bir olan ve bir millet olmamak için hiçbir sebep mevcut olmayan ve bu ırkla meskûn olan mıntıkayı murat ediyorum. Bu mıntıka mutlak ve mutlak Türkiye halkını teşkil eylemeli ve hududa dahil olmalı. Bugün heyet-i murahhasımızın aylardan beri mesaisi, münakaşatı ve intibaatının kendilerine verdiği kanaat ki katidir, Musul’u behemehal alacağız fikrinde ısrar edersek, mutlaka ordu ile almak imkânı vardır. Çünkü bunun siyaseten almak imkânı olmadığına heyeti murahhasımız kani olmuştur ve bize izah edince biz de kani olmuşuzdur. Eğer bir sene tehir edersek ve bu bir sene zarfında kuvvetle çalışırsak, hakiki teşebbüsatta bulunursak vaziyetimizi idare edebileceğiz ve siyaseten bizim tarafa geçme imkânı mevcut olacaktır (Ne ile sesleri). Eğer bir sene zarfında İngilizlerle başbaşa anlaşamazsak Cemiyeti Akvama havale etmek şekli kabul edilmiştir. Heyeti murahhasımız ariz amik düşündükten sonra, bazı mahzurlarına rağmen, Heyet-i Vekileniz de bunu kabul etmiştir..Şimdi arkadaşlar, Cemiyeti Akvama gittikten sonra Cemiyeti Akvam aleyhimizde karar verirse, ki her halde öyle karar verecektir, kabul etmeyeceğiz. Kanaatimiz budur...[18] HÜSEYİN AVNİ BEY (Erzurum) – Musul bir sene hali intizarda (beklemede) bulunacak. Bu ne demektir Efendiler? Bu milletle istihzadır... Musul’u bugün sana vermeyen ne için yarın versin? (İngilizlerin) Gayesi orada bir Kürt hükümeti teşkil edip, senin memleketini parçalayıp neticede bir Ermenistan teşkil etmek değil midir?.. Yarın oralara Ermeniler hâkim olacaktır. Ermeni harsı hakim olacaktır. Yarın orada Ermeni hükümeti kuracaklardır (Bravo sesleri, şiddetli alkışlar)[19]. ŞEREF BEY (Edirne) – Musul meselesi Anadolu’nun hayati meselesidir. Anadolu’nun kan damarı, can damarı meselesidir...[20] SIRRI BEY (İzmit) – Bizim istediğimiz Musul ve mülhakatı, baştanbaşa, akalli kalili Türk ve kısmı azamı Kürt ile meskûndur. Bu noktainazardan davamız meşrudur ve bu itibarla mademki Arap ekseriyetiyle meskûn olan kıtanın haricinde kalıyor. Hiçbir tefsire girişmeksisizin diyeceğim ki; Musul, mülhakatıyla beraber Türkiye’nin eczai mütemmimesindendir (bütünleyici parçasıdır). Bunun hilâfına hareket Misakı Milliyi iptal manasını tazammun eder... Binaenaleyh bir seneyi kabul edemeyiz. [21] ALİ ŞÜKRÜ BEY (Trabzon) – Rauf Bey diyor ki, kim terk etmiştir? Musul’u kim terk etmiştir? Efendiler, soruyorum; düşmanların altı ay sonra iade etmiş olduğu bir toprak var mıdır? Yoktur efendiler. Hangi toprak bir daha geri iade edilmiştir? Musul’u bir sene sonraya bırakmak, bir Mısır yapmak demektir. Binaenaleyh neticede gaip etmek demektir. Bu da Girit gibi gidecektir. Binaenaleyh Musul’u bırakmak caiz değildir:[22] Yusuf Ziya Bey’in Çarpıcı Konuşması TBMM’nin 6 Mart 1923 tarihindeki gizli oturumda söz alan Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey (Koçoğlu) (1882-1925), Musul vilâyetinin Türkiye’den koparılmasının çok sakıncalı olacağını dile getirdi. Bu konuşmanın başlıca bölümleri aşağıdadır.             YUSUF ZİYA BEY (Bitlis) – Arkadaşlar, Heyeti Vekile şu talep ile buraya geliyor. İsmet Paşa Hazretlerinin sözlerini söylüyorum. Diyor ki; sulh müzakeratı esnasında Avrupa murahhaslarına, diplomatlarına noktainazarımızı kabul ettirmek imkânını bulamadık. Düşündük, müzakere ettik. Bu noktainazarımız etrafında bazı fedakârlığa katlanmaya lüzum gördük. Mesaili mühimmemizi sıraya dizdik, ikiye böldük. Mesaili maliyeyi küfenin bir gözüne, mesaili arziyeyi diğer gözüne vaz ettik. Mesaili maliyede noktainazarımızı müdafaa ile mesaili arziyede fedakârlığı düşündük... Bu teklif ile Heyeti Celilenize geldik. Yani... Musul’un halli keyfiyetini bir sene müddetle tâlik, tâvik edecek. Arkadaşlar bu Meclisi Âlinin bir ahdi, bir umdesi, bir gayesi vardır. Bu gaye, bu umde, bu hedef ise Misakı Milli denilen rapor ile müspet ve muayyendir...(Bu rapor) Hayat raporu, baka raporu, istiklâl raporudur... Arkadaşlar temenni ederim ki, Musul Türkiye’nin bir cüz’ü densin. Çünkü Türklerle Kürtlerle meskun Türkiye’nin bir parçasıdır....(Başka) bir mahalde olsa idi bu kadar telaş etmezdim. Arkadaşlar bir insanı ikiye bölmek veyahut herhangi bir parçasını ayırmak mümkün değil ise Musul’u Türkiye’den ayırmak öyle mümkün değildir... Arkadaşlar, Musul’u tâlik etmek, Musulsuz sulh etmek, sulhun ferdasında Anadolu-i Şarkide mühim bir cephe hazırlamak demektir... Kürdün ruhuna zehir aşılanmamıştır. Siyasi zehir aşılanmamıştır... İngilizler şırıngayı yanaştırmış, aşılayacak zehirle... Buna mani olunuz arkadaşlar. Mani olmazsanız arkadaşlar hareket çok tehlikelidir. Allah şahittir. Ta Toros silsilesine dayanır arkadaşlar. Ben Musul’u istemiyorum. Musul’u atıyorum. Musul’u kime verirlerse versinler. Süleymaniye’yi, Kerkük’ü almakla Türkün, Kürdün vahdeti onunla temin edilir. Ben Musul’u terkettim, petrolü terkettim. Fakat Türkiye’nin en mühim bir uzvuna yapılan bir aşıdan Türkiye’yi kurtarmak istiyorum...”[23] Lozan Antlaşması’nda Musul  TBMM, 21 Şubat–6 Mart 1923 tarihleri arasında Musul sorununu uzun uzun tartıştıktan sonra Hükümete ve Lozan’a gidecek olan İsmet Paşa heyetine güvenoyu verdi.  İsmet Paşa, Türkiye’nin barış hakkındaki karşı önerilerini 8 Martta Ankara’dan İtilâf Devletlerine gönderdi.  Bu karşı önerilerde Türkiye-Irak sınırı, yani Musul sorunu şöyle yer aldı: Türkiye ile Irak hakkındaki sınır, işbu antlaşmanın yürürlüğe girmesinden başlayarak on iki aylık bir süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yoluyla saptanacaktır. Anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlık Milletler Cemiyetine gönderilecektir.”[24] Böylece Türkiye, Musul konusunda Milletler Cemiyeti’ne gidilmesi yolundaki İngiliz önerilerini kabul etmiş oluyordu. Lozan Konferansı’nın ikinci döneminde İsmet Paşa ile İngiliz Delegesi Sir Horace Rumbold arasında yeniden görüşmeler yapıldı ve sonunda Musul sorunu veya Türkiye-Irak sınırı Lozan Barış Antlaşması’na şöyle girdi (Md. 3, fıkra 2): Türkiye ile Irak arasındaki sınır, işbu Antlaşmanın yürürlüğe girişinden başlayarak dokuz aylık bir süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yoluyla saptanacaktır. Öngörülen süre içinde iki Hükümet arasında bir anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlık Milletler Cemiyeti Meclisi’ne götürülecektir. Sınır konusunda alınacak kararı beklerken, Türk ve İngiliz Hükümetleri, kesin geleceği bu karara bağlı olan toprakların şimdiki durumunda herhangi bir değiklik yapacak nitelikte hiçbir askeri ya da başka bir harekette bulunmamağı karşılıklı olarak yükümlenirler.”[25]         MUSUL KRONOLOJİ (1918-1923) 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi imzalandı.( Bu tarihte Musul şehri ve Musul vilayetinin önemli bir bölümü Türkiye’nin elinde bulunuyordu). 15 Kasım 1918 İngiltere, Musul Vilâyetini işgal etti. (İşgal, Mütareke Anlaşmasının,”Müttefikler, güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkınca, herhangi bir stratejik yeri işgal hakkına sahip olacaklardır” diyen 7. maddesine dayandırıldı).  28 Ocak 1920 Osmanlı Millet Meclisi, gizli oturumunda Misakı Milli’yi kabul etti. (Misakı Milli, 30 Ekim 1918’deki mütareke sınırını, Türkiye sınırı olarak kabul etmişti ve dolayısıyla Musul Vilâyeti de Türkiye sınırları içinde sayılıyordu). 3 Kasım 1922 Ankara Hükümeti, Lozan Barış Konferansına Baş delege seçilen İsmet Paşa’ya Türkiye-Irak sınırı hakkında şu talimatı verdi: “ Irak sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları istenecek, konferansta başka bir durum ortaya çıkarsa Hükümetten talimat alınacak.” 20 Kasım 1922 Lozan Barış Konferansı törenle açıldı. (Türkiye üç delegeyle konferansta temsil edildi: Baş delege İsmet Paşa; delegeler Dr. Rıza Nur ve Hasan Saka). 26 Kasım 1922 Akşam, İsmet Paşa ile Lord Curzon, başbaşa, Irak sınırını konuştular. İsmet Paşa Musul’u istedi. Curzon reddetti. Tartıştılar. İsmet Paşa, konferansta da Musul vilâyetini isteyeceğini söyledi. Curzon, kesinlikle reddedeceğini tekrarladı. 27 Aralık 1922 * Lord Curzon, Musul’dan vazgeçmeyeceklerini bir muhtıra ile İsmet Paşa’ya bildirdi. İngiltere, savaşta galip olarak Musul’u zapt etmiş ve Milletler Cemiyeti’nden de Irak’ın mandasını almış, bu haklarından vazgeçemezmiş. * General Townshend, Musul’u şimdilik bir kenara bırakmayı İsmet Paşa’ya telkin etti. 30 Aralık 1922 İsmet Paşa, Curzon’un Musul’a ilişkin muhtırasına bir muhtırayla cevap verdi. “Musul meselesi en buhranlı günlerindedir” diye Ankara’ya rapor etti 5 Ocak 1923 İsmet Paşa, Lozan’da İngiliz Müsteşarı ile Musul sorununu görüştü. İngiliz, Musul şehri dışında toprak ve petrolden pay vermeyi önerdi. İsmet Paşa, Musul’u da istedi. Bizim için Musul vatan meselesi, İngiltere için petrol meselesidir” dedi. 6 Ocak 1923 İsmet Paşa, bir İngiliz aracılığıyla, Musul konusunu görüşmeleri için Londra’ya iki adam gönderdi: “İngilizleri petrolde tatmin edip toprağı iade ettirmeğe çalışacaklar” diye Ankara’ya bildirdi. 12 Ocak 1923 Curzon, Musul meselesini Londra’da halletmeye çalışıyorsunuz diye İsmet Paşa’ya bir mektupla sitem etti. Paşa cevap verdi. 14 Ocak 1923 İsmet Paşa, “İngilizler bize karşı yine sertleşiyorlar. Amaçları bizi yıldırmak ve Musul’dan vazgeçirmek. Barış, Musul üzerinde toplanıyor” diye rapor etti. 17 Ocak 1923 İsmet Paşa: “Lord Curzon’un özel sekreteri, Musul sorununu Lahey Adalet Divanı’na ya da Milletler Cemiyeti’ne götürme fikrini ortaya attı.” 19 Ocak 1923 Lord Curzon, ikili görüşmelerle çözümlenemeyen Musul sorununu Lozan konferansına getireceğini bir mektupla İsmet Paşa’ya haber verdi. İsmet Paşa, cevap vereceğini ve konferansta da Musul’u isteyeceğini Ankara’ya bildirdi. 21 Ocak 1923 İsmet Paşa: “Musul sorunu konferansta açıkça tartışılacak. Curzon, sorunu hakeme havale etmek isteyecek gibi görünüyor. Ben (İsmet Paşa) plebisit teklif edeceğim”. 23 Ocak 1923 * Lozan Konferansında Musul sorunu görüşüldü. İsmet Paşa uzun bir konuşmayla Musul’un Türkiye’ye geri verilmesini istedi. Türk tezini şu nedenlere dayandırdı: (i) Etnografik nedenler, (ii) Siyasal nedenler, (iii) Tarihi nedenler, (iv) Coğrafi ve ekonomik nedenler ve (v) Askeri ve stratejik nedenler. * İsmet Paşa, Başbakanlığa gönderdiği telgrafta, özetle: “Musul konusunda büyük çarpışma oldu. Benim uzun konuşmama Curzon cevap verdi ve işi Milletler Cemiyeti’ne yollamayı önerdi. Musul’un geri verilmesinde ısrar ettim. Durum ciddidir.” * İsmet Paşa, Gazi Paşa’ya da şunları yazdı: “Son dererce bunalımlı bir gün geçirdik. Musul için savaş günü. Çok yorgunun. Üç gün uyumadım. Musul’u düşündüm...” 25 Ocak 1923 İsmet Paşa’dan tel: “Curzon, Musul için Milletler Cemiyeti’ne başvurdu... Askıda beş temel sorun var. Bizim aleyhimizde bir barış projesi verecekler. Bir iki gün bekleyip Lozan’dan ayrılacaklar. Konferansa ara verilmiş olacak. Musul’u Milletler Cemiyeti’ne havale etmek tehlikelidir. Hükümetin görüşü nedir?” 27 Ocak 1923 İsmet Paşa’dan rapor: “Konferansın resmi çalışmaları bitti. Şu sorunlar askıda kaldı: Musul, adli kapitülasyonlar, Trakya sınırı, tazminat ve tamirat. Musul yüzünden mali sorunlar daha da ağırlaştırılmıştır...’Musul’dan feragat göstererek sulh aramak fikrindeyim.’ ” 30 Ocak 1923 Müttefikler, Lozan’da, Türk heyetine ağır bir barış antlaşması projesi sundular.  Türkiye’nin reddetmiş olduğu maddeleri de projeye koydular. 31 Oca k 1923 Lozan’daki Türk heyetinin görüşü: “Barışa ulaşabilmek için, Musul meselesinde İngilizlerle bir anlaşma zemini bulmak gerekli. Anlaşma zemini deyince biz özellikle Musul meselesini Türkiye ile İngiltere arasında halletmek şeklini tercih ediyoruz.” 4 Şubat 1923             * Lozan’da Türk heyeti, karşı tekliflerini Müttefiklere iletti.             * Lozan Konferansına ara verildi. 7 Şubat 1923 İsmet Paşa Lozan’dan ayrıldı. (Yunanistan’dan geçmemek için, Lozan-Bükreş-Köstence üzerinden yolculuk yaparak 16 Şubatta İstanbul’a gelebildi). 19 Şubat 1923             İsmet Paşa Ankara’ya döndü. 21 Şubat 1923 * İsmet Paşa, TBMM’nin gizli oturumunda Lozan Konferansı hakkında bilgi verdi: “Musul büyük bir sorun olarak askıda kaldı” dedi. Hükümetin, Musul anlaşmazlığının bir yıl içinde Türk-İngiliz görüşmeleriyle çözümlenmesi, çözümlenemezse Milletler Cemiyetine başvurulması yolunda Müttefiklere bir öneride bulunmayı düşündüğünü bildirdi. Bazı milletvekilleri bu görüşe tepki gösterdiler. Bir yıl ertelenince Musul’un kaybedileceği, Misakı Milli’den sapılmış olacağı söylendi. * Başbakan Rauf Bey de, “Musul meselesi doğu vilâyetleri meselesidir, doğu vilayetleri meselesi Türkiye meselesidir. Doğu vilâyetleri tehlikeye düşerse, Türkiye tehlikeye düşer” dedi. Ancak, bir yıl ertelemekle Musul’un kaybedilmiş olmayacağını savundu. * Mustafa Kemal Paşa da şunları söyledi: “Musul meselesinin hallini muharebeye girmemek için bir sene sonraya ertelemek, ondan vazgeçmek demek değildir. Belki bunun sağlanması için daha kuvvetli olabileceğimiz bir zamanı beklemektir... Fakat bugün Musul meselesini halletmek istediğimiz vakit bu meselede karşımıza yalnız İngiliz değil, Fransız, İtalyan, Japon ve bütün dünyanın düşmanları vardır... Musul meselesini bugünden halledeceğiz, Ordumuzu yürüteceğiz, bugün alacağız dersek bu mümkündür. Musul’u gayet kolaylıkla alabiliriz. Fakat Musul’u aldığımızı müteakip muharebenin hemen son bulacağına kani olamayız. Şüphesiz orada bir harp cephesi açmış olacağız. Yani bunu ayrıca mevzubahis etmek isterseniz mahzurlar kendi kendine meydana çıkar... [26] 2-6 Mart 1923 Musul sorunu TBMM’nin gizli oturumlarında uzun uzun tartışıldı. Milletvekilleri, “Musul elden gidiyor!” diye ayağa kalktılar, Hükümeti sert biçimde eleştirdiler. Ergeni milletvekili Emin Bey, “Musul’u satıyorlar!” diye bağırdı. Başbakan Hüseyin Rauf Bey (Orbay), eleştirilere cevap verdi: “Musul’un elimizden çıkması ortak vatanımız için büyük bir tehlikedir, kanaati vardır... Musul’u behemehal alacağız fikrinde ısrar edersek, mutlaka ordu ile almak imkânı vardır. Çünkü bunu siyasetle almak imkânı olmadığına delegasyonumuz kani olmuştur ve bize izah edilince biz de kani olmuşuzdur” diye konuştu. 8 Mart 1923 İsmet Paşa, barış antlaşması hakkında Türkiye’nin karşı önerilerini İtilâf Devletlerine gönderdi. Bu önerilerde Türkiye-Irak sınırı, yani Musul sorunu şöyle yer aldı: “Türkiye ile Irak hakkındaki sınır, işbu antlaşmanın yürürlüğe girmesinden başlayarak on iki aylık bir süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yoluyla saptanacaktır. Anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlık Milletler Cemiyetine gönderilecektir.”[27] 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması törenle imzalandı. Antlaşmada Musul sorunu veya Türkiye-Irak sınırı şöyle yer aldı (Md. 3, fıkra 2): “Türkiye ile Irak arasındaki sınır, işbu Antlaşmanın yürürlüğe girişinden başlayarak dokuz aylık bir süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yoluyla saptanacaktır. Öngörülen süre içinde iki Hükümet arasında bir anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlık Milletler Cemiyeti Meclisi’ne götürülecektir. Sınır konusunda alınacak kararı beklerken, Türk ve İngiliz Hükümetleri, kesin geleceği bu karara bağlı olan toprakların şimdiki durumunda herhangi bir değiklik yapacak nitelikte hiçbir askeri ya da başka bir harekette bulunmamağı karşılıklı olarak yükümlenirler.”[28]
        

         [1]   Aslı Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde (DBA) muhafaza edilen bu talimatın tıpkıbasımı için bkz. Bilâl N. Şimşir, Lozan Telgrafları. Türk Diplomatik Belgelerinde Lozan Barış Konferansı (1922-1923), Cilt II (Şubat – Ağustos 1923), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara: 1994, tıpkıbasım 1-3

         [2]  Hikmet Uluğbay, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik, Gözden geçirilmiş, güncelleştirilmiş yeni baskı, Ayraç Yayınevi, Ankara: 2003, s. 68

         [3]   Paul Rohrbach, Die Bagdadbahn (Bağdat Demiryolu), Berlin: 1902, s. 43-44; Uluğbay, op.cit., s. 73

         [4]   Uluğbay,op.cit., s. 173

         [5]   Great Britain, Parliamentary Debates, Commons, V. Seri, Cilt 55, sayfa 1465-66 & 1474-75; Uluğbay, op.cit., s. 174

         [6]   Uluğbay, op.cit., s. 233, 251, 257

         [7]   Ibid., s. 239

         [8]   Ibid., s. 245

         [9]   Ibid., s. 257-258

         [10]  Ibid., s. 382

         [11]   İsmet Paşa’nın bu açıklamasının Fransızca aslının tam metni için bkz.: Conférence de Lausanne sur les Affaires du Proche-Orient (1922-1923)  Recueil des Actes de la Conférence Premier Série, Tome I er Protocoles des Séances Plénières et Procès-Verbaux et Rapports de la Première Commission (Questions Territoriales et Militaires, Paris, Imprimérie Nationale, 1923, pp. 279-288; aynı belgenin Türkçeye çevirisinin tam metni için bkz.: Lozan Barış Konferansı. Tutanaklar Belgeler  Önsöz: İsmet Paşa, Çeviren: Seha L. Meray, Takım I, Cilt 1, Kitap 1: A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, Ankara: 1969, s. 343-354

         [12]   Şimşir, Lozan Telgrafları I, s. 431, No. 419: İsmet Paşa’dan Başbakanlığa tel, 24.1.1923, No. 260-261

         [13]   TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara: 1985, s.1292

         [14]   Ibid., s. 1304-1325

         [15]   Atatürk’ün Meclis’teki bu konuşmasının biraz sadeleştirilmi metni için bkz.:Atatürk’ün Bütün  Eserleri,  Cilt: 15 (1923), Kaynak Yayınları, İstanbul: 2005, s.156-160

         [16]   TBMM Gizli Celse Zabıtları 3, s. 1330

         [17]   Ibid., s. 1320-1321

         [18]    TBMM Gizli Celse Zabıtları Cilt 4, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara: 1985, s.86

         [19]    Ibid., s. 93

         [20]    Ibid., s. 102

         [21]   Ibid., s. 111

         [22]   Ibid., s. 133

         [23]   Ibid., s. 160-163

         [24]    Lozan Barış Konferfansı. Tutnaklar Belgelerr (Çeviren: Seha L. Meray), A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, Ankara: 1969, Takım 1, Cilt 4, s. 29

         [25]   Ibid., Takım II, Cilt 2, s. 4

         [26]   Atatürk’ün Meclis’teki bu konuşmasının biraz sadeleştirilmi metni için bkz.:Atatürk’ün Bütün  Eserleri,  Cilt: 15 (1923), Kaynak Yayınları, İstanbul: 2005, s.156-160

         [27]    Lozan Barış Konferfansı. Tutnaklar Belgelerr (Çeviren: Seha L. Meray), A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, Ankara: 1969, Takım 1, Cilt 4, s. 29

         [28]   Ibid., Takım II, Cilt 2, s. 4

Türk Yurdu Ocak 2008
Türk Yurdu Ocak 2008
Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele