IRAK TÜRKLERİ

Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

Irak Türklerinin meskûn oldukları topraklar, XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devamlı suretle Mezopotamya olarak anılmıştır. Bölge, tarih boyunca dünyanın en önemli medeniyetlerine ev sahipliği yapmış, burada yeşeren uygarlıklar ve devletler sayesinde dünya tarihinin yönlendirilmesinde etkin rol almıştır. Bölgeye ait ilk yerleşim izleri, M.Ö.6700’lü yıllara dayanmaktadır[1]. M.Ö.3500’e gelindiğinde küçük şehir devletlerinin kurulduğu ve sahiplerinin de Sümerler olduğu görülmektedir. Ardından Akadlar, Babiller, Asurlular, Persler, Makedonya Krallığı (Büyük İskender), Seleukoslar, Romalılar, Sasaniler ve İslam Devleti bu bölgeye hakim olan egemen güçler olarak karşımıza çıkmaktadır.  VII. yüzyıldan itibaren Müslümanların hakimiyetinde olan bu topraklarda, bundan sonra Emevi Devleti ile Abbasi Devleti hüküm sürmüş ardından da bölge Türklerin hakimiyeti altına girmiştir. İlk Türk göçleri ise Emevi Devleti’nin hakimiyeti ile eş zamanlı olarak başlamıştır. Genel olarak kabul edilen görüş, Türklerin VII. yüzyıl ortalarından itibaren (H.54, M.673/674’te) Irak topraklarına ayak bastıkları yönündedir. Bu tarihle başlayan dönemde, Ubeydullah bin Ziyad 2000 Türk’ü Basra’ya yerleştirmiş, böylece Irak’taki Türk nüfusu oluşmaya başlamıştır[2]. Yine Emeviler zamanında, özellikle 694 yılında,  Kufe Valisi Haccac Bin Yusuf, kendisine Türklerden oluşan özel bir ordu hazırlayarak, bu orduyu bugün Vasıt (Kut) Vilayeti yakınlarındaki Bedre Kasabası’na yerleştirmiştir[3]. Abbasiler döneminde ise Halife Cafer el-Mansur (754-775) devri, Türklerin gerek İslam dünyasına gerekse Irak coğrafyasına esaslı bir şekilde nüfuz etmelerinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir[4]. Horasan Valisi Abdullah bin Tahir’in her yıl Irak’a Türkistan’dan 2000 Türk göndermesi, daha sonra Horasan Valisi Fazl bin Yahya el-Bermekî’nin, 755 yılında Abbasi ordusunda hizmete alınmak üzere 20.000 Türk’ü Irak’a göndermiş olması Mezopotamya topraklarına artık Türklerin yerleşmeye başladığını göstermektedir[5]. Hatta, Abbasi Halifesi olan Mutasım, kendisine bağlı Türk askerlerinin savaşçı karakterlerini kaybetmemeleri için sadece Türklere özel Bağdat şehrine 120 km. mesafede “Samara” şehrini kurdurduğunu ve on binlerce Türk’ü aileleriyle birlikte buraya yerleştirdiği bilinmektedir[6]. Sadece bu örnek bile, Türklerin, artık yerleşmek amacıyla Irak’a geldiklerini göstermektedir. Böylece Türk göçleri ilerleyen zamanlarda artarak devam etmiştir. Bu durum, özellikle Büyük Selçuklu Devleti zamanında daha belirgin bir hal almıştır. Öyle ki, Türk göçlerinin ilk dalgasının burada noktalandığını ikinci ve esaslı göç dalgasının Selçuklularla birlikte başladığını söyleyebiliriz. Bundan sonra Türkler, sadece göç yoluyla değil, fetih yoluyla da bu topraklarda egemen bir güç olarak kendilerini göstereceklerdir. Bu açıdan Irak’ın bütünü düşünüldüğünde Türklerin bu bölgede egemen olmaya başlamaları, Irak’ın kuzey bölgelerinde –Musul’da- başlayıp diğer bölgelerinde devam eden olaylar silsilesi içinde gerçekleşmiş diyebiliriz. Selçuklular, daha önce bu bölgelere gelip yerleşen Türklerin yanı sıra, Orta Asya’dan gelen göçleri de sürekli teşvik etmişler ve bunları yeni fethedilen topraklara yerleştirmişlerdir. Öte yandan Büyük Selçuklu Devleti zamanında ve sonrasında Irak Selçuklu Devleti’nin, ardından Musul ve Erbil Atabeyliklerinin, başlı başına bu topraklarda filizlenerek ortaya çıkmış Türk devletleri olmaları, artık Türklerin bu bölgede ne kadar büyük bir nüfuza sahip olduğunu göstermektedir. Karakoyunlu ve Akkoyunlu Devletlerinden kısa bir süre sonra başlayan Osmanlı hakimiyeti ise bölgeye bambaşka bir düzen getirecektir. Osmanlı Devleti zamanında sayıları yüz binleri bulan Türkmenler, artık bu toprakları yurt olarak benimsemişlerdi. Mezopotamya’ya yönelik Türkmen göçleri, XVI. yüzyıldan XX. yüzyıl başlarına kadar kesintisiz bir şekilde tam dört yüzyıl boyunca hakimiyetini sürdüren Osmanlı Devleti zamanında da devam etmiştir. Böylelikle bu toprakların Türkmenlerin yurdu olduğuna şüphe kalmamıştır. Ancak Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldan itibaren güçten düşmeye başlaması ve 1914’te I.Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, hem bu sürecin yavaş yavaş sona ermesine hem de savaş sırasında Irak Cephesi’ni açan İngiltere’nin ağırlıklı olarak Türkmenlerle meskun Musul-Kerkük bölgesini öncelikli mücadele alanı olarak belirlemesinden ötürü bu toprakların kaybedilmeye başlanmasına yol açmıştır. Bugün için Irak olarak bilinen coğrafyanın Osmanlı hakimiyetinden çıktığı sıralarda ve sonraki XX. yüzyıl içerisinde Irak sınırları dahilinde kalan Türkmen bölgeleri; Musul, Telafer, Zaho, Eski Kelek, Erbil, Mahmur, Altınköprü, Kerkük, Tazehurmatı, Beşir, Kümbetler, Leylan, Türkalan, Yayçı, Belova, Topuzova, Dakuk, Tuzhurmatu, Kifri, Hanekin, Kızlarbat, Karatepe, Diyala, Mendeli, Bedre gibi köy, kaza, kasaba ve şehirler sıralanabilir. I. Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti için 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile sona erdi. Buna göre, gerek İtilaf Devletleri orduları gerekse Türk kuvvetleri ateşkesin imzalandığı tarihte bulundukları yerde kalacaklar, ilerlemeyeceklerdi. Ancak İngiltere, mütarekeye aldırış etmeksizin işgallerini sürdürmüş ve Türk-İslam ahali ile meskun olan Musul Vilayeti’ni haksız olarak işgal etmiştir. Böylece Türk ve Müslüman halkın yaşadığı yukarıda zikrettiğimiz bölgeler de dahil olmak üzere tüm Mezopotamya toprakları elimizden çıkmış, İngiltere himayesine girmiştir. Hemen akabinde ise, elden çıkan bu topraklarda 23 Ağustos 1921’de Irak Krallığı adıyla ve İngiltere mandaterliği altında yeni bir devlet kuruldu. Türkiye ile Irak arasında Musul Vilayeti’nin esas alındığı sınır anlaşmazlığı ise 5 Haziran 1926 tarihinde imzalanan ve genel olarak Ankara Antlaşması adıyla bilinen “Türkiye, İngiltere ve Irak Hükûmetleri Beyninde Mün’akid Hudûd ve Münâsebât-ı Hemcivâri Mu’ahedenâmesi” ile çözüme kavuşturuldu. Böylece Türkiye-Irak sınırı çizildi ve Türklerin yoğun olarak yaşadıkları Musul Vilayeti, Irak sınırları dahilinde kaldı.  İngiltere mandaterliği altındaki Irak’ta, ilk olarak anayasa hazırlıklarına başlandı. İngiliz danışmanlar tarafından hazırlanan ilk anayasa taslağının 14. maddesi, Irak halkının Arap, Türk ve Kürt unsurlardan meydana geldiğini belirtiyordu. Bu yüzden Türkmenler için belki de en önemli madde bu idi. Fakat, bu taslak, ilk haliyle kabul edilmeyecek ve Irak Kurucu Meclisi’nin yeniden gözden geçirmesinden sonra 21 Mart 1925’te kabul edilecektir[7]. Yeni Anayasaya göre devlet, çift meclisli bir parlamento tarafından anayasal monarşi ile idare edilecekti[8]. Bu anayasanın, önceki taslaktan en büyük farkı ise, ne Araplardan ne Türklerden ne de Kürtlerden bahsetmiş olmasıdır. Anayasanın 6. maddesinde; “Iraklılar arasında, dilleri, ırkları veya inançları ne olursa kanun karşısında haiz oldukları haklar bakımından fark gözetilmez” denilerek, ülkede farklı dil, ırk ve inançta insanların varlığı kabul edilmekte ve hepsinin eşit oldukları üzerinde durulmaktadır. 16. madde de, halkın eğitiminin sağlanması için kanunların tespit ettiği programlara uygun olması şartıyla okul açmak ve idare etmek ülkedeki tüm toplulukların hakkı olarak gösterilmektedir. Anayasanın bir diğer özelliği, Arapça, Türkçe ve Kürtçe basılmış olmasıdır. Böylece vatandaşlar arasında siyasi haklar bakımından hiçbir ayrım yapılmadığı gösterilmek istenmiştir[9]. Gerçekten de Irak’taki Türkler, ilk anayasa taslağının da belirttiği ülkede çoğunluğu oluşturan üçüncü unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki, 1947 sayımına göre, Irak’ın toplam nüfusu 4.816.185’dir[10]. 1957 nüfus sayımında bazı eksiklikler ve yanlışlıklar olmakla birlikte Irak nüfusunun genel itibariyle 6.339.960 kişi olduğu;  300.000’i geçkin Türkmen nüfusun ise istatistiklere geçirilmediği bilinmektedir[11]. Öte yandan, belirtilen Irak nüfusunun %64’ünü Arapların, %18’ini Kürtlerin, %13’ünü Türkmenlerin ve geriye kalan %5’ini Asurî, Keldanî, Yezidî gibi unsurların oluşturduğu ifade edilmektedir[12].   Yine Türkmenlerin 1958’de 567.000’e, 1965’te 780.000’e (toplam nüfus 7.976.000[13]), -1985’te toplam nüfus 15.317.000 iken[14]- 1987’de Türkmenlerin 1,5 milyona ulaştığı belirtilmektedir[15]. 1990’a gelindiğinde Irak’ın toplam 18.078.000, 1995’te de 20.095.000 kişiden oluştuğu görülmektedir[16]. Bunun %60’ını Araplar, %20’sini Kürtler, %12’sini Türkler, %4’ünü Süryaniler ve geriye kalan %4’ünü de diğer azınlıklar oluşturduklarına dikkat çekilmektedir. Bu genel tablo içerisinde de Türklerin yoğun olarak yaşadıkları bölgeler yine Musul, Kerkük, Altınköprü, Tisin, Leylan, Taze Hurmatu, Tavuk, Yayçı, Türkelen ve civarlarıdır[17]. Anlaşılacağı üzere Türklerin yaşadığı bölgeler daha çok 35 ve 36. enlemler arasında kalmaktadır. Bu enlemlerde yaşayan halkın %65’i Türk’tür. Türklerin oranı Bağdat çevresinde %10, daha güneyde de %5 civarındadır[18]. Özellikle de Kerkük nüfusunun 1960’a kadar % 95 oranında Türklerden oluştuğu bilinmektedir. Ancak daha sonra güdülen Araplaştırma politikası nedeniyle on binlerce Arap ailesi Kerkük’e yerleştirilmiştir. Bunun yanı sıra Kürtlerle meskun civar illerdeki köylerin yıktırılması, Kürtlerin de Kerkük’e göç etmelerine neden olmuştur. Dolayısıyla Kerkük’teki ezici Türk yoğunluğu zedelenmiştir. Sonuç olarak, şimdiye kadar yapılan oranlamalara bakarak, bugün itibariyle Irak’taki Türk varlığının en düşük rakamla 2.800.000’dan az olmadığını ve Irak’ın toplumları içerisinde üçüncü büyük grubu meydana getirdiklerini söyleyebiliriz. Diğer taraftan 1921’de krallık olarak kurulan, 1925’te meşruti monarşi haline gelen Irak Devleti’nin, İngilizlere karşı tam bağımsız olmak için çalıştığı görülmüştür. Bu doğrultuda, 30 Haziran 1930’da iki devlet arasında yeni bir ittifak antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile İngiltere, Irak’a bağımsızlık tanımayı kabul etmiş, buna karşılık bazı imtiyazlar elde etmiştir[19]. 1931’e gelindiğinde Türkmenleri ilgilendiren önemli bir gelişme olarak Irak’ta, 74 Numaralı “Mahallî Diller” kanunu çıkarılmıştır. Buna göre, Iraklıların “Türkmence/Türk dili” yerel bir dil sayılarak, Kerkük ve Erbil başta olmak üzere bazı Türk bölgelerinde yargılamanın, öğretim dilinin Türkçe olması karara bağlanmıştır. 1933’te gerçekleşen değişikliklerle son halini alan Irak Anayasası’nın 17. maddesinde de, “Kanunla istisna edilmiş hususlardan başka, Irak’ta resmî dilin Arapça olacağı” belirtilerek, Mahalli Diller Kanunu’na atıfta bulunulmuş ve bu kanunla verilen hak, anayasanın 17. maddesi ile de garantiye alınmıştır[20].         Tam bağımsızlığın ele alınmasından ve özellikle Milletler Cemiyeti’ne üye olunmasından sonra Irak otoritelerinin Türkmenlere karşı yoğun bir baskı politikası uyguladıkları görülür. 1950 yılında hükümetin, okullarda Türk dilinin kullanılmasını azaltmaya çalışması, 24 Ocak 1970 tarihinde çıkarılan resmi bir kanunla[21] ilkokulda Türkçe eğitim hakkının verilmesinden sadece bir yıl sonra,  aynı kararın hiçe sayılarak okulları kapatması ve Türkçe eğitimi yasaklaması bunlardan sadece bir kaçıdır. Kültürel boyutta olan bu baskılar, 1970-2003 yılları arasında farklı alanlarda da uygulanmaya başlanmıştır. Bazı Türkmen liderlerin tutuklanarak hapse atılmaları veya idam edilmeleri, istenmeyen en üzücü baskılar olarak tarihe geçmiştir. Öte yandan Türkmen nüfusunun, Irak hükümetleri tarafından sürekli asimilasyon politikalarına maruz kalması ve Kürt unsurların baskılarına karşı da önleyici tedbirlerin alınmaması, Irak’taki Türk varlığını tehdit eder bir hal almıştır. Özellikle Saddam Hüseyin’in 1979’da tek başına iktidara sahip olmasıyla birlikte Araplaştırma politikalarına aynı hızda devam edilmiş, daha sonra 1979 yılı içerisinde Türkiye’ye casusluk yaptıkları gerekçesi ile tutuklanan bazı Türkmen liderleri 16 Ocak 1980’de idam edilmiştir. Ardından aynı yıl 19 kişi daha idam cezasına çarptırılmışlardır[22]. Bu idamların arkası ise kesilmedi. Ayrıca Saddam iktidarında, biri Irak-İran Savaşı diğeri Körfez Savaşı olmak üzere yaşanan iki savaş neticesinde de binlerce Türkmen de yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Diğer taraftan 12 Ekim 1987’de yapılan nüfus sayımında yok sayılmaya çalışılan  Türkmenler, hazırlanan formlarda yer alan “Arap” veya “Kürt” hanelerinden birini seçmek zorunda bırakıldılar. Etnik köken olarak Arap yazmaları konusunda açık açık baskı uygulanıyordu. Maliyeti oldukça ağır olan bu sayım neticesinde; Arap seçeneğini işaretlemeyen köyler tek tek tespit edilerek zorunlu göçe tabi tutuldular. Ömer Menden, Leylan, Karahasan, Kümbetler, Bulova, Topuzova ve Çardağı sırf bu yüzden tamamen boşaltılıp, Irak’ın güneyine sürüldüler. Yerlerine ise güneyden getirilen Araplar yerleştirildi. İran ile yapılan sekiz yıllık savaş süresince de Türk bölgelerine Arapların yerleştirilmesine devam edildi[23]. Körfez Savaşı’ndan sonra 1991’de Kuzey Irak bölgesi için oluşturulan yeni statü ile birlikte de artık Türkmen bölgelerine karşı Kürt unsurların baskılarını artırdığını görmekteyiz. Bundan sonra 36. paralelin kuzeyindeki kısımlarda Bağdat hükümetinin etkisinin azalmaya başlaması bunda başlıca etkendi. Kuzey Irak’taki Kürtler artık devletleşme planlarını hayata geçirmek için hızla çalışmalara başlamışlardı. 17 Mayıs 1992’de, Kuzey Irak’ta yapılan seçim sonucunda “Temsilciler Meclisi”ni oluşturup, bir de hükümet kurmuşlardır. Ardından 4 Ekim 1992’de Erbil’de toplanan parlamento, Kuzey Irak’ta bir federe devlet kurma kararı aldı[24]. Bu tutum, Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği (IKYB) ile Irak Kürdistan Demokratik Partisi’nin (IKDP) başını çektiği Irak muhalefetinin, ABD’de Dışişleri Bakanı James Baker ile görüşmeleriyle giderek arttı. Görüşmeler, 17 Eylül 1998 günü IKYB ve IKDP’nin Irak’ın kuzeyinde bir Kürt yönetimi kurmak üzere Washington’da bir antlaşma imzalaması ile neticelendi. Bundan sonra ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki, geleceğe dönük üzerlerine yatırım yaptığı Kürtlerdi[25]. Sonuçta ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri, Büyük Orta Doğu Projesi adıyla planlarını bölgede uygulamaya başladılar. Bu kapsamda Kürt Devleti’nin temellerini atan işgalci güç Amerika ve İngiltere, Türkmen kentlerinin maruz kaldığı Celal Talabani ve Mesud Barzani kontrolündeki peşmerge baskısına ilgi göstermemeye özen göstermişlerdir. Böylece insan haklarının sadece güçlü olan için varolduğu düşüncesi bir kez daha gerçeklik kazanmıştır. Amerikan işgalinden sonra özellikle Kerkük başta olmak tüm Türkmen şehirlerinde büyük değişimlerin, zorunlu olarak yaşatıldığı görülmektedir. Öyle ki, ABD işgalinin hemen ardından Kürt peşmergelerin 10 Nisan 2003’te Kerkük’e girmeleri, Irak’taki Kerkük gibi diğer tüm Türk şehirleri için sonun başlangıcı oldu. En başta Kerkük olmak üzere, Türkmen şehirlerinde nüfus ve tapu daireleri işgal edilerek, kayıtları yakılmış, bu şekilde kentin tarihi/hafızası yok edilmiş, adeta Türkmenlerin hak iddia etmeleri engellenmek istenmiştir. Öte yandan Kerkük’e yerleşmek isteyen Kürtlere ciddi maddi destek sağlanarak şehirde Kürt nüfusunun yükseltilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca devlet dairelerindeki yeni oluşumla birlikte, önemli müdürlüklerin çoğu değiştirilerek, bu makamlara Kürtlerin sahip olması sağlanmış, böylelikle devlet dairelerinde Türkmenlere çeşitli zorluklar çıkartılmıştır. Hatta, Kerkük’te bulunan devlet binalarına “Göçmen” adı verilen Kürtler yerleştirilerek, bunlara aylık düzenli maddi destek saplanmış ve bu suretle göç teşvik edilmiştir. Doğrudan Türkmenlere dönük yapılan baskı ve yıldırma politikaları ile de Türkmenlerin iş yerlerini kapatmaları sağlanmaktadır. Bunların dışınca Türkmen gazeteci ve televizyoncularına yapılan çeşitli saldırılarla da Türkmen basını susturulmaktadır. Tıpkı Saddam dönemindeki gibi, Erbil’de yapılacak olan sayımlar için hazırlanan formlarda da kimlik kutucuklarında Kürt, Arap, Keldani, Asuri, Yezidi gibi seçenekler bulunurken, Türkmen seçeneği bulunmuyordu. Böylesi baskı ve yasaklama yöntemleriyle Türkmenlerin ne gerçek sayısına ulaşılmasının ne de gelecek konusunda yönetimde söz sahibi olmasının istenilmediği anlaşılmakta idi. 2007 Yılı ise bir kader yılı olarak Irak Türklerinin karşısına çıkmıştır. Hazırlanan yeni anayasaya göre, Aralık 2007’de Irak’ta Kerkük’ün Irak’a mı yoksa Kuzey oluşumuna mı  bağlanacağını belirlemek üzere referandum yapılması öngörülmüştü. Referandum öncesi Kerkük’e yerleştirilen 600 bin Kürt’ün yaklaşık 300 binine seçim kartı dağıtılması, bunlar için ABD’nin Talabani ve  Barzani’ye kredi açması; Kerkük üzerinde Amerika’nın nasıl bir politika izlediğini göstermektedir. Bu bölgelere göç ettirilen Kürtler Kerkük’ü, Leylan, Süleymaniye ve Erbil’e bağlayan kuzey güzergahındaki yollar üzerinde bulunan Rahimova, İskan ve Şorca mahallelerinde yapılmış veya yapımı başlayan konut­lara yerleştirilmiş ve Kerkük’ün etrafında Kürt Güvenlik Hattı oluşturulmuştur. Zira, Abu Greyb işkence skandalını dünyaya duyuran Pulitzer ödüllü Amerikalı gazeteci yazar Sey­mo­ur Hersh dahi; “Ker­kük’ün de­mog­ra­fi­si­ni de­ğiş­tir­mek için ken­te her gün 50 Kürt ai­le gön­de­ri­li­yor”[26] şeklinde haber yapmıştı. Böylece petrol zengini Kerkük, Irak yönetiminden Kuzey Irak’taki Kürt oluşumuna bağlanarak hem Türkmen şehrinin çehresi değiştirilmiş olacak hem de Amerika ile Kürt oluşumu arasındaki işbirliği neticesinde petrol paylaşılacaktı. Çünkü Dünya petrol rezervinin % 4'ünü oluşturan Kerkük petrolleri olmadan bağımsız bir Kürt devletinin yaşayamayacağını herkes bilmekte idi. Aynı dönemde Türkmenlerin durumunu açıklayan en güzel belge ise, BM İnsan Hakları Komisyonu Özel Raportörü Hollandalı Diplomat Max Van Der Stoel’in 74/1991 ve 74/1993 sayılı BM Genel Kurulu kararlan doğrultusunda hazırladığı “Irak’ta İnsan Hakları İhlalleri” başlığını taşıyan raporun 5. bölümüdür. Söz konusu raporda, Türkmenlerin karşılaştıkları insanlık dışı eylemler vurgulanırken, bunların çoğunluklu olarak yaşadıkları bölgelerin de altı çizilmektedir. Raporun 114. maddesinde yer alan bir paragrafta; Türkmenler, Irak’ta üçüncü büyük etnik grubu oluşturmaktadır. Kökeni Orta Asya'ya dayanan bu toplumun Irak’a yerleştiği tarihin üzerinden bin yıl geçmiştir. Halen Irak’ın kuzey ve orta bölgelerinde oturan Türkmenlerin yoğunlaştıkları yerler ise, Musul, Erbil, Kerkük, Selahaddin ve Diyala vilayetleridir. Nüfusları 2,5 milyonu aşmaktadır...” deniliyordu[27]. Tüm bunlardan sonra hem işgalci güçlerin hem de Kürtlerin Türkmenlere karşı hasmane bir tutum içerisinde oldukları, doğrudan ortaya çıkmaktadır. ABD’nin Irak politikasında bugüne kadar Türkmenlerin adı yoktur. Savaş öncesinde Irak’ın geleceğine dair senaryolar yazılırken Sünni ve Şii Araplar ile Kürtler dikkate alındığı halde, Türkmenlerin adı bile anılmamıştır. Durum savaş sonrasında ve bugün de değişmemiştir.   * Prof. Dr. Akdeniz Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.  
        

          

         [1] Nazmi Özçelik, İlk Çağ Tarihi Ve Uygarlığı, Nobel Yay., Ankara, 2004, s.30-31.

         [2] Erşat Hürmüzlü, Irak’ta Türkmen Gerçeği, Kerkük Vakfı Yay., İstanbul, 2006, s.16; İrfan Aycan, “Müslüman Arapların Türklerle İlk Münasebetleri”, Türkler, C.4, Yeni Türkiye Yay., Ankara, 2002, s.319.

         [3] Fazıl Demirci, Irak Türklerinin Dünü-Bugünü, TTK Yay., Ankara, 1991, s.7.

         [4] Mahmut Karapınar, “Abbâsîler Dönemi Türklerin Siyasî Faaliyetleri”, Türkler, C.4, Yeni Türkiye Yay., Ankara, 2002, s.352.

         [5] Fazıl Bayat, “Moğol İstilasına Kadar “Irak Türkleri””, Türkler, C.4, Yeni Türkiye Yay., Ankara, 2002, s.796; Suphi Saatçi, Tarihten Günümüze Irak Türkmenleri, Ötüken Yay., İstanbul, 2003, s.21.

         [6] F.Demirci, a.g.e., s.8.

         [7] Ömer Turan, “Irak’ın Milletler Cemiyetine Girerken Yayınladığı Deklarasyonda ve Anayasalarında Türk ve Diğer Azınlıkların Hakları”, Avrasya Dosyası, c.III, Sa.1 (İlkbahar 1996), Ankara, 1996, s.25-26. 

         [8] Abdülkadir Gerçeksever; Kayıp Kimlik Basra Körfezi, IQ Kültür-Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2005, s.186; Tayyar Arı; Geçmişten Günümüze Orta Doğu Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Alfa Basım Yay., İstanbul, 2004, s.174-175.

         [9] Ö.Turan, a.g.m., s.26-27; Turan Silleli, Büyük Oyunda Türkiye-Irak İlişkileri, IQ Kültür-Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2005, s.68; “Irak Türkleri”, Türk Ansiklopedisi, c.XIX, s.460.

         [10] Güçlü Demirci, “Irak Türklerinin Demografik Yapısı”, Türkler, C.XX, Yeni Türkiye Yay., Ankara, 2002, s.612.

         [11] A.g.m., s.612.

         [12] A. Gerçeksever, a.g.e., s.194-195.

         [13] Süha Kocakuşak, Orta Doğu Ülkeleri I (Nüfus Coğrafyası), Ocak Yay., Ankara, 1999, s.48.

         [14] A.g.e., s.49.

         [15] Mustafa Kayar, Türk Amerikan İlişkilerinde Irak Sorunu, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2003, s.98.

         [16] S. Kocakuşak, a.g.e., s.49-50.

         [17] Osmanlı Vilayet Salnamelerinde Musul, (Haz. Cengiz Eroğlu, Murat Babuçoğlu, Orhan Özdil), Global Strateji Enstitüsü Yay., Ankara, 2005, s.42.

         [18] M.Kayar, a.g.e., s.98.

         [19] A.Öner Pehlivanoğlu; Ortadoğu ve Türkiye, Kastaş Yayınevi, İstanbul, 2004, s.58-59; Ömer Turan; Tarihin Başladığı Nokta Ortadoğu, İstanbul, 2002, s.134.

         [20] S.Saatçi, a.g.e., s.199; “Irak Türkleri”, Türk Ansiklopedisi, c.XIX, s.460.

         [21] F.Demirci, a.g.e., s.29-30; T.Silleli, a.g.e., s.132-133; S.Saatçi, a.g.e., s.236-239.

         [22] Bilâl N. Şimşir,Türk-Irak İlişkilerinde Türkmenler, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2004, s.193-194,196; Mahir Nakip; “Irak Türklerinin Meselesine Nasıl Bakılmalı?”, Avrasya Dosyası, c.III, Sa:1, Ankara, 1996, s.38; F.Demirci, a.g.e, s.40.

         [23] S.Saatçi, a.g.e.¸s.261-262; Ziyat Köprülü; Irak’ta Türk Varlığı, Ankara, 1996, s.43; T.Silleli, a.g.e., s.140-142; F.Demirci, a.g.e., s.50.

         [24] Ergünöz Akçora; “Cumhuriyetten Günümüze Türk-Irak İlişkileri ve Türkmenler”, İkinci Orta Doğu Semineri Dünden Bugüne Irak (27-29 Mayıs 2004 Bildiriler I), (Edit. Mustafa Öztürk, Enver Çakar), Fırat Üniv. Orta-Doğu Araştırmaları Merkezi Yay., Elazığ, 2006, s.50.

         [25] T.Arı, a.g.e., s.598; B.N.Şimşir, a.g.e., s.212.

         [26] Sabah Gazetesi, 25 Haziran 2004.

         [27] Türel Yılmaz; “Türkiyesiz Kerkük’te Çözüm Olmaz”, Cumhuriyet Gazetesi, Strateji Eki, Yıl:3, Sayı:142, 19 Mart 2007. 

Türk Yurdu Ocak 2008
Türk Yurdu Ocak 2008
Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele