3 Mayıs Türkçülük Hadisesi, Irkçılık - Turancılık Meselesi

Mayıs 2017 - Yıl 106 - Sayı 357


        Milliyetçilik, her millet için geçerli bir kavramdır. İnsan, mensup olduğu milleti aidiyet duygu ve düşüncesiyle seviyorsa, milliyetçidir. Bu yüzden Peygamber Efendimiz, “Kişi kavmini sevmekle kınanamaz/suçlanamaz”, “Vatan sevgisi imandandır” buyurmuşlardır. Milliyetçilik, millî değerleri esas alır. Milliyet bakımından Türk olanların Türk’ü sevmeleri doğal bir durumdur. Hayatını Türk milletine adamış olan Ata’mız “Ne mutlu Türküm diyene!” derken, bu milletin bir ferdi olmaktan duymuş olduğu gururu ifade eder. Bu duruma göre, milletini, milliyetini seven milliyetçi, Türk’ü seven de Türkçüdür. Aslında, ortada yadırganacak bir durum yok. Kişilerin söylem ve bakış tarzlarından kaynaklanan sorunlar ortaya çıkıyor. Maksadı aşan sözler her zaman tartışılır. Bu dün de böyleydi, bu gün de böyledir. Değişmez. Dikkatli olmak, bilinçli olmak, kabuller ve değerler sistemine karşı saygılı ve anlayışlı olmak gerekir.

        Her milletin kendine özgü bir ideali, mefkûresi (ülküsü) vardır. Ziya Gökalp, mefkûreyi uzak ve yakın mefkûre olmak üzere ikiye ayırır. Uzak mefkûre ruhlardaki vecdi (heyecanı, coşkuyu) sonsuz bir dereceye yükseltmek için, istihdaf edilen (hedeflenen) cazibeli (gönül çeken) bir hayaldir. Turan ve Kızılelma mefkûreleri gibi. Yakın mefkûre, Türkler arasında kültür birliğini sağlamayı amaçlar. Oğuz birliği veya Türkmen birliği düşüncesi, Oğuzların yalnız kültür bakımından birleşmesi amacına yöneliktir. Konuya bu ölçüde yaklaşan Gökalp, Türkçülük mefkûresini üç bölümde ele alır: Türkiyecilik, Oğuzculuk yahut Türkmencilik, Turancılık. Bunlardan bugün gerçeklik alanında yalnız Türkiyecilik ’in var olduğunu vurgular. Kızılelma’nın gerçekte değil, hayalde yaşandığını belirtir. Turan’ı bütün Türklerin mazide ve belki de gelecekte bir gerçek olan büyük vatanı olarak düşünür. Gökalp’a göre “Turan, Türklerin oturduğu, Türkçenin konuşulduğu bütün ülkelerin mecmuudur (toplamı).” Türkçüler, bu uzak mefkûre ile Turan adı altında birleşen Oğuzları, Tatarları, Kırgızları, Özbekleri ve Yakutları dilde, edebiyatta, kültürde birleştirmelidirler. Dolayısıyla “Türkçülerin gayesi bir Türk harsı (kültürü) yaratmaktır” der. 

        Gökalp’a göre Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. Milliyette şecere (soy, sop) aranmaz. Türküm diyen her ferdi Türk tanımak gerektiğini belirtir. Bir sosyolog ve düşünür olarak “Türkçülüğün Esasları’ adlı eserinin birinci kısımda, Türkçülüğün mahiyeti üzerinde durur. İkinci kısımda ise, Türkçülüğün programı (Lisânî, bediî, ahlâkî, dinî. İktisadî, siyasî, Felsefî Türkçülük) hakkında bilgiler verir. Böylece Türkçülüğün sistematiğini ortaya koyar. Gökalp’ın düşünceleri; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik devletçilik halkçılık ve inkılapçılık ilkesine dayanan Atatürk ilke ve inkılapları üzerinde tesirini gösterir. Bu görüş ve düşünceler doğrultusunda Türk milletine hizmet etmek ve Türklüğü yüceltmek görev ve sorumluluğu, sonraki nesillere bırakılır. Ülkeyi yöneten iktidarlar, onun fikirlerinden geniş ölçüde yararlanırlar. İşte ana problem ve çelişkiler, bundan sonra baş göstermeye başlar.

        Ana çerçeveyi yukarıdaki şekilde belirledikten sonra, asıl konumuza dönebiliriz. “Irkçılık-Turancılık Dâvâsı” 7 Eylül 1944’te başlayan ve 29 Mart 1945’e kadar devam eden ve toplam altmış beş oturumda sonuçlanan bir süreçtir. Bu süreçte neler olmuş, neler yaşanmıştır? Bunlara ana çizgileriyle birlikte göz atmakta yarar vardır.

        Dönemin Başvekili (Başbakanı) Şükrü Saraçoğlu’ dur. 3 Ağustos 1942’de güvenoyu alır. 5 Ağustos 1942’de Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada, Türkçü olduğunu, Türkçülüğü bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesi olarak gördüğünü ve her zaman bu Türkçülük çizgisinde çalışacağını belirtir. Bundan memnun olan ve cesaret alan milliyetçiler, o günün şartlarında tehlikeli görülen komünist faaliyetlerden duymuş oldukları rahatsızlığı dile getirmeye çalışırlar. Bu anlayıştan hareketle (Hüseyin) Nihal Atsız, 20 Şubat 1944 ile 21 Mart 1944 tarihlerinde yazmış olduğu ve Orhun dergisinin (S:15, 1 Mart 1944; S:16, 1 Nisan 1944) iki sayısında yayımladığı “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup” başlıklı yazılarıyla dikkatleri üzerinde toplar. Atsız, Başvekile şikayet ve ikazda bulunur. Mektupların yankıları büyük olur. Yazının tamamını vermek mümkün olmadığı için, özetlemekle yetineceğiz.

        İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Eminönü Halkevi’nde verdiği konferansın komünistlerce sabote edilmesi ve sorumluların bu duruma ilgisiz kalışı kınanır. Leylî (yatılı) Tıp Talebe Yurtlarında kalan komünist gençlerin nümayişlerine göz yumulması doğru bulunmaz. İstanbul’da Türklüğe karşı yapılan küstahlıklardan örnekler verilir ve önlem alınması istenir. Türkçülükle eğlenen, Türk olduğuna pişman olan öğretmenlerin Maarif Vekâleti (Millî Eğitim)’nde çalışmasına engel olunması beklenir. Sabahattin Ali’den Pertev Naili Boratav’a kadar isimler zikredilir, bunların Hasan Âli Yücel tarafından korunduğu, gözetildiği öne sürülür. “Orhun” dergisinin kapatılması yadırganır. Anayasaya göre komünizm Türkiye’de yasak olduğuna göre, bu yıkıcı çalışmalara izin verilmemelidir. Yurt ve millet düşmanlarına müsamaha gösterilmemelidir. Halkçılık istismar edilmemelidir. Yurdun her köşesinde komünistlerin yıkıcı faaliyetlerde bulundukları, hükûmetin bunlara kayıtsız kaldığı belirtilir. Mevcut kanunlar yeterli değilse, bozguncuların kökünü kurutmak üzere yeni kanunlar çıkarılmalıdır. Komünistlere mevki vermek usulü kaldırılmalıdır.

        Bunun üzerine, devrin Reisicumhuru İsmet İnönü 1944 yılında yaşanan milliyetçilik hareketine Iırkçı ve Turancı açıdan bakar. 19 Mayıs 1944’te “Gençlik ve Spor Bayramı” münasebetiyle bir konuşma yapar. “Cumhuriyet” gazetesinde(Yıl:21, S:7099, 20 Mayıs 1944, s.1-2)yayımlanan bu nutuktan bazı kısımları dikkatlere sunmak isteriz.

        Maarif teşkilâtına teşekkür edilir; ilköğretimde, orta ve yüksek öğretimde, teknik öğretimde yapılan çalışmalar dile getirilir. Öğretmenlerin büyük ülküye hizmet ettikleri vurgulanır. Görevlerini politika yapan öğretmenler eleştirilir. Fesatçı, gençleri yanlış telakkilere ve zararlı hareketlere sevk eden, her türlü vatansever görünen çalışmalara izin verilmeyeceği belirtilir. Milliyetçi Türkiye’nin Anayasa çerçevesinde Türk vatandaşına, vatansever bir Türk milliyetçisi olma imkânlarının verilmiş olduğu zikredilir. “Türk milliyetçisiyiz, fakat memleketimizde ırkçılık prensibinin düşmanıyız” denilir. Turancılık fikri, son zamanların zararlı ve hastalıklı gösterisi olarak tanımlanır. “Turancılar, Türk milletini bütün komşuları ile onulmaz bir surette derhal düşman yapmak için birebir tılsımı bulmuşlardır”, “Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız” denilir. Irkçılar ve Turancıların gizli tertipler ve teşkillere başvurdukları öne sürülür. Bu fikirlerin Türk milletine bela ve felaket getireceğinin altı çizilir. Bu hareketlerden yalnız yabancıların yararlanabileceği ifade edilir, bu hareketlerin Türk milletine, Türk vatanına zarar vereceği, yabancıların çıkarına olacağı dile getirilir.

        Irkçılık-Turancılık Davası’nı, İsmet İnönü’nün savaş sonrası Sovyetler Birliği’ne şirin gözükmek için açtığı öne sürülmektedir. 1944 (bazı kaynaklarda 1945) yılında 146 Azerbaycan Türk’ünün Stalin’in zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınmaları, bunların iade edilmeleri ve Boraltan Köprüsü’de infazları olayı, bu anlayışın sonucu olarak yorumlanmaktadır. Türkçülük ve Turancılık anlayışının Almanya tarafından desteklendiği ve Sovyetler Birliği’ni çökertmeye yönelik bir hareket olduğu fikri öne sürülmüştür. Bu anlayıştan yola çıkan İsmet Paşa’nın, Rusya’nın Türkiye ile iş birliği yapmasına engel olabileceğini düşünmüş olması, ihtimal dâhilindedir. Türkçüler, Rusya’daki Türklerin bağımsızlık istediklerini ve bunun için mücadele ettiklerini açıkça ifade etmişlerdir. Bu durumun, İsmet Paşa ile Sovyetler Birliği’ni rahatsız etmiş olabileceği görüşü ağır basmaktadır. Bunun yanı sıra Irkçı- Turancı Davası sanıklardan Zeki Velidi Togan’ın İsmet Paşa’nın yerine cumhurbaşkanlığına geçmek gibi bir düşüncesi olduğu da iddialar arasında yer almaktadır. Milliyetçiler, bu yakıştırmayı bir vehim olarak görmektedirler. 

        Milliyetçiler, bu davada tutuklanan kişilerin vatan ve milletini seven kişiler olduklarını, bu yüzden onlara tabutluklarda işkence yapıldığını, bunu yapanların Türklükten söz edilmesinden rahatsızlık duyduklarını, bu sebeple Irkçı-Turancı nitelemesinde bulunduklarını düşünmektedirler. 1944 yılında Irkçılık ve Turancılık Davası’ndan yargılananlar, bu ülkede Türk oldukları ve Türk milletini sevdikleri için zulüm gördüklerine, bu davanın Türkçülük düşmanlarının marifetiyle açıldığına inanırlar. 23 sanık, Turancı olarak yargılanmış, cezalandırılmış, sonradan suçsuz bulunmuşlardır. Bilhassa Zeki Velidi Togan’ın maddi ve manevi açıdan mağdur edilişi dikkat çekicidir. Örfi İdare (Sıkıyönetim) sorgu hâkimi Kâzım Alöç’ün İnönü’den aldığı talimat doğrultusunda hareket ettiği kanaati yaygındır. 

        Sabahattin Ali, Maarif Vekili Hasan Âli Yücel ile Falih Rıfkı Atay’ın yönlendirmesi ve desteğiyle 7 Nisan 1944’te kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle Atsız’a dava açar. Hüseyin Nihal Atsız, İstanbul Boğaziçi Lisesi’ndeki öğretmenlik görevinden alınır. 26 Nisan 1944’te başlayan ilk mahkeme, gençler tarafından büyük bir ilgiyle izlenir. Mahkeme 3 Mayıs 1944’e ertelenir. O gün, gençler Atsız’ı yalnız bırakmazlar. İçeriye sığmayan gençler, Ulus Meydanı’nda toplanır protesto yürüyüşü yaparlar. Duruşma, Ankara 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılırken, milliyetçi gençler, “Yaşasın İnönü, Yaşasın Türk milleti, kahrolsun komünistler!” diye sloganlar atarak yaşananları protesto ederler. İstanbul Emniyet Müdürlüğünce Reha Oğuz Türkkan, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, Mehmet Külahlıoğlu, Hikmet Tanyu, Cemal Oğuz Öcal, Hamza Sadi Özbek, Necdet Özgelen, Osman Yüksel Serdengeçti ve Said Bilgiç tabutluklara; Hasan Ferit Cansever, Alparslan Türkeş, Fethi Tevetoğlu, Nurullah Barıman, M. Zeki Sofuoğlu ve Fazıl Hisarcıklı ise, İstanbul Merkez Komutanlığı Ceza ve Tevkif Evi’ne tutuklu olarak gönderilirler. 

        3 Mayıs 1944’te yapılan ikinci duruşmada da olaylar yaşanır. Son duruşma, 9 Mayıs 1944’te yapıldığında, mahkeme Atsız’ı suçlu bulur, ancak başka suçtan mahkûmiyeti bulunmadığı için, cezası üçte bir oranında indirilir ve infazı ertelenir. 18 Mayıs’ta Anadolu Ajansı aracılığıyla bir resmî bildiri yayımlanır, “Orhun” dergisi hükûmet tarafından kapatılır. Türkçüler, yargılama sonucunda hüküm giyerler. Atsız 4 yıl 9 ay 10 gün; Fethi Tevetoğlu 11 ay 20 gün; Zeki Velidi Togan 10 yıl; Reha Oğuz Türkkan 5 yıl 5 ay ağır hapis cezası alırlar. Diğer Türkçüler ise bir buçuk yıl tabutluklarda ve ceza evlerinde işkence ve zulümlere maruz kalırlar.“Irkçılık-Turancılık Dâvâsı” tamamlandıktan sonra, temyize başvurulur. Askerî Yargıtay 1 Numaralı Örfi İdare (Sıkı Yönetim) Mahkemesi verilen kararı esastan bozar. Atsız yaklaşık bir buçuk yıl sonra 23 Ekim 1945’te tahliye edilir. Diğer sanıklar ise 3 Mart 1947’de 2 Numaralı Örfi İdare Mahkemesince suçsuz bulunur ve beraat kararı verilir.

        Bu gelişmeler, dönemin gazetelerinde gündeme getirilir. Falih Rıfkı Atay “Irkçılık Turancılık” (Ulus, 1944); Necmettin Sadak “On İkiye Beş Kala” (Akşam,1944); Ethem İzzet Benice “İdeoloji Bahsi Üzerinde Fikir Hürriyeti Tanımayız” (Son Telgraf, 1944); Hüseyin Cahit Yalçın “Gençliğe Mal Edilmek İstenen Bir Hareket Hakkında” (Tanin, 9 Mayıs 1944) vb. başlıklı yazılarıyla Türkçülük-Milliyetçilik hareketlerine karşı tavırlarını ortaya koyarlar.

        3 Mayıs 1944’te 165 kişi tutuklanır. Bunlardan 23’ü vatana ihanet, gizli cemiyet kurmak, ülkeyi Almanya yanında savaşa sokmak ve Çankaya’yı ele geçirmeye teşebbüsle suçlanırlar. Sorgulamada savcı Kâzım Alöç’ün iktidar yanlısı tavır ve kararları öne çıkar. 

        Yargılananlar arasında: Nihal Atsız, Nejdet Sançar, Orhan Şaik Gökyay, Alparslan Türkeş, M. Zeki Özgür (Sofuoğlu), Hikmet Tanyu, Fethi Tevet (Tevetoğlu), İsmet Rasin Tümtürk, Zeki Velidî Togan, Reha Oğuz Türkkan, Hüseyin Namık Orkun, Hasan Ferit Cansever, Fehiman Altan, Heybetullah İdil, Said Bilgiç, Muzaffer Eriş, Fazıl Hisarcıklı, Cemal Oğuz Öcal, Hamza Salih Özbek, Nurullah Barıman, Cihat Savaşfer, Saim Bayrak, Cabbar Şenol Ve Yusuf Kadıgil vardı. Adlarını andığımız bu Türkçüler, Askerî Yargıtay tarafından suçsuz bulunur ve serbest bırakılırlar. Atsız’ın isteği üzerine, 3 Mayıs günü, 3 Mayıs 1954’ten itibaren, “3 Mayıs Türkçüler Günü” olarak anılmaya başlar. Uzun yıllardır kesintisiz 3 Mayıslar, “Türkçüler Bayramı” ve “Türkçüler Günü” olarak kutlanmakta ve anılmaktadır. 

        Bu davadan aklanan milliyetçilerin yakın tarihimize kadar görüş ve düşünceleri, vatan ve millet sevgisine yönelik olarak devam etmiştir. Yazımızı uzatmamak adına, bir iki örnekle yetinmek istiyoruz.

        Hasan Ferit Cansever’e göre, en doğru milliyetçilik, insanın mensup olduğu millete sevgi ile aşk ile bağlı olmasıdır. “Türkçülük, Türk milletinin tehlikeye düşen varlığını korumak, milleti uyandırmak için yapılan bir harekettir” (Türkçülük Nedir, s.7); “Türkçülük, Türk olmayan milletlere düşmanlık değildir. Türkçülük, başka bir milletin aleyhine bir hareket değildir. Türkçülük emperyalizme, zulme, istiptada (baskıya), cehle (bilmezliğe), fakr (fakirlik) ve sefalete (sefilliğe, yoksulluğa) karşı bir mücahede (gayret, savaşma) ve mücadeledir” (a.g.e., s.13). Milliyetçi bir gencin görevlerini, şu şekilde sıralar: Türk’ü sevmek. Türk’ü zulüm, cefa ve eziyetten kurtarmak. Türk’ü emperyalistlerin hücumundan korumak. Türk’ün millî benliğini tehlikeye düşürecek, onun hissini köreltecek fikir cereyanlarından korumak. (…) Türk millî varlığının yegâne koruyucusu olan Türk devletini yaşatmak (a.g.e., s.13-14).

        Siyaset alanında bilinen Alparslan Türkeş, Türkçülüğü, “ Türkçülük, Türk milletinin ilim, sanat, ziraat, iktisat, kültür ve diğer her alanda, millî gelenek ve millî bünyeye uygun bir şekilde kalkındırılması, içte ve dışta her çeşit saldırganlıklara karşı korunarak hür ve müstakil olarak yaşatılmasını hedef tutan bir ülküdür” diye tanımlar. “Türk birliği ülküsü, yeryüzünde bütün Türklerin bir millet ve bir devlet hâlinde, bir bayrak altında toplanması ülküsüdür” der (Dava, s.79).

        Bir yazı kapsamında dile getirmeye çalıştığımız konu ile -doğrudan ve dolaylı- ilgili çok sayıda yazılmış olan eserlere başvurulabilir. Biz bunlardan bazılarını, aşağıda ‘kaynaklar’ kısmında dikkatlere sunmakla yetineceğiz. Dileğimiz, bir daha bu tür acı olayların yaşanmamasıdır. Temennimiz, bu güzel vatanımız, bu yüce milletimiz için, birlik, beraberlik, kardeşlik ve hoşgörü duygularıyla aydınlık geleceklere aşk ile şevk ile çalışarak omuz omuza yürümektir.

Türk Yurdu Mayıs 2017
Türk Yurdu Mayıs 2017
Mayıs 2017 - Yıl 106 - Sayı 357

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele