Turancılık Suçu ve Mehmet Şükrü Sarı’nın Zaman İsimli Şiir Kitabı Hakkında Tutulan Rapor

Mayıs 2017 - Yıl 106 - Sayı 357


        3 Mayıs Turancılık Davası1

        Nihal Atsız, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na iki açık mektup yazarak Türkiye’deki komünist faaliyetler hakkında uyarılarda bulunur, gereğinin yapılmasını ister. Yazılarda adı geçmekte olan Sabahattin Ali, kendisine hakaret ettiği iddiasıyla Nihal Atsız’ı mahkemeye verir. Duruşma 3 Mayıs 1944’te Ankara’da yapılacaktır. 

        Milliyetçi üniversite öğrencileri mahkemeye büyük ilgi gösterirler. Mahkeme salonu küçük olduğu gerekçesiyle milliyetçiler duruşmaya alınmazlar. Bu durumu protesto eden 700 kadar üniversite öğrencisi yürüyüşe geçerek iktidar aleyhinde sloganlar atarlar. Daha önce böyle bir olayla karşılaşmamış olan Tek Parti iktidarı paniğe kapılır. 

        Hükümet, 3-5 gün süren ilk şaşkınlığın ardından basınla el ele vererek kamuoyuna ciddi bir dış kaynaklı örgütle karşı karşıya olduklarını anlatmaya girişir.

        Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 19 Mayıs konuşmasını bu olay üzerine kurar. Türkçüleri, yabancılarla işbirliği yapmakla suçlar. Irkçılığa karşı olduğunu söyler. Turancılık fikrinin de son zamanların zararlı ve hastalıklı görüşü olduğunu savunur: 

        “Turancılar, Türk milletini, bütün komşularıyla onulmaz bir surette derhal düşman yapmak için birer tılsım bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız.

        Şimdi vatandaşlarımdan iki suale zihinlerinde cevap bulmalarını isteyeceğim: Irkçılar ve Turancılar gizli tertipler ve teşkillere başvurmuşlardır. Niçin? Kandaşları arasında gizli fesat tertipleriyle fikirleri memlekette yürür mü? Hele, doğudan batıdan ülkeler gizli Turan cemiyetleriyle zapt olunur mu? Bunlar o şeylerdir ki ancak devletin kanunları ve esas teşkilatı ayaklar altına alındıktan sonra başarılabilir. Şu hâlde, yaldızlı fikirler perdesi altında doğrudan doğruya Cumhuriyetin TBMM’nin mevcudiyeti aleyhinde teşebbüsler karşısındayız. Tertipçiler 10 yaşındaki çocuklarımızdan bize kadar derece derece, perde perde, hepimizi aldatmak iddiasındadırlar.

        Vatandaşlarıma ikinci sualimi soruyorum: Dünya olaylarının bugünkü durumunda Türkiye’nin ırkçı ve Turancı olması lazım geldiğini iddia edenler, hangi millete faydalı, kimlerin maksadına yararlıdırlar? Türk milletine yalnız bela ve felaket getirecek olan bu fikirleri yürütmek isteyenlerin Türk milletine hiç hizmetleri olamayacağı muhakkaktır. Bu hareketlerden yalnız yabancılar faydalanabilirler. Fesatçılar, yabancılara bilerek mi hizmet ediyorlar? Yabancılar, fesatçıları idare edecek kadar yakından münasebette midirler? Bunları hüküm olarak kestirmek bugün mümkün değildir. Ama yabancıya hizmet kastı ve yabancının yakın ilişiği hiçbir zaman meydana çıkmasa dahi hareketlerin Türk milletine, Türk vatanına zararlı olması ve bunlardan yalnız yabancıların faydalanmış olması söz götürmez bir hakikattir.”2

        İkinci Dünya Savaşı başlangıçta Almanya lehinde ilerlerken 1944’e gelindiğinde Rusya lehine döner. Bu sebeple hükümet tarafından önceleri Türkçü, Turancı görüşlere sempati ile bakılırken Rusya’nın egemenliğindeki Türk ülkeleri sebebiyle bu fikirlerden hoşlanmayacağı düşünülür. Rusya’ya şirin görünmek, en azından tepkisini çekmemek için Türkçülere karşı tavır alınır.3 

        İş Birlikçi Gizli Örgüt

        Sabahattin Ali ve Atsız davası sonuçlanmadan hükümet ve basın kararını çoktan verir; bu hareketin demokratik rejimi ve meclisi ortadan kaldırmayı, devleti yabancı devletlerle savaşa sürüklemeyi amaçlayan gizli bir örgütün işi olduğunu ilan ederler. Nihal Atsız başta olmak üzere kamuoyuna mal olmuş Türkçüler bir bir bu örgütle ilişkilendirilerek tutuklanır.4

        Milli Şef’in nutkunun ardından aynı gün Ulus'ta şöyle bir habere yer verilir:

        “Resmi Tebliğ

        Ankara, 18 a.a. - (Resmi tebliğ): Son günlerde Hükümetçe kapatılan Orhun mecmuası sahibi Nihal Atsız’la Konservatuar öğretmenlerinden Sabahattin Ali’nin Ankara’da görülen mahkemesi sırasında Nihal Atsız lehine yapılan taşkınlıklar dolayısıyla nezaret altına alınmaları zarureti hâsıl olan bazı kimseler nezdinde çıkan evrakın verdiği şüphe üzerine Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan ve Zeki Velidi ile Dr. Hasan Ferit Cansever’in İstanbul’da bulunan evlerinde ve daha bazı yakın arkadaşları nezdinde İstanbul Örfi İdare Komutanlığınca aramalar yapılmış ve elde edilen vesikalar tetkik edilmişti.

        Bu vesikaların tetkikinden elde edilen netice ve kanata göre Teşkilatı Esasiye Kanunumuzun tespit ettiği esaslara aykırı olarak ırkçılık ve Turancılık gayeleri güden ve son zamanlarda faaliyetlerini artırdıkları, bu yolda tertipler aldıkları ve anlaşmalar imzaladıkları bilhassa görülen bu kimselerin Teşkilatı Esasiye Kanunuyla müesses bugünkü rejimimize ve vatandaşların hakiki milliyetçilik telakkilerine aykırı umdeleri ve bu umdelere varmak için gizli cemiyetleri, faaliyet programları, teşkilat ve propaganda organları, hatta muhaberelerini gizli tutmaya matuf şifreleri ve parolaları vardır.

        Bunlar memleketin muhtelif mıntıkalarında ve bilhassa her çeşit terbiye müesseselerinde masum gençlerin temiz milliyetçilik ve vatanseverlik duygularını istismar ederek genç nesil arasında kendilerine taraftar toplamak ve bu sûretle hedeflerine ulaşmak için devamlı ve sistemli bir faaliyet sarf etmekte ve memlekete zararlı ideolojilerini tahakkuk ettirmek yolunda çalışmaktadırlar.

        Bu mahiyetteki faaliyet, Teşkilatı Esasiye Kanunumuza aykırı ve Türk Ceza Kanunumuza göre suç vasıflarını haiz olduğundan failleri hakkında salahiyetli adli merciler tarafından kanuni takibat yapılmak üzere işe el konulmuştur.”5

        Falih Rıfkı Atay “Cumhurreisimizin Nutku”6 başlıklı yazısında, Cumhurbaşkanı İnönü’nün 19 Mayıs’ta yaptığı konuşmayı konu edinerek, Irkçılık ve Turancılığın memleketin aleyhinde cinayetler olduğu görüşünü savunur. Bu hareketin yabancı propagandası altında, gizli örgütler tarafından el altından yönlendirilmiş olduğunu belirterek Cumhurbaşkanı’nın görüşlerini destekler.

        Ahmet Emin Yalman da “Geçmiş Olsun” başlıklı yazısında Cumhurbaşkanı’nın görüşleri doğrultusunda fikirlere yer verir:

        “Bütün Türk milletine geçmiş olsun… Yurdumuz ve rejimimiz ciddi bir tehlike geçirmiştir. Gafil avlanmamıza ve geriliğin, darlığın, taassubun ve birtakım ecnebi manevralarının pençesine düşmemize kıl kalmıştır. Genişleyen araştırmalar, elde edilen türlü türlü mâlumat bunu gösteriyor.

        Öyle görünüyor ki, birtakım adamlar, gizli birtakım emellerle tertibat almışlar, gizli ağlar kurmuşlar, bazı öğretmenleri, bir kısım gençleri zehirlemişler, rejimin baş seddi olması lazım gelen mektepleri bir fesat yuvası hâlini koymaya uğraşmışlar, gizli muhabere usulleri, hatta şifreler, parolalar hazırlamışlardır.

        Bu fesatçılar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereden ilham ve kuvvet alıyorlar? Memleketin ve rejimin türlü türlü emniyet teşkilatını nasıl gafil avlayarak işi bu kerteye getirebilmişlerdir?

        Yurdunu seven, rejimi seven, nizamı seven Türk vatandaşlarının kendi kendilerine sordukları sualler bunlardır.

        Ortaya çıkan isimler ve beliren manzara öyle zannettiriyor ki bu işin içinde birden fazla emel, birden fazla cins insan vardır. Bunlar aynı istikamette yol tutmuşlar, bu yol üzerinde tamamıyla menfi ve muvakkat bir şekilde birleşmişlerdir.

        Muhtelif kaynaklardan akan bu cereyan içinde doğrudan doğruya mihverden emir alan, onun ajanı gibi hareket eden kimseler vardır. Bunlar malum olan Alman propaganda silahını kullanmışlar ve Bolşeviklik tehlikesi adı altında komşumuz Sovyet Rusya’ya karşı vehim, şüphe, düşmanlık hisleri körüklemeye uğraşmışlardır. O Rusya ki istiklal mücadelemizde bize el uzatan yegâne memleketti. O Rusya ki uzun seneler birbirimizin biricik dostu kaldık, her meselede birbirimizle iki müsavi dost sıfatıyla danıştık ve emniyet sistemimizi daima müşterek saydık… İngilizlerle ittifak ettiğimiz zaman Rusya’nın aleyhinde bir harekete karışmamayı şart koştuk; Rusya’nın en büyük tehlikelere maruz bulunduğu sırada cenahını Alman taarruzuna karşı korumayı tabii bir vazife bildik ve dürüst bir dostluk ve komşuluğun icabından hiçbir zaman ayrılmadık.

        Müttefikimizin müttefiki ve bizim komşumuz ve dostumuz Rusya’ya karşı vehim, şüphe ve husumet yaratan bir cereyan, Türk yurduna ve milletine faydalı olabilir mi? Olacağını bir akıl sahibi iddia edebilir mi?

        Böyle bir cereyan, tamamıyla Türk milletinin zararına olarak, kime faydalı olabilir? Ancak ve ancak Almanya’ya… O Almanya’ya ki dünyanın her tarafında Rus düşmanlığını kendi hesabına biricik cankurtaran diye körüklüyor ve kendisinin ırkçılık ve ifrat şeklindeki hastalığını başka milletlere aşılayarak onların mukadderatlarına olan hâkimiyetlerini sıfıra indirmeye, şuur ve iradelerini felce uğratmaya ve hepsini kendi kör aleti hâline koymaya uğraşıyor.

        Ankara’daki nümayişlerin arifesinde Alman kaynaklarından sarfedilen ‘saatli bomba’ sözü çok mânâlıdır. O zaman herkes bu muammalı sözün ne demek olacağını birbirine sormuştu. Hadiseler bunun cevabını vermiştir.

        Zaten tertibat, tamamıyla Nazi örneğine göre yapılmış, aynı usuller, aynı teknik, aynı ateşleyici, ayırıcı ve nefret yaratıcı silahlar kullanılmıştır. Memleketimizi, bir zamanlar Münih birahanelerinde başlayan, Berlin’de nihayet bulan Nazi oyununa sahne yapmak için gayret esirgenmemiştir.

        İşin içinde yalnız ecnebi parmağı ve telkini mi var? Hayır, birtakım müspet kabiliyetleri olmakla beraber, frenden ve seciyeden mahrum olan kimseler, nizamlara uymadan icap eden emek ve gayreti göstermeden, hizmet mecralarında imtihan geçirmeden sırf çene kuvvetiyle ve kurnazlıkla ihtiraslarını doyurmak, külah kapmak istemişlerdir.

        Bu maksatla ırkçılık ve ifrat taassubunu ileri sürmeye, rejimin ölçüleri haricinde ölçüler ve istidatlar yaratmaya, milleti tesanüt bakımından parçalamaya, inhisarcı bir mihver ruhuyla bir ırkçılık taassubu yaratmaya, bu suretle rakipleri ortadan kaldırmaya, hâkim bir aristokrasi sınıfı hâline gelmeye çalışmışlardır.

        Arada, iyi veya kötü kanaati o yolda olanlar, dünyanın hâlini ve gidişini göremeyerek kendi kendilerini aldatanlar ve ideoloji hastalığının zavallı birer hastası olanlar da vardır.

        Araya biraz delilik, epeyce de menfi ruh karışmıştır.

        Bütün bu unsurlar, Almanya’da tecrübeden geçen ve inceleşen usullerle harekete geçmişler, gafilleri avlamışlar, masumları zehirlemişler, gözü açık kalanları lekelemeye, kendilerine solcu, komünist diye damgalar vurmaya uğraşmışlardır.”7

        Millî Şef İnönü’nün 19 Mayıs 1944’teki konuşması bastırılarak ortaokul ve liselere gönderilir, Türkçe ders kitaplarına geçirilir, okulların tatiline kadar ve ertesi yıl bütün öğrencilere belletilir.

        Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, TBMM'de Bakanlık bütçesi görüşülürken yaptığı konuşmada bu olaya da değinir:

        “Son hadiseler göstermiştir ki, fena bulduğumuz hareketler, öğretmen kitlesi içerisine bugün kanunun pençesine tevdi edilmiş bulunan insanların bir casus gibi sokulmasından ibarettir. Bu mevzuda sağ veya sol temayüller bizim için başkalık ifade etmemektedir. Ciheti ve cephesi her ne olursa olsun Kemalizm dediğimiz ve Atatürk’e, onun koyduğu prensibe bağladığımız inan sisteminin dışında her ne kalıyorsa bizim için zararlıdır.

        Bunlar okul içine sokulmadığı gibi, memleket içine de sokmamak zaruretinde bulunduğumuz mahzurlu fikirlerdir. Bunlar, mekteplere, arz ettiğim gibi, kötü bir suyun delik bulup sızması nevinden sızmışlardır. Bugün kanun pençesine teslim edilmiş olanların sayısı 10’u geçmemektedir. Sözümün ikinci kısmına başlarken söylediğim 30 bin rakamını hatırlamanızı rica ediyorum. 30000 insan arasından 10 tanesi yolunu sapıtmış, çok temenni ederim ki, kanun bunların hareket ve fikirlerinin fena bir niyete, fena bir maksada matuf olmadığını göstersin. Bunu tespit, bizim elimizde olan bir şey değildir. Adalet ve kanun bunları tetkik edecek, mahiyetlerini gösterecektir.”8

        Basında Türkçülüğü, Turancılığı ülkenin bütünlüğü ve komşularıyla ilişkilerini bozmaya yönelik bir beşinci kol faaliyeti olarak gösteren yazılar yayınlanmaya devam eder. Ahmet Emin Yalman’ın Vatan Gazetesinde yayınladığı “Acı Tecrübeden Dersler” başlıklı seri yazısı bunlardan bir örnektir.9 Yalman’ın şu sözleri, aynı zamanda o günkü iktidarın bakışını yansıtır gibidir:

        “Almanya’nın, en ileri bir sanayi ile ve en kudretli bir askerî sistemle kendi istilası altına düşen mahdut bir sahada yapamadığı işi; Turancılar, Pekin kapılarına, Avrupa’nın göbeğine, cenup denizlerine kadar yayılan bir sahada, sanayisi iptidai bir hâlde bulunan 18 milyonluk bir milletin teçhizatıyla ve vasıtalarıyla yapmak ve Alman askerî kuvvetine pes dedirten bir deve meydan okumak istiyorlar. Güya birleşmek istedikleri insanların büyük kısmı, Yeni Sovyet rejimini benimsemiş, bunun için seve seve kan dökmüş adamlardır. Zaten kendileriyle bizim aramızdaki kültür yakınlığını uzun asırlar sulandırmıştır. Dil birliğine gelince, onlardan büyük bir kısmının Türkçesi ile bizim dilimiz arasındaki fark, Almanca ile İsveççe, Norveççe ve Flamanca arasındaki farktan çok fazladır.

        Turancılık düşünceleri, normal insanlar arasında münakaşa mevzuu bile olamaz. Hakikati bu kadar hiçe sayan hülyalarla uğraşacak yerler, akıl hastaneleridir. Turancılık fikri ancak Nazilik fikrinin kör bir yardakçısı olarak tasavvur kabul eder. Türk milletinin emniyetine, varlığına, istiklaline karşı bundan şeni ve vicdansızca bir suikast düşünülemez.

        Bu fikirlerden çoğunu, Türk’ten çok evvel Beyaz Rus ruhu taşıyan birtakım insanlar, bizim iyiliğimiz için değil, kendi davaları için bize aşılamaya çalışmışlardır. Bunlar, sığındıkları memleketin menfaatlerini hiçe sayan ve misafirlik nimetini suiistimal eden insanlardır.

        Başka memleketlerde, bize karşı olan yakınlık duyguları, bulundukları muhite karşı olan bağlılıklarından daha kuvvetli olan insanlar varsa muhacir sıfatıyla buraya gelirler. Fakat bulundukları yerde kalanlar, bizim gözümüzde o memleketin vatandaşıdırlar. Komşularımızla olan münasebetlerimiz o kadar samimi bir hâle gelmeli ve o kadar sıkı bir güvene dayanmalıdır ki oralarda yaşayan kültür ve dili bize yakın insanlar, bizimle komşu memleketler arasında ayırıcı bir âmil değil, tabii bir dostluk köprüsü hâlini alsınlar ve iyi komşuluk münasebetlerini bozmaya değil, bir kat daha kuvvetlendirmeye himmet etsinler. Bu hakikat Sovyet Rusya hakkında olduğu kadar İran hakkında da, Bulgaristan ve Yunanistan hakkında da, Suriye ve Irak hakkında da tamamıyla yerindedir.

        İttihat ve Terakki'nin müfrit milliyet taassubu günlerinde pek kısa bir müddet için ele alınan Turancılık davası daha o zaman tasfiye edilmiş, manasızlığı anlaşılmıştı. Bu defa ancak Nazi tesiriyle hortlamıştır ki gayesi, bizimle Sovyet Rusya arasına karşılıklı şüphe, emniyetsizlik ve geçimsizlik sokmaktan ibarettir.

        Sözün kısası şu ki, millî bünyemiz için ırkçılık ve Turancılıktan tehlikeli ve zararlı bir zehir, bir mikrop tasavvur edilemez. Memleketin ve rejimin varlığını, ecnebi emellerinin bir aleti olarak tehdit eden son cüretli teşebbüsten sonra bunları irtica mezarlığına gömeceğiz ve bir daha hortlamaması için ne lazımsa yapacağız.”10

        Falih Rıfkı, yorumlarıyla olayı gündemde tutmayı ve yönlendirmeyi sürdürür. “Pazar Konuşması”nda kana dayalı ırkçılık anlayışını alaycı şekilde eleştirerek sözlerini şöyle bitirir: “Çocuklarımızın bir defalık aldanmasını affederiz. Ama bir defalık ve son defalık.”11 18 Mayıs’ta “Hak Görünüründe Bir Kaygı” başlıklı yazısında şunları söyler:

        “Biz Osmanlı saltanatının Arapçılığı, Arnavutçuluğu, Ermeniciliği, Rumculuğu arasında Türkçü idik. Bu devlet, saltanat topraklarının Türk parçaları üzerinde kurulmuştur ve adına Türkiye denmiştir. Türkiye Türkleri, Anayasaya ve Cumhuriyet Halk Partisinin temel prensiplerine göre nasyonalist milliyetçidirler. Ne Turancı ne de ırkçıdırlar. Turancılık dış politika bakımından ‘bir ve bütün Türkiye’nin parçalanmasından, azalıp dağılmasından başka bir işe yaramaz. Biz göğüsler dolusu bir gurur ile Türk ve garp lügatlerindeki ilmî manasıyla milliyetçiyiz. Hiçbir yalan icat etmek ihtiyacında değiliz.

        (…) Irkçılık iç harp, Turancılık dış harp demektir. (…) Irkçılık ve Turancılığın herhangi bir halka ile dışarıya bağlanan tarafı düpedüz cinayettir.”12

        Hükümet, kendine yakın basın aracılığıyla Türkçüler aleyhinde kamuoyu oluşturur. Bu konuda yazılmış yazıları bir kitapta toplayarak MEB yayınları arasında bastırır.13

        Tuna’ya Şiir Yazma Suçu ve Mehmet Şükrü Sarı’nın Zaman İsimli Şiir Kitabı

        Turancılık suçlamalarının ardından basın-yayın sıkı bir denetim altına alınır. Basın ve Yayın Genel Müdürlüğü, Başbakanlığa bir yazı yazarak, hükümetin, Sabahattin Ali ve Nihal Atsız davası münasebetiyle ilgili temennilerine uymayarak 8 Mayıs 1944 günkü sayısında kamuoyunu karıştırıcı nitelikte haberler veren Vatan gazetesine üç gün; aynı haberleri iktibas eden Son Posta ve Son Telgraf gazetelerine birer gün kapatma cezası verilmesi için izin ister.14

        Başbakanlık arşivinde yer alan bir belge, benzer başka uygulamaların olduğu konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır. Mehmet Şükrü Sarı’nın aşağıda ele alacağımız Zaman isimli şiir kitabı da böyle bir takipten kurtulamamıştır.

        Mehmet Şükrü Sarı

        Şair Mehmet Şükrü Sarı hakkında yeterli bilgi sahibi değiliz. Emekli sandığındaki 26689120 sicil numaralı dosyasında şu bilgiler bulunmaktadır: 9.2.1926’da Muğla’da doğmuştur. Gazi Eğitim Enstitüsü’nden mezun olmuştur. Askerliğini, 8.5.1951 ve 30.4. 1952 tarihleri arasında yedek subay olarak yapmıştır. 

        Görevleri şu şekildedir: Nevşehir Lisesi Fransızca öğretmeni (31.5.1955-24.10.1963), Kırşehir Lisesi Fransızca öğretmeni (24.19. 1963-2.9.1965), Isparta Şehit A. İhsan Kalmaz Lisesi (6.9.1965-11.4.1968), Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi (17.4.1968-29.1.1970), Kız Meslek Öğretmen Okulları Enstitüsü müfettişi (29.1.1970-29.6.1970), MEB İkinci sınıf müfettişi (29.6.1970-10.7.1972), MEB Birinci sınıf müfettişi (10.7.1972-23.1.1974), MEB Başmüfettişi (23.1.1974-28.6.1976), Fransızca Bölümü öğrenci müfettişi ve Paris Kültür Ataşesi (28.6.1976-2.7.1979), Galatasaray Lisesi Müdürü ve Fransızca öğretmenliğinden emekli (2.7.1979-3.9.1982).

        Toplam 27 yıl, 11 ay ve 15 gün hizmeti olduğu belirtilmiştir. 8.3.1995’te vefat etmiştir. Vefatının ardından eşi Sevin Sarı ve kızı Emine Sarı’ya dul ve yetim aylığı bağlanmıştır. Kızı Gülnur, Kız Meslek Lisesi saymanlığından emeklidir. Oğlu Ahmet Selim Sarı inşaat mühendisidir.15 

        Mehmet Şükrü Sarı’nın Milliyet gazetesi sorumlu müdürlüğü yaptığı, 1957 Yunus Nadi Şiir Ödülünü kazandığı bilinmektedir. Ancak başka kitaplarının olup olmadığını bilmiyoruz.

        M. Ş. Sarı’nın hayatının, doğumundan 1955’teki Fransızca öğretmenliğine kadar geçen dönemine dair bilgimiz yoktur. Bu dönemde nerelerde öğrenim görmüştür, ne gibi işler yapmıştır, hangi çevrelerde bulunmuştur? Bu sorulara yeterli cevap veremiyoruz.

        Zaman İsimli Şiir Kitabı

        Mehmet Şükrü Sarı, ilk şiir kitabı olduğunu sandığımız Zaman’ı 18 yaşında yayımlar. 31 sayfadan oluşan kitap, 1944’te Muğla’da Doğan Basımevinde basılır. Kitabın başında şöyle bir ithaf cümlesi yer alır: “Bu küçük kitabımı kıymetli hocam Bay Nihat Sami Banarlı’ya ithaf ediyorum.”

        Nihat Sami Banarlı, 1929-1934 yılları arasında Edirne Lisesi ile Kız ve Erkek Öğretmen Okulu’nda; 1947 yılına kadar İstanbul’da Kabataş, Galatasaray, Boğaziçi, Şişli Terakki ve Işık liselerinde öğretmenlik yapmıştır. M. Şükrü Sarı’nın, 1944 yılı veya öncesinde Banarlı'nın öğrencisi olduğu anlaşılmaktadır. 

        Kitapta toplam 24 şiir vardır: Zaman (s. 3), Genç Dul (s. 4), Niçin (s. 5), Bir Gece (s. 6), İhtimal (s. 7), Ahmet Çavuş (s. 8-9), Özlediğim Yerde (s. 10), Anış (s. 11), Tuna (s. 12-13), İstanbul Sokakları (s. 14-15), Bodrum’da Mehtap (s. 16), Yolcular (s. 17), Dönüş (s. 18), Ayrılık (s. 19), Sıladan Uzakta (s. 20), Ümit (s. 21), Anne Sevgisi (s. 22), İman (s. 23), Dilek (s. 24), İçindekine (s. 25), Senay (s. 27), Emine’ye (s. 28, 2616), Terza-rima (s. 29), Meryem’in Nankör Kızı (s. 30-31).

        Genç şairin, o yıllardaki duygu ve düşünce dünyasını yansıtması bakımından, bazı şiirlerine bakmakta yarar vardır. Söz gelimi, aşağıdaki mısralarda, İstanbul’da yaşayan birbirine zıt iki hayat anlayışına dikkat çeker. Öğrencilik sebebiyle İstanbul’da bulunduğunu sandığımız taşralı şairin, bu tezattan rahatsız olduğu anlaşılmaktadır:

        Bin tezatla doludur bu sokaklarda hayat…

        Yükselirken minarelerden Allah’a ibadet.

        Bir yanda

        Küfür âyettir, meyhane mâbet…

        (İstanbul Sokakları, s. 15).

        Şair bir başka şiirinde de insanların günahkâr olduklarından, aslını inkâr ederek geçmişlerini unuttuklarından yakınır:

        Beş vakit17 namaz farz iken bize

        Bulamıyoruz Kıble’nin yönünü.

        Katmerlendikçe içinde günah

        İnsanoğlu

        İnkâr eder aslını, unutur dününü

        (Dönüş, s. 18). 

        Şair, gurbette iken memleketi Muğla’yı özler, onunla ilgili duygularını dile getirir:

        Birer çizgi oldu alnımda yıllar,

        Her dert bir kamçıdır gurbet ellerde.

        Uzakta Muğla’mın mor hayali var,

        Dağlar bu hayali örten bir perde.

        (Anış, s. 11).

        Bodrum’da Mehtap şiiri de, şairin yöresiyle ilgisini göstermektedir (s. 16).

        Şu mısralar sanki bir yatılı okul öğrencisinin dudaklarından dökülmüş gibidir:

        Gurbette renkler sarı

        Bütün mevsimler güzdür.

        Sılasından ayrılan

        Yad ellerde öksüzdür.

        (Ayrılık, 19). 

        Şu mısralarda yer alan Akengin sözü, şairin kendi mahlası mıdır, başka bir şaire mi aittir, pek anlaşılmamaktadır:

        Emine, yıllardır başka âşıkım,

        “Akengin” misâli aşka âşıkım,

        Hülyalı bakışlım, içli mâşukum

        (Emine’ye, s. 26)

        Zaman, kıyıda köşede basılmış, broşür hacminde bir kitap da olsa, içinde yer alan Tuna şiiri, Turancılık olaylarının yaşandığı dönemde, devlet memurlarının gözünden kaçmamıştır. Basın ve Yayın Genel Müdürü Selim Sarper imzasıyla, İç Yayın Dairesi Müdürlüğünün hazırladığı raporu Başbakanlığa takdim eden 27. 9. 1944 tarihli yazı, Turancılığın nasıl zararlı bir fikir akımı olarak algılandığını gösterir.18 

        İç Yayın Dairesi Müdürü, tarihi romanlarıyla tanıdığımız Feridun Fazıl Tülbentçi (1912-1982)’dir. Tülbentçi, 1943-1949 tarihleri arasında Basın Yayın Genel Müdürlüğünde görev yapmıştır. Tülbentçi yazdığı raporda, “Dilek” başlıklı şiirin genel havasında Türk Birliği ülküsü ve Turancılık kokusu duyulduğunu belirterek şunları söyler:

        “Kanımı taşıyan bu bayrak benim/ Altına ırkımı bir derebilsem/ Pembe karta tebrik yazıp pullasam/ O il postasıyla dostlara yollasam” mısralarında olduğu gibi. Turancıların sorguya çekildiği şu sıralarda kitaptaki şiirler içerisine serpiştirilen bu mısralar genç dimağlar üzerinde oldukça etkiler yapabilir.”

        Genç şairin, dönemin ruhuna uygun olarak Türkçü, hamasi duygularla yazdığı Dilek başlıklı şiir şöyledir:

        Ortası hilalli bir yüzük döktürdüm

        Yârin parmağında bir görebilsem.

        Al ve ak kumaştan fistan diktirdim

        Büyük düğünüme bir erebilsem.

        Türküm, alnım aktır, ülküm ak benim,

        Yürüdüğüm yolda zafer, hak benim,

        Kanımı taşıyan bu bayrak benim,

        Altına ırkımı bir derebilsem.

        Pembe kartla tebrik yazıp pullasam

        İl postasıyla dosta yollasam

        Diner ağrılarım ve kalmaz tasam

        Canımı yurduma bir verebilsem

        (Dilek, s. 24)

        Tülbentçi, kitaptaki Tuna şiirinde geçen, “Vurgundur sana ırkım / Tuna, Tuna oy Tuna! / Kavuşamamaktır korkum/ Tuna, Tuna oy Tuna! (..) Yalnız akan kan değil/ Bir karış Balkan değil/ Tuna’yı bir vatan bil/ Tuna, Tuna oy Tuna!” mısralarının, emperyalist emeller ve ırkçı fikirler beslemesi bakımından dikkate değer olduğunu belirtir.

        Söz konusu şiir şudur:

        Vurgundur sana ırkım

        Tuna, Tuna oy… Tuna!

        Kavuşmamaktır korkum,

        Tuna, Tuna oy… Tuna!

        Gözlerimde yaşımsın,

        Her uykumda düşümsün,

        Kaybolan bir eşimsin,

        Tuna, Tuna oy… Tuna!

        Tuna coşar ak olur,

        Yeşerir toprak olur,

        Kızarır bayrak olur,

        Tuna, Tuna oy… Tuna!

        Akar akar kıvrılır,

        Gider gider çevrilir,

        Döner döner doğrulur,

        Tuna, Tuna oy… Tuna!

        Takıp okumu yaya,

        Binerek yağız taya,

        Varabilsem Tuna’ya,

        Tuna, Tuna oy… Tuna!

        Yalnız akan kan değil,

        Bir karış Balkan değil,

        Tuna’yı bir vatan bil,

        Tuna, Tuna oy… Tuna!

        İçimin yası Tuna,

        Sazımın sesi Tuna,

        Şiirimin süsü Tuna

        Tuna, Tuna oy… Tuna!

        (Tuna, s. 12-13).

        Sonuç

        3 Mayıs 1944’te bir grup üniversite öğrencisinin protesto yürüyüşünü fırsat bilen hükümet, basın yoluyla kamuoyunu, olayın ardında dış güçlerle işbirliği yapan gizli bir örgüt olduğuna inandırmış; Türkçü fikirleriyle tanınan isimleri tutuklayarak yargılamıştır. Bu yolla 2. Dünya Savaşı’ndan galibiyetle çıkan Rusya’ya sempatik görünmeye çalışmıştır. Bu olaylar, Rusya’nın Türkiye üzerindeki düşmanca tavırlarını engelleyememiştir. Bir buçuk yıl kadar süren yargılamalar sonrasında bütün sanıklar berat etmiştir. Ancak bu süreçte birçok kişi işkenceye ve baskıya uğramış, çeşitli acılar yaşanmıştır. 

        Baskı uygulanan alanlardan birisi de basın yayın olmuştur. Elimizdeki belgelerden, Basın Yayın Genel Müdürlüğünün yayımlanan eserleri Turancılık gibi zararlı fikirler (!) bakımından fişlediği ve hakkında raporlar düzenlediği anlaşılmaktadır. Bunlardan birisi de Mehmet Şükrü Sarı’nın Muğla’da yayımladığı Zaman isimli küçük şiir kitabıdır.

        Kitap hakkındaki bu inceleme, bir şikâyet üzerine mi yapılmıştır? Basılan her kitap, Basın Yayın Genel Müdürlüğü tarafından bu bakış açısıyla incelenmiş midir? Kamuoyunda esen havanın etkisiyle kraldan daha kralcı olan bazı işgüzarların kişisel gayretlerinden mi kaynaklanmıştır? Mehmet Şükrü Sarı hakkında bu rapor dolayısıyla bir işlem yapılmış mıdır? Bu soruların cevaplarını bilmiyoruz. 

        Mehmet Şükrü Sarı’nın kitabı genç bir öğretmenin taşrada kendi imkânlarıyla bastırdığı mütevazı bir şiir kitabıdır. Onun bile böyle bir rapora konu olması, bu tarihte benzer uygulamaların da olduğunu düşündürmektedir. Arşiv belgeleri arasında başka örneklerin de bulunması kuvvetle muhtemeldir. 

Türk Yurdu Mayıs 2017
Türk Yurdu Mayıs 2017
Mayıs 2017 - Yıl 106 - Sayı 357

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele