Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları

Nisan 2017 - Yıl 106 - Sayı 356


        Ötüken Yayınları, 54 yıldan beri bir millî kültür pınarı hâlinde çağıldıyor; düzenli şekilde yayımladığı kitaplarla fikir ve düşünce hayatımıza, edebiyatımıza, sanatımıza hizmet veriyor. Birkaç gencin son derece mütevazı imkânlarıyla kurdukları bu yayınevinin, bunca yıl kuruluşundaki amacından, ilkesinden, çizgisinden ve tarzından en ufak bir sapma olmadan, seviyesini hep yükseklerde tutarak faaliyetini sürdürmesi her bakımdan takdire, övgüye değer bir olaydır. Bu başarıda başta rahmetli Nevzat Kösoğlu’nun ve arkadaşlarının gayretlerinin, azim ve heyecanlarının payı büyük olmakla beraber, yıllardır bu işin başında olan Nurhan Alpay’ın başarıda özel bir yeri ve rolü var. Ön plana çıkmadan, adını afişe etmeden, derin bir tevazu içerisinde tam bir görev adamı olarak sorumluluğunun hakkını verdi; Ötüken’i amatör bir girişim olmaktan çıkarıp ülkemizin başlıca yayınevlerinden biri hâline getirdi. Nurhan Alpay’ı ve arkadaşlarını milliyetçi camiada süreklilik açısından örneği fazla olmayan böylesine istikrarlı bir müessese oluşturmalarından dolayı kutlamak gerekir.

        Ötüken’in geçen ay yayımladığı kitaplar arasında Dr. Mehmet Bilgin’in “Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları” isimli eser, yakın tarihimizin çok konuşulan, tartışılan ama yeteri derecede açığa kavuşmamış olan konularından birine ışık tutması açısından çok yararlı bir çalışmadır. 

        Mehmet Bilgin, Teşkilat-ı Mahsusa üzerinden Kafkas Cephesi’nde cereyan eden savaşları, iktidardaki İttihat ve Terakki yönetiminin Rusya’ya karşı Kafkasya bölgesini de içine alan stratejisi, hedefleri, bu konularda pek fazla bilinmeyen hatta yanlış bilinen hususları gün ışığına çıkarıyor. Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluşunu, teşkilat yapısını, yöneticilerini anlatıyor. Böylelikle kamuoyunda oldukça yaygın olan bazı yanlış bilgileri düzeltiyor. Balkan Savaşı döneminde çok yararlı hizmetleri görülen “Teşkilat-ı Mahsusa” ile seferberliğin ilanı üzerine kurulan yapının farklı olduğunu belirtiyor. Teşkilat’ın en tepedeki esas yöneticisinin Talat Paşa olduğunu, örgütün onun tarafından yönetilip yönlendirildiğini anlatıyor.

        Talat Paşa’nın bilgisi dâhilinde teşkilatın kurucu başkanı Süleyman Askerî Bey’in de, halefi Halil (Kut) Paşa’nın da Irak Cephesi’ne gönderilmelerinden dolayı bu görevi kısa bir süre yaptıklarını, diğer teşkilat mensupları gibi onların da “Teşkilat-ı Mahsusa Merkez-i Umumi”sinde alınan kararları hayata geçirmekle görevli olduklarını ve görevlerini derin bir vatan aşkı ve sorumluluk duygusuyla, canları pahasına yerine getirmek için çalıştıklarını belirtiyor.

        Dönemin önemli tanıklarından Arif Cemil Bey’in “Teşkilat-Mahsusa’nın iç yüzünü anlayabilmek için İttihat ve Terakki’nin iç yüzünü bilmek gerekir.” dediğini naklederek “İttihat ve Terakki faaliyetlerini gizli yönettiği dönemde Teşkilat’a girenlere ne şekilde çalışacağı sorulurdu. Tercih edilecek iki şıktan biri ‘fedakâr’ idi. Fedailerin cemaate bağlı ayrı bir örgütlenmesi ve yönetmeliği vardı. Gerçekte bu fedakârlar yıkılmakta olan devleti ayakta tutmak için her şeyini ortaya koymuş olan Osmanlı’nın son nesli idi. 02 Ağustos 1914’te kurulmasına karar verilen ve 05 Ağustos’ta resmen kurulan Teşkilat-ı Mahsusa kadroları itibarıyla çoğunlukla fedakârane (fedailere) dayansa bile, kendisi için özdeşleştirilen bu gibi yapılanmadan daha kapsamlı bir örgüttü.”

        Dr. Mehmet Bilgin, Osmanlı Devleti üzerinden Türk ve Müslüman varlığını bu coğrafyadan kazımakta kararlı olan ehl-i salip bağnazlığına, dünyaya hükmetmek, bölgeye egemen olmak isteyen emperyalist haydutluğa nasıl direnildiğinin, bunun kimler tarafından ve neler pahasına yapılmaya çalışıldığının hikâyesini anlatıyor. Muharebenin cereyan ettiği bölgeyi defalarca dolaşmış, alan çalışması yapmış, insanlarla birebir konuşarak, arşivleri titizlikle tarayarak, konuyla ilgili çalışmaları inceleyerek geniş bir hazırlık yapmış. Üslubuyla bu çok kapsamlı çalışmanın rahatlıkla okunup anlaşılmasını sağlıyor. 

        Teşkilat mensuplarıyla ilgili geniş bir fotoğraf albümü oluşturmuş; sadece bu fotoğraflardaki isimlerle ilgili çok özel anlatım bile, milletimizin ateşle imtihan edildiği böylesine bir mahşer ortamında canları pahasına vatan topraklarını savunan bir kahramanlık destanının yaşandığını ortaya koyuyor. 

        Dr. Nazım, Dr. Bahattin Şakir, Süleyman Askerî, Filibeli Hilmi Bey, Yusuf Rıza Bey (Bilgin onun için, hizmetleri çok ama yok olan bir kahraman diyor), Halil (Kut), Ömer Naci, Bigalı Atıf (Kamçıl), Aziz (Akyürek) Bey ve diğerleri…

        Bunların her birinin ayrı ve özel birer fedakârlık, yiğitlik, görev aşkı anlamında duygu yüklü birer mücadele ve hamaset hikâyesi var. 

        Bu insanlar tarihî şahsiyetlerine saygılı, onların değerini, yaptıklarını ve mücadelelerinin anlamını bilen başka bir ülkede yaşasalardı, eminim hepsi hakkında nice romanlar yazılır, filmler ve diziler yapılır, özellikle genç nesillerin tanımaları, öğrenmeleri sağlanırdı. Bizimkilerse şu ana kadar tarihin tozlu sayfalarında neredeyse kaybolmaya yüz tutmuş birer silik fotoğraf olarak kalıyor. Mehmet Bilgin gibi sayısı ne yazık ki çok fazla olmayan ilmî ve millî hassasiyeti yüksek araştırmacıların çabaları da olmasa, muhtemelen unutulup gidecekler.

        Tarihini bilmeyen, tarihî şahsiyetlerini tanımayan, kültürüne duyarlılığı olmayan toplulukların sorunlar karşısında direnmeleri ve gelecekleri olur mu? Sayın Cumhurbaşkanı, haklı olarak eğitim ve kültürün hükûmetin en zayıf halkası olduğunu ifade etti. Ama bu zaafın telafisi konusunda endişeleri giderecek ciddi bir çalışmanın bulunduğu söylenebilir mi? İmam Hatip okullarının sayısını artırma kampanyaları ve özel himayeye mazhar vakıflar aracılığıyla herkesin ihtiyaç duyduğumuz konusunda hemfikir olduğu kültür ve eğitim hamlelerinin gerçekleşmesi beklenebilir mi? Bu konularda yapılan yanlışların, yaşanan zaafların daha fazla gecikilmeden giderilmesi mümkün olmadıkça sadece bugünkü nesiller sosyal, psikolojik ve kültürel bir karmaşanın içerisinde yaşamakla kalmayacak, gelecek nesilleri de millî varlığımız açısından çok sakıncalı bir kültürel anafora, anomiye sürüklemiş olacağız.

Türk Yurdu Nisan 2017
Türk Yurdu Nisan 2017
Nisan 2017 - Yıl 106 - Sayı 356

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele