Tarihî Bir Kırılma Noktası: 16 Nisan

Nisan 2017 - Yıl 106 - Sayı 356


        16 Nisan’da, Türkiye’nin hem bugünü hem de geleceğini belirleyecek nitelikte tarihî önem taşıyan bir referandum (halk oylaması) yapılacak. Sandıktan  “evet’’ çıkması durumunda, 130 yıllık geleneği olan parlamenter sistemin yerine cumhurbaşkanlığı (başkanlık) sisteminin uygulanmasının kapıları açılmış olacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle, 16 Nisan bir “kırılma noktası”dır. Referandumun sonucu ne olursa olsun siyasette taşlar yerinden oynayacak, siyasetin seyri değişecektir. 

        Her açıdan büyük önem taşıyan sistem değişikliği konusu, gerek Meclis’te gerekse kamuoyunda yeterince tartışılmış değil. Sandıktan “evet” çıkması durumunda, değişiklik metninde ciddi sorunlar doğuracak boşluklar mevcut. Nitekim tecrübeli bir hukukçu olan Cemil Çiçek, Başbakan Yıldırım’ın eski bakanlarla yaptığı toplantıda bu düzenlemenin hem zamanlaması hem de içeriğini yanlış bulduğunu söyledi. 

        Eski bakanlardan Nimet Baş da aynı toplantıda, “Tüm yasa ve anayasa çalışmalarımızı daha fazla demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve evrensel değerlerden yola çıkarak yaptık. Geçmişte ortaya koyduğumuz anayasa metinleri büyük tartışmalarla sonuca vardı; komisyonlar kuruldu, günlerce müzakere edildi. Şimdi cumhurbaşkanlığı sistemi olarak ortaya konulan metnin içeriğinde ciddi sakıncalar var, yanlışlar var. Daha iyi bir metin hazırlanabilir ve halkın önüne getirilebilirdi.” sözleriyle endişelerini belirtti. 

        Bu tarz eleştirilerin iktidar partisinin içinden yapılmakta oluşu, yeni sisteme ilişkin kaygıların sadece siyasi karşıtlıktan kaynaklanmadığını, toplumsal bir tabanının olduğunu gösteriyor. 

        “Hayır” Yanlılarını Kategorize Etmek Vahim Bir Yanlış

        Cumhurbaşkanlığı sistemini savunanlar, kampanya süresince 18 maddenin hukuki ve idari yönden açıklamasını yaparak, eleştirileri cevaplamaktan çok toplumun duygularına hitap ederek, psikolojik bir baskı oluşturarak, milletimizin terör ve terör örgütlerine olan tepkisinden yararlanarak seçmenin desteğini temine çalıştılar. Oysa anayasalar, bir ülkenin hukuk devleti olması, demokrasinin güçlenmesi, evrensel değerlerin benimsenip hayata yansıtılmasını sağlayan, hukuku kurumsallaştıran en etkili dayanaktır. 

        Referandumda “evet” oyu verilmesini isteyenler, seçmeni yeni anayasanın ülkemiz için daha yararlı olacağına ikna etmek yerine, değişikliğe karşı olanları terör örgütleriyle aynı safta ilan ederek tercihleri etkilemek istiyorlar. Bu, son derece haksız, yanlış ve sakıncalı bir propaganda taktiğidir. “Hayır” oyu kullanacak milyonlarca vatandaşı, kendi görüşlerine uymadığı için karalayıp kategorize etmeye kimsenin hakkı yoktur. Özellikle varlığını Türklüğün mutluluğu ve yücelmesiyle özdeşleştiren ülkemize ve devletimize bazıları gibi çıkar ve ikbal beklentileriyle, midesiyle değil, yüreğiyle ve beyniyle bağlı olan Türk Milliyetçilerini hayatları boyunca mücadele ettikleri terör örgütleriyle aynı safta göstermeye kalkışmak, aklın ve vicdanın kabul edeceği bir tavır değildir. 

        Aslında bu tarz iddiaların yanlış, haksız ve sakıncalı olduğunu yapanlar da biliyor; söylediklerine kendileri de inanmıyor ama sandıktan ne pahasına olursa olsun, diledikleri sonucu çıkarabilmek için Makyavelist bir anlayışla her yolu meşru sayıyorlar. 

        Oysa “evet”i savunanlar, öncelikle sitemin bir hukuk devletinin “olmazsa olmazı” konumundaki “kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını’’ içerdiğini, başkanın tasarruflarını denetleyen hukuki mekanizmanın bulunduğunu, otokratik bir yapılanmanın söz konusu olmayacağını anlatarak toplumu iknaya çalışmalıydılar. Böylesi daha doğru ve ahlaki bir tutum olurdu. 

        Kuvvetler Ayrılığı mı Kuvvetler Birliği mi?

        Referandumda “hayır’’ oyu kullanmakta kararlı olanların, getirilmek istenen sisteme ilişkin ciddi endişeleri var; bunlar şu ana kadar giderilmiş değil. 16 Nisan’a günler kala bu endişeler azalmak bir yana, giderek büyüyor. 

        Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinin 12’sini, HSYK’nin 13 üyesinden 6’sını (4+2) tek başına atayan, kalan 7 üyeyi Meclis’teki grubu üzerinden kendisi belirleyecek olan, genel başkan sıfatıyla partisinin milletvekillerini seçip yönlendiren bir başkanın olduğu sistemde kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler birliği vardır. 

        Dünyada başkanlık sistemini hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı bağlamında en iyi uygulayan, “model ülke” olarak gösterilen ABD’de, sistemin nasıl işlediğine bakıldığında, referanduma sunulan bizdeki sistemin ne kadar aceleye getirildiği, bir hukuk devletinde olmaması gereken yanlışlar içerdiği açıkça görülebiliyor. 

        Bizdekinde; Cumhurbaşkanı tek başına tamamıyla takdirine bağlı kararlarla, hiç bir denetime bağlı olmadan başkan yardımcılarını (sayısı belirsiz), bakanları, müsteşarları, genel müdürleri, bakanlıklarda daire başkalarını, valileri, Merkez Bankası Başkanını, EPDK, BDDK, SPK, Rekabet Kurulu Başkanı ve üyeleri, YÖK üyelerini, rektörleri atayacaktır. 

        Bütün bu atamalarının usul ve esaslarını kendi belirleyecektir. Bütçeyi yapma yani halkın parasını harcama yetkisi Cumhurbaşkanı’na ait olacaktır. 

        Meclis’in elindeki sorgulama ve denetleme anlamına gelen “gensoru” yetkisi kaldırılmaktadır. İşleri son derece sınırlandırılan, buna karşılık sayısı 600’e yükseltilen milletvekillerine yasa çıkarmak dışında fazla bir rol bırakılmamaktadır. Başka bir ifadeyle, Meclis sembolik, Başkanlık güçlü olacaktır. 

        Cumhurbaşkanı’nın Meclis’e karşı sorumluluğu 2/3 çoğunluk gerektirdiğinden, pratikte olmayacaktır. Kararnameler ve kararlar, hukuki muamele acısından “üst değerler” olacaktır. İkisinin de sadece Anayasa’ya aykırılığı incelenebilecektir. Bu incelemeyi, 12 üyesini Cumhurbaşkanı’nın tayin ettiği AYM yapacaktır. 

        Cumhurbaşkanı, ülkeyi büyük ölçüde Kanun Gücünde Kararnameler ile yönetecek. Yani hiç tartışılmadan istişare edilmeden bir kişinin imzasıyla ülkeyi derinden etkileyen düzenlemeler yapılabilecektir. 

        Cumhurbaşkanı, yetkilerini kullanarak yerel yönetimlerle ilgili düzenlemeler yapabilir; yeni iller ihdas edebilir; mevcut illerden birkaçını birleştirerek yeni tüzel kişilikler oluşturabilir; yerel yönetimlerin yetkilerini genişletebilir. Bu bağlamda Türkiye’nin bazı maddelerine çekince koyduğu Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekinceleri kaldırabilir. Valilerin belediye başkanları gibi halk tarafından seçilmesine karar verebilir. Kısacası eyalet sistemine geçiş hususunda kapılar ardına kadar açık olacaktır. 

        Zavallı Trump (!) Hukuk Karşısında Çaresiz

        “Model ülke” ABD’de ise, Başkan’ın yetkilerinin bizde getirilmek istenenlerle kıyaslandığında, acınacak derecede sınırlı olduğu görülüyor. Zavallı Trump(!) bakanları, elçileri, yüksek yargı üyelerini, devletin üst düzey yöneticilerini ismen belirliyor; ama Senato’nun onayı olmadan bu atamalar yapılmıyor. 

        Geçen hafta Trump’un Amerikan Yüksek Mahkemesine aday gösterdiği yargıç Gorsuch, Senato Komisyonunda saatlerce sorgulandı. 

        Senatörler soruyor: “Seni aday gösteren Başkan’dan bir telkin gelirse ne yaparsın?”

        Cevap: “Hukuk, Başkan dâhil herkesin üstündedir.”

        Soru: “Başkanın yabancılarla ilgili kararnamesini iptal eden yargıçları azarlayan Tweet’lerini nasıl buluyorsun?”

        Cevap: “Cesaret kırıcı, moral bozucu.”

        Soru: “Kuvvetler ayrılı ilkesi için ne düşünüyorsun?”

        Cevap: “Anayasamızın dehası ve en önemli özeliği kuvvetler ayrılığıdır. Eğer erkler birbirine karışırsa kuvvetler ayrılığının tam tiranlığa (istibdat) dönüşmesinden endişe ederim. Siz mahkemeye geldiğinizde karşınızda katı bir şekilde tarafsız, vicdanen dürüst bir hâkim görmek istersiniz; politikayı bir kenara bırakan hâkim.”

        ABD’deki sistemde, Başkan daha ziyade kendisine yakınlık, sadakat ve biat gibi ölçütlerle yargıç atamaya kalkışırsa Senato’da ayrıntılı bir inceleme yapıldığından, kararını onaylatması mümkün olmaz. Üstelik bu inceleme, sorgulama TV’ler tarafından yayımlanmaktadır. 

        Amerikan halkı, devletin varlığının bütünlüğünün, huzur ve güvenliğinin en önemli dayanağının yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı olduğunun bilincindedir; bunun zedelenmesine asla izin vermez. Amerikan Başkanı’nın seçilmiş olduğu partisiyle ilişkisi son derecede sınırlıdır, nahiftir. Kongre üyeleri, gevşek bir parti disiplini ile hareket ederler dolayısıyla Başkan, onların yeniden seçilmesini engelleyemez yahut dilediğini Kongre üyesi yapamaz. 

        Trump, geçen hafta Temsilciler Meclisinde yeterli desteği bulamayan yeni Sağlık Sigortası teklifini çekmek zorunda kaldı çünkü kendi partisinin milletvekillerini ikna edememişti. 

        Batı ile İlişkilerimizi Doğru Yönetebiliyor muyuz?

        Diğer taraftan AB üyesi bazı Avrupa devletleriyle aramızdaki sorunların propaganda maksadıyla referandum kampanyasına yansıtılması doğru bir tercih değildir. Bu tutum, gerginliğin giderek artmasına yol açıyor; ilişkiler karşılıklı suçlamalarla çıkmaza giriyor. 

        Avrupa ile ilişkilerimizi kesmek, Balkanların ötesine duvar çekmek gibi bir niyetimiz varsa bu üslubu sürdürelim; değilse içi boş hamaseti, popülizmi bir kenara bırakarak diplomatik kurallar ve reel politik faktörler neyi gerektiriyorsa onu yapalım. Öncelikle dünyadaki ve Avrupa’daki politik, ideolojik ve ekonomik gelişmeleri doğru algılamaya çalışalım.

        Avrupa, şu sıralarda giderek yükselen ırkçı, aşırı sağcı yabancı düşmanı radikal dip dalgaların etkisiyle savruluyor. İş başındaki yöneticiler bu dalgalara direnmekte zorlanıyor; toplumsal psikolojiyi hesaba katarak rüzgârın estiği yöne yelken açmaya çalışıyorlar. Bir bakıma hem Avrupa’da hem de Trump’un Amerika’sında Huntington’un yıllarca önce öne sürdüğü “medeniyetler çatışması’’ kehaneti neredeyse hayata geçiyor. Tek medeniyetin eski Yunan, Roma ve Hristiyan değerleri üzerinde yükselen Batı medeniyeti olduğuna iman eden Ortodoks oryantalist anlayış, Batı Dünyasını boydan boya sarıyor; İslamofobi yaygınlaşıyor. Ülkelerinde yaşayan ve çoğunluğu Müslüman olan yabancılar düşman muamelesi görüyor. El-Kaide ve IŞİD gibi cihatçı-radikal İslamcı akımlar mevcut düşmanlığı daha da körüklüyor. 

        Türk Ocakları olarak, başından beri Avrupa Birliği ilişkilerimizi eleştiriyoruz. Medeniyet ve kültür farklılığımız başta olmak üzere, ekonomik, demografik, sosyal ve jeopolitik bir yığın nedenden dolayı üyeliğimizin asla mümkün olmayacağını yıllarca yazdık, konuştuk. Ama bir hususun da altını önemle çizdik: Türkiye, Avrupa ile ilişkilerini canlı tutmak, sürdürmek, Avrupa Konseyi gibi kurumlarda yer almak mecburiyetindedir: ihracatımızın yarısından fazlasını Avrupa ile yapıyoruz. Karşılıklı ekonomik, ticari ve turizm çıkarlarımız, bilimsel, kültürel ve sosyal ilişkilerimiz, millî savunma yapımız Türkiye ile Avrupa’yı birbirine mecbur kılıyor. 

        Asırlar önce bu coğrafyaya geldiğimizden bu yana, bu gibi nedenlerle yüzümüz daima Batı’ya olmuştur. Ancak Batı’nın emperyalist yüzü acımasızlığı, sömürgeci geleneği ve zihniyeti karşısında ezilmemek için uyanık olmak, dengeleyici önlemler almak mecburiyetindeyiz. Bu açıdan komşularımızla ve Rusya, Çin Japonya gibi sanayileşmiş ülkelerle, Afrika ve Uzak Doğu gibi daha uzak diyarlarla ekonomik, ticari ve siyasal ilişkilerimizi yoğunlaştırmamız gerekiyor. Bunları Avrupa Birliğine yahut NATO’ya alternatif olarak değil, reel politik açıdan yapmak durumundayız. Diğer taraftan Türkiye-Türk Cumhuriyetleri ilişkilerinin otuz yıla yakındır patinaj yapmakta olması, Türk Dünyası açısından genel zaafımızdır. 

        Ne Avrupa Birliği’nin üyesi devletlerin ne de Rusya ve ABD’nin Türkiye politikalarında sürpriz olarak nitelendirilecek bir değişim söz konusudur. Batılılar olaylara duygusal değil rasyonel açıdan bakıyorlar. Çıkarlarına, amaçlarına uygun olan politikaları belirleyip uygulamaya çalışıyorlar. Esas meselenin kendimizden kaynaklandığını artık görmeliyiz. Olayların akışını etkileyip yönlendirecek, çıkarlarımıza ve isteklerimize uygun bir zemin sağlayacak beceriyi, basireti gösteremediğimiz sürece yakınıp dururuz. Amerika’nın ikiyüzlü tavrına, Hollanda’nın saygısızlığına, Almanya’nın çıkarcılığına, Rusya ve İran’ın ikili oyunlarına sadece tepki göstererek, Nazilik ve faşistlik hatırlatması yaparak belki rahatlamış oluruz; ama problemler çözülmüş olmaz. 

        Dış Politika Hamaset ve Öfkeyle Yönetilemiyor

        Dış politika, kendine özgü tekniği, tarzı, kuralları ve geleneği olan bir sanattır. İç politikada geçerli olan kitleleri coşturup kontrol altına alan üslubu, tepkisel yöntemi bu alanda kullanamazsınız. Hamasi söylemle, popülizmle, öfkeyle ve duygusal tercihlerle uluslararası ilişkiler yönetilemez; yapmaya kalkışırsanız “Dünyayı başına yıkarım, âleme rezil ederim.” gibi sözlerle, tehditlerle kimsenin geri adım atmadığını görür, kayıplarınızı sineye çekmeye çalışırsınız. 

        Olaylara ve konulara geniş açıdan ve çok yönlü bakarak Türkiye’nin ihtiyacı olan bilimsel ve teknolojik hamleleri yapmak, verimli bir eğitim ve kültür yapısıyla ihtiyacımız olan nitelikli ve kaliteli insan gücünü oluşturmak, toplumda millî bilinç ve dayanışmayı güçlendirmeye çalışmak zorundayız. Bunları gerçekleştirmeye, sanayileşmiş ülkeler çizgisine ulaşmaya çalışacağımıza, siyasi hesaplar ve çekişmelerle enerjimizi ve zamanımızı tüketip duruyoruz; geleceğimizi tehlikeye atıyoruz.”

        Sorunlarımız, 16 Nisan’da yapılacak referandumdan sonra da devam edecek. Hangi sistem tercih edilirse edilsin bu gidişle, bu bakış ve zihniyetle ne yazık ki bunlar azalmak bir yana daha da artacak. Sonuçta kuvvetler ayrılığının, bağımsız ve tarafsız yargının, işleyen bir denetleme mekanizmasının bulunduğu hukuk devleti özlemimiz, başka bir bahara kalacak. 

Türk Yurdu Nisan 2017
Türk Yurdu Nisan 2017
Nisan 2017 - Yıl 106 - Sayı 356

Basılı: 12 TL

E-Dergi: 5 TL

Sayının Makaleleri İncele