Devletin Sosyolojisinden Sosyolojinin Devletine İntikal Etmek ya da Edememek (I)

Temmuz 2014 - Yıl 103 - Sayı 323

 “Kapıkulu için en başta ‘maaş’ sonra rüşvet ve talan gelir, Kapıkulu sadece memur takımı değildir, her çeşit işletmeciler de oluşları ve davranışları bakımından yüzde yüz kapıkuludur.”

 

“Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir burjuva sınıfı, kendisinin olması lazım gelen bir hükümetten bizimkiler kadar çekinmez, ona karşı bizimkiler kadar yılgınlık göstermez.”[1]

 

KEMAL TAHİR

 

 

        Efkârıumumiyeden çok hassasiyet-i umumiyenin müessir olduğu bir coğrafyada, ilk defa doğrudan doğruya halkın seçeceği bir cumhurbaşkanlığı seçimine giriliyor. Yaşanan her şey ülkenin yeni bir sürece girdiği ya da gireceği şeklinde yorumlanıyor. Girilen süreç yeni bile olsa olup bitenlerin tamamı kökleri çok eskilere dayanan bir zihniyet biçiminin devamı olduğu için, sürecin yeni bir şey getirmeyeceği kolaylıkla tahmin edilebilir. İş idraki, “kolay ve çok kazanmaya” dayanan “devletçi” bir gelenekten söz ediyoruz. Adına ıslahat, inkılâp, reform ve demokratikleşme denilen bir yığın düzenlemenin hepsinde değişmeyen ana çizgi, devletin başat rolü. Bugün de aynı çizgi, kendini farklı tezahürlerle yeniden hissettiriyor.

         

        Burası, büyük ve köklü birer değişim hamlesi olarak görünen bir dizi reform, inkılâp ve demokratikleşme teşebbüsünün ‘derin tesalüp’ tarafından anında tersine çevrilebildiği koşulların ülkesi. Bu durum, toplumsal koşullanmışlığımızın sadece tarihsel ve kültürel değil, aynı zamanda genetiğimize kadar işlemiş biyolojik bir sorun olduğunun da nişanesi. Bu yüzden toplumsal aktörlerin reddettiği, benimsediği ya da benimsiyor göründüğü her hangi bir konu, bir anda farklı bir mecraya girerek iyiler kötü; kötüler iyi hâline gelebiliyor.

         

        Yüzyıllardır kural hep böyle işlediği için seçenekler sonuna kadar açık, sahiplenme veya karşı çıkmalar ikircikli olarak işlemiş, hiçbir şeyin ilânihaye mücadelesi verilmemiştir. Bu durum, mevcudun tam olarak değiştirilebileceğine ilişkin köklü bir inancın olmayışı, dahası o inancı besleyecek örneklerin bulunmayışı yüzünden böyledir. Hakiki bir inanç bulunmadığı için de hayatı idare eden mekanizmalarla ilgili sahici hiçbir meraka rastlanmıyor. Nasıl olsa gelen gideni aratacak, eski tas eski hamam sözü hükmünü icra edecektir. Peki, öyleyse kadimden bu yana bu coğrafyada hayatımızı idare eden düzenin ana hatlarıyla karakteristiği nedir? Çok çok genel hatlarıyla bakıldığında, bir siluet hâlinde önümüze dikilen ana gövdenin devlet tarafından oluşturulduğu, hatta bizatihi devletin kendisi olduğu söylenebilir. Sokaktaki kabadayısından, esnaf ve tüccarına, oradan işçi ve işveren konfederasyonları ve basın yayın dünyasına kadar toplumun bütün zümrelerinin genetik kodlarında devletin güdümleyici rolünü görebilirsiniz. 

         

         

        Derin Tesalüp

         

        Gelenekte genel çıkarın müessisi olarak da kullanılan devlet kavramı,[2] dilimize sadece tedavül, mübadele, dolap (Arapça orijinli kavramın lisan-i Osmanî’deki okunuş biçimi) gibi kelimelerle değil, aynı zamanda dolap çevirmek şeklindeki zengin çağrışımlı deyimlerle de girmiştir. Kavramın Kur’an-ı Kerim’deki kullanılış şeklinde servet, baht, güç, şöhret, galibiyet gibi muhtelif manalar yanında, bunların hepsini dolanıma sokan kurumsal mekanizmanın adı da pekâlâ murat edilmiş olabilir.[3] Fakat hemen belirtmek gerekir ki Kur’an-ı Kerim siyasi işleri ne bütün ne de perakende olarak açıklamış değildir. O sadece adalet ve ihsanı emretmiştir.[4] Bununla birlikte Medine Vesikası olarak da bilinen metnin ikinci maddesinde, “İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (camia) teşkil ederler.” hükmü konularak, tabiiyet din ve kan esasına değil, teritoryal aidiyete (vatandaşlık) bağlanmıştır. Maddenin devamı “Yahudilerin dinleri kendilerine, Mü’minlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek dostları gerekse bizzat kendileri dâhildir.”[5]şeklinde, devam etmektedir.  

         

        Bu çalışmanın amacı, ilahi olanın beşeri entelektüel çabayla (içtihat) pratiğe aktarılmasını sağlayan fıkhın (ashâb-ür Rey) devlet kavramı hakkındaki liberal yorumları veya İslam tarihi ve bilhassa onun Türk asırlarında aldığı şekilleri irdelemek ve bunlar üzerinde yorumlar yapmak değildir.[6] Burada amaç daha çok Osmanlı’dan günümüze intikal eden merkezi devlet uygulamalarının ekonomik, siyasal ve kültürel davranış biçimleri, kısaca zihniyet biçimleri üzerinde sürgit devam eden kalıcı etkilerini genel hatlarıyla karakterize etmek ve oradan hareketle günümüzü anlamaya çalışmaktır. 

         

        Büyük kitle, tıpkı soyut mülkiyetin devlete ait olduğu eski toprak sisteminde görüldüğü gibi sadece sahipsiz topraklarda kiracı köylü gibi değil, aynı zamanda sahipsiz bir demokraside kiracı demokrat gibi davranmakta, ona göre hareket etmektedir. Bu hep böyle olagelmiştir. Ne seçmeni ne işçisi hatta ne de burjuvası, kendine malik ve devletten müstakil olarak hareket etmemiş, edememiştir. Hepsi de devletin türevi, devletten nemalanan, ona göre konum ve pozisyon alan kurumlar, sınıf ve teşekküller olarak davranmış, ona göre çıkarlarını maksimize etmenin yollarını aramıştır. Bu duruma bir tür “kapıkulluğunun toplumsallaşması”, zamanla kendi sosyolojisini inşa etmesi de denebilir. Türk sosyal bilimcilerinin gözden kaçırdıkları nirengi noktası, kırsal ekonomiden henüz palazlanmaya başlayan imalat sanayisine, iç ve dış ticaret erbabına, oradan sendikal faaliyet alanları ve basın yayın kuruluşlarına varıncaya kadar bütün alanlara sirayet eden ve hepsini belirleyen, devletin merkezi rolü, onun sosyolojisidir.

         

        Mesela bizde meşruti monarşiden (anayasal monarşi) bürokratik cumhuriyete geçiş, sosyal bilimcilerin önemli bir kısmı tarafından halkın kendi kendini yönettiği ilerici bir hareket olarak yorumlanmıştır. Gerçekte ise yeni durum hiç de onların zannettiği gibi toplumsal değişimin başlangıcı değil, bilakis eski rejimin yeni bir formla yeniden devam ettirilmesidir. Yeni rejim, mevcut yapının bütün kurum ve kurallarını aynen tevarüs etmiş, hatta daha da ileri giderek gelişen devlet aygıtı ve tekniklerini eski alışkanlıklarının tahkimi için kullanmıştır.

         

        Buna göre rejim değişmiş; eski, tasfiye edilmiştir. Eski-yeni karşıtlığını her fırsatta kullanan ve sürekli eskiyle mücadele ettiğini söyleyen bürokrasi, zaman zaman eski rejimi köklerine kadar değiştirdiğine kendisini de inandırmıştır. Fakat burada da fikri ve fiziki mülkiyet mutlak olarak güvenceye alınmamış; onun yerine, eski zihniyetin tipik bir devamı olarak kritik malların üretim ve dağıtımı, tıpkı eskiden olduğu gibi, ya devlet tekelleri şeklinde devam ettirilmiş ya da devlet teşvikleri ve imtiyazlarına göre biçimlendirilerek ona göre dağıtılmıştır. Daha sonra girişilen özelleştirme girişimlerinde de benzer bir tavır izlenmiştir. Orada da devlet erkini ele geçiren siyasal iktidarlar, özelleştirmeyi büyük ölçüde piyasa aktörlerine müdahale aracı olarak görmüş, imtiyazları dağıtma tekelini o şekilde kullanmıştır.

         

        Devletin başat etkisi sadece sermaye ve üretim güçlerinin denetimiyle sınırlı kalmamıştır. Meşruiyetin doğrudan doğruya halk iradesine geçtiği ve bu sebeple kamuoyu desteğinin hayati önem kazandığı yakın zamanlarla birlikte, bilhassa basın yayın ve üniversite çevreleri yeni bir patronaj ilişkisine maruz bırakılmıştır. Eskinin vüzera ve paşa konaklarının besleme, yanaşma ve bahşişleriyle ayakta duran şair-yazar takımının yerini, yeni dönemle birlikte kelimenin hakiki anlamında devlete bağımlı organik aydınlar almıştır. Cumhuriyet Türkiyesi’nin başlangıç yıllarından başlayarak günümüze kadar sanat faaliyetleri de dâhil bilim ve iktidar ilişkilerinin tümü aynı mantalitenin türevi olarak işlemiş, ona göre şekillenmiştir.[7]

         

         


        


        

        [1] Tahir, Kemal, (1992), Notlar: Batılaşma, (haz.) Cengiz Yazoğlu, Bağlam Yayınları, İstanbul, s. 27, 37.


        

        [2] Gazali’nin Kimya-yı Saadet eserinden nakleden Ülgener, Sabri F., (1984), Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti, Mayaş Yayınları, İstanbul, s.141.İlahî olanı beşerî pratiğe aktaran fıkhın (ashâbür-Rey) liberalizmi,Antik Yunan’da olduğu gibi “mutlak”ı araştırmaktan çok, zaman ve mekân gibi iki kurucu unsuru öne çıkartmış, onların hükmüne ram olmuştur. Devlet kavramı, tam da bu yüzden Batı dillerindeki state kavramının çağrıştırdığı statik anlamlardan farklı olarak çok daha mutedil çağrışımlara sahiptir. Konuyla doğrudan ilgisi olmasa bile, İslam düşüncesinin ilahi olanla ilişkisini açıklaması ve son derece açıklayıcı bilgiler ihtiva etmesi bakımından bkz. Gencer, Bedri, (2008), İslâm’da Modernleşme: 1839–1939, Doğubatı Yayınları, Ankara, s. 131.


        

        [3] Elmalılı merhum, kavramın bir veçhe göre malî ve iktisadî bir düstur olup siyasî rejimi dolayısıyla ifade ettiğini, başka vecihten okunduğunda ise; doğrudan doğruya siyasî bir düstur olup mali ve iktisadiusulü dolayısıyla göstermiş olduğunu ifade ediyor. Bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır, (1979), Hak Dini Kur’an Dili VII, Eser Neşriyat ve Dağıtım, İstanbul, s.4834–4835. Hamdi Yazır’ın bu yorumu esas alınırsa hem ekonomik hem de politik gücün sadece belli zümreler arasında dolaşıp duran bir güç olmaması, bizzat ilahi kelamla teyit edilmiş olur. Buna göre devlet denilen mekanizma hem ekonomik hem de siyasi gücü tedavüle sokan, sokabilen mekanizmaların hepsini şahsında toplayan nihai kurum olarak düşünülebilir. 


        

        [4] Salih, Suphi, (1983), İslam Mezhepleri ve Müesseseleri, (çev), İbrahim Sarmış, Bir Yayıncılık, İstanbul, s.190.


        

        [5] Metinde geçen “ümmet” kavramı da alışık mananın dışında günümüz ulus devletlerindeki siyasal aidiyeti ifade manasında kullanılmıştır. Hem de ulusal vatandaşlık anlamında bir tanımlamaya gidilerek yapılmıştır, bu. Bkz. Hamidullah, Muhammed, (1984), İslam Hukuku Etüdleri, (çev.) Heyet, Bir Yayıncılık, İstanbul, 125. 


        

        [6]Hamidullah merhumun konuya ilişkin öncü çalışmaları, bu konuda da ufkumuzu açmaktadır. O, Alman bilim adamı Wellhausen’in neşrettiği Medine Vesikası ve daha sonrasındaki uygulamaları tetkik ederken konuyla ilgili son derece rahat yorumlarda bulunur. Hazretin tetkiklerine göre Kur’an iyi ve kötü krallardan bahsettiğine göre, monarşi mubah bir yönetim biçimi olarak yorumlanabilir. Hatta Kur’an-ı Kerim müşterek hükümdarlardan bile bahsetmiştir. Hamidullah daha da ileri giderek son derece ilgi çekici bir olgu olarak gördüğü üçlü bir dominyonu (hükümet idaresi), Kıbrıs örneğini zikretmektedir. Buna göre Kıbrıs, Halife Osman zamanında fethedilmiş, fakat adanın muhtariyeti, İslam ve Bizans devletlerine vergi vermesi şartına bağlanmıştır. Daha sonraki dönemlerde de hem Doğu hem de Batı’da, birini halife ile sultanlar; diğerini ise papalık ile imparatorlar arasındaki ikili yapıların oluşturduğu müşterek yapılar örnek olarak gösterilmiştir. Bkz. Hamidullah, Muhammed, (1984), İslam Hukuku Etüdleri, Bir Yayıncılık, İstanbul, s.123–128. 


        

        [7] Yıllar önce değerli meslektaşım İdiris Demirel’le birlikte konuyla doğrudan irtibatlı olarak yaptığımız ortak bir çalışmada, bilhassa Cumhuriyetin tek parti dönemi ve kısmen de ileriki dönemlerine ilişkin olarak bu konular, tafsilatlı biçimde incelenmiştir. Dileyen okuyucular ismi geçen çalışmaya bakabilirler. Bkz. İlgen, Abdulkadir-Demirel, İdiris, (2009),“İktidar-Sermaye ve Bilim: Demokratik Devlet, Bilim-Sanat ve Bilim Adamları Üzerine Türkiye Özelinde Tarihi ve Sosyolojik Bir İnceleme”, 21. Yüzyılda Türkiye’de Sosyal Bilimler ve Toplum Sorunları Sempozyumu 6–7–8 Mart, (editör) Levent Özmen-M. Akif Sözer, Ankara, ss. 108–121.


Türk Yurdu Temmuz 2014
Türk Yurdu Temmuz 2014
Temmuz 2014 - Yıl 103 - Sayı 323

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele