Yeni Birliktelik Uluslararası Hukukun İşlerliği için Bir Fırsat

Ocak 2017 - Yıl 106 - Sayı 353


        2017 yılı Mısır’ın, Kudüs’ün, Hicaz’ın Osmanlı’ya katılmasının beş yüzüncü yıl dönümüdür. Avrupa’da Büyük Bölünme’nin sona erip Papa sayısının tekrar bire inmesinin altı yüzüncü, Rusya’da Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılıdır. Ne olursa olsun dünyanın terörle uğraşmaya devam edeceği bir yıl olacaktır. Geçen yıl Türkiye bildiğim kadarıyla Avustralya merkezli IEP tarafından hazırlanan Global Terörizm Endeksinde Çin, Rusya, İsrail gibi ülkelerden daha iyi bir sıralamaya sahipti; İngiltere ve Yunanistan ile hemen hemen aynı puandaydı. Aslında bu tablo terörle mücadelede bu ülkelerin işbirliğinin yetersizliğine bir işarettir.

        Belli başlı terör örgütlerinin Batılı kaynaklardan beslendiğini söylemek zor değildir. Numan Kurtulmuş’un deyimiyle silahlar çarşamba pazarından alınmamaktadır. Eylemlerde kullanılan silahlar gelişmiş ülkeler menşeilidir. Bazı terör örgütleri Batı ülkelerinde serbestçe faaliyet göstermektedir. Bunlar Avrupa’da demokratik hak ve özgürlükleri istismar etmektedir. Terör saldırılarını kınayan ve teröre karşı işbirliği mesajı veren Avrupa ülkeleri iş icraata gelince adım atmamaktadır. Adalet Bakanlığı’nın AB üyesi ülkelere terör örgütleri PKK, FETÖ ve DHKP-C üyelerinin iadesi için yaptığı 292 başvurunun sadece 11 tanesi kabul görmüştür. Bunun yanı sıra PKK Avrupa ülkelerindeki gençleri kadrosuna katmakta ve bu gençleri kamplarında eğitmektedir.

        Kasım ayında Şırnak Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ekipleri tarafından düzenlenen operasyonla Çek Cumhuriyeti vatandaşı iki YPG militanı yakalandı. “Serxwebun Botan” kod adlı Miroslav Farkas ile “Zelane Botan” kod adlı Marketa Vselichova adlı bu teröristler Fransız lejyon kamplarında ve Alman Özel Kuvvetleri’nde YPG saflarında çatışmaları için eğitildiklerini itiraf etmişlerdir. Ayrıca Suriye’de Fransız lejyonerler, Alman Özel Kuvvetleri’nden ve Amerikan Özel Birlikleri’nden çok sayıda asker gördüklerini ve birlikte çatışmaya girdiklerini söylemişlerdir.

        Ülkemizde 30 Haziran 1996 Tunceli saldırısından 2015 başına kadar yapılan intihar saldırısı sayısı 26 iken Ocak 2015’ten bugüne kadar iki yılda 21 intihar saldırısı yapılmıştır. Ölü sayıları 1996’dan 2005’e kadar 125 iken son iki yılda 466 olmuştur. Ve bu yıl darbe girişimi gibi bir hadise de yaşanmıştır. Son iki yılda değişen bu istatistikler Türkiye’yi istikrarsızlaştırma amacını göstermektedir. 

        Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, dünyanın çoğu yerinde olduğu gibi bizde de sosyal sermaye kaybı had safhada olup, bu durum güvenliği, medeniyeti, her şeyi tehdit etmektedir. Türkiye’de yeni bir nesil yetiştirme söyleminin altı doldurulmalıdır. Uzun vadede ancak bu türden bir sosyal sermayeyi mesele edinerek başarılı olabiliriz. Terörle etkin mücadele veya istihbaratın güçlendirilmesi kadar terörün kaynağı olan cahilliğe ve eğitimsizliğe de çare bulmak lazımdır. 

        2017’de merak edilen bir başka konu Türkiye ABD ilişkilerinin nasıl seyredeceğidir. Bilindiği üzere Donald Trump ABD başkanlığını devralacaktır. 

        Yeni kabinede yer alacağı konuşulan Kris Kobach’ın geçen ay New Jersey’deki golf kulübünde buluştuğu Trump’la konuşacakları planı şeffaf bir dosyada taşıması ve basına poz verirken çekilen fotoğraflarda kâğıtlarda yazılanların görülmesi sonucu bazı bilgiler kamuoyuna mal olmuştur. Buna göre 11 Eylül saldırılarından sonra on yıl uygulanıp sonra kaldırılan ülkeye giriş ve çıkışlarla ilgili “yüksek riskli bölgelerden gelen kişilerin sıkı takip edilmesi” prosedürüne geçilmesi ile Suriye’den mülteci alımı sıfıra indirilmesi planlanmaktadır.

        Yeni bir güvenlik çerçevesi belirlemeye çalıştığı anlaşılan ABD’nin Suriye’nin geleceği konusunda nasıl bir politika izleyeceği ise merak konusudur. Geçmişte ABD yetkililerinin PYD’yi terör örgütü olarak görmemesine karşılık Erdoğan PYD’nin PKK’dan bir farkı olmadığını, Türkiye’nin gözünde YPG’nin de terör örgütü olduğu söylemiş ve ABD’ye “Bu nasıl ortaklık?” şeklinde cevap vermiştir. Buna karşılık ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby, YPG’nin IŞİD ile mücadelede başarılı olduğunu, ABD’nin YPG’yi terörist örgüt olarak görmediği ve kendilerini desteklemeyi sürdüreceğini söylemiştir. PKK ile PYD tarafından düzenlenen 2016 Ankara saldırısından sonra Erdoğan “Amerika’yı anlamakta zorlanıyorum. PKK’nın tüm kayıtlarında PYG’nin PYD’nin kurucusunun kim olduğu bellidir. Biz NATO’da birlikte değil miyiz? Senin dostun biz miyiz, PYD mi? Bunu da açıkla o zaman, dostum PYD’ye silah yardımı yapıyorum de. Dost dostluğunun gereğini yapmalıdır.” demiştir. 

        Can Acun, YPG’nin ABD tarafından tüm unsurlarıyla bir eğit-donat sürecinden geçirildiğini ifade etmektedir1. ABD ve diğer bazı Batılı ülkeler tarafından PYD’ye temin edilen başta tanksavar ve roketatar olmak üzere diğer ağır silahlarla taktiksel teçhizatları ve mini insansız hava araçlarının doğrudan PKK’ya aktarıldığına yönelik deliller olduğunu, örgütün özellikle hendek kalkışması sırasında yoğun bir şekilde ilgili silah ve mühimmatı kullandığını söylemektedir. Netice PYD, Batılı ülkelerden aldığı silah ve mühimmatları PKK’nın Türkiye’de kullanmasını sağlamaktadır. 

        2017’de ABD – Türkiye ilişkilerinin seyrini belirleyecek olan, yine uluslararası hukukun göz ardı edildiği bir başka konu Kıbrıs’tır. Cenevre’de 12 Ocak 2017 tarihinde Kıbrıs’ta üç garantör ülke olan Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık temsilcilerinin de katılacağı bir konferans yapılacaktır. ABD Kıbrıs raporlarında iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyonla adanın birleştirilmesini amaçladığının altını çizmektedir. 

        Bilindiği üzere Kıbrıs’ta Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılması için kasıtlı bir kampanya yürütülmüştür. 

        Garanti Anlaşması’nın 1. maddesinde Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle tamamen veya kısmen herhangi bir siyasi veya iktisadi birliğe katılmamayı taahhüt eder. Bu itibarla herhangi bir diğer devletle birleşmeyi veya adanın taksimini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak teşvik edecek her nevi hareketi yasak ilan eder” denmektedir. Ancak Güney Kıbrıs Avrupa Birliği’ne üye olarak garanti Anlaşması’nı delmişlerdir.

        Rum Temsilciler Meclisi Şubat 2010’da “Avrupa Birliği’ne üye bir devlet olan Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nde garantiler ve garantörler düşünülemez” kararı almıştır. Geçen yıl Yunanistan’ın Güney Kıbrıs Büyükelçisi İlias Fotopulos, garantörlük sisteminin AB normlarına aykırı olduğunu tekrarlayıp durmuştur. AB üyesi bir ülke olduklarını bu yüzden de üçüncü bir ülkenin kontrolünün mümkün olamayacağını söylemiştir. 

        Türkiye Kıbrıs’a işgal kuvveti olarak girmemiştir. Katliamlara engel olmak için girmiştir. Ayrıca Türkiye’nin 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantörü olduğu 1 Mayıs 2004 tarihinden itibaren AB Hukuku içindedir. 

        Herhalde kimse tahmin edemezdi. 2016 yılı Türkiye - Rusya ilişkileri açısından büyük değişimlerin yaşandığı bir yıl olmuştur. Şimdi ilişkiler eskisinden de iyi bir seviyeye taşınmış görünmektedir. 

        Karşılıklı ilişkilerde iki ülke şu meselede karşı karşıyalar, menfaatleri uyuşmaz; Avrasya’da menfaatleri farklıdır diyenler vardır. Aslında bugün ortaya çıkan acı gerçek Batı ile menfaatlerimizin uyuşmadığıdır. 

        Ruslarla birtakım doktrinler ve etkiler karşı karşıyadır diyebiliriz. Bunların tartışılabilir şeyler olduğunu kabul edersek yeni işbirliği imkânları sonuna kadar açıktır. Putin de bunu görmüş, Türkiye ile ilişkilerde Almanya - Fransa modelini örnek göstermiştir. 

        Batı ülkeleri dünyadaki diğer ülkeleri insan hakları ihlalleriyle suçlarken Rus dışişleri bakanlığı faydalı bir iş yapmakta, yayınladığı ihlal raporlarıyla AB ülkelerinde demokrasi standartlarının gün geçtikçe eridiğini, bu ülkelerde yabancı düşmanlığı, ırkçılık, dini ve etnik azınlık ve göçmenlere karşı şiddet ve sömürünün arttığını gözler önüne sermektedir. Yine bu raporlarda İslamofobi’nin insanlık suçu olduğu ve Batı ülkelerinde İslam ve Müslümanlara karşı bir karalama kampanyasına dönüştüğü ifade edilmiştir2.

        Batı’nın sürüklendiği bu noktada Türkiye topraklarımızı teröriste vermeyiz deyip mücadele etmektedir. Bu konuda bize destek olan herkesle işbirliği yapabiliriz. 

        Türkiye, Rusya, İran, Suriye halkları komşudur. Ruslar en büyük ticari ortağımızdır. 2011’den sonra 30 milyar dolarlık bir dış ticaret hacmini yakaladık. Rusların inşa edeceği Akkuyu Nükleer Santrali ve Rusya doğal gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak olan Türk Akımı projesi önümüzdeki dönemde ilişkilerin daha da gelişeceği anlamına geliyor. 

        Şimdi, Moskova’daki görüşmede Türkiye, İran ve Rusya dışişleri bakanları Suriye’de ateşkesin sağlanması konusunda ortak bir yaklaşım sergilediler. Herkesin beklentisi Türkiye, İran, Suriye ve Rusya’nın olumsuzlukları birlikte aşıp bunları bir avantaja dönüştürmesidir. İşbirliğinin geliştirilmesi önyargıları da azaltacaktır. Sonuç olarak 2017’de Türkiye, Rusya, İran ve Suriye “birlikteliğinin” gelişeceği görülmektedir. Uluslararası hukuka işlerlik kazandırabilecek, insan haklarını hatırlatıp teröre karşı yeni reçete üretebilecek her türlü formül doğaldır ki bizim önceliğimiz olacaktır. 
Yazının devamını okumak için üye olun, abone üye için tıklayınız.
Türk Yurdu Ocak 2017
Türk Yurdu Ocak 2017
Ocak 2017 - Yıl 106 - Sayı 353

Basılı: 12 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele