Yeni Yıla Girerken İçindeyken Zamanın Dışında Kalabilenler

Ocak 2017 - Yıl 106 - Sayı 353


        Bir yıl daha geride kaldı. Artık zamanı yakalayamıyoruz. Âdeta göz açıp kaparcasına günler, haftalar, aylar ve yıllar akıp gidiyor. Garip bir çelişkidir yaşadığımız. Gittikçe hızlanan yaşama rağmen yetmeyen zamanın çocukları olduk. Oysa şimdilik kabul gören fizik yasaları uyarınca hız artıkça zamanın yavaşlaması gerekir. Ama nedense duyumsadığımız tam da tersi. Eskiye nazaran daha hızlı hareket etmemizi sağlayan vasıtalarla yol almamıza rağmen, yetmeyen zamanların içinde akar olduk. Varlığımız direnemez olmuş, zamana. Nedir zaman, nerde durur varlığımız? İçinde miyiz zamanın? Yoksa dışımızda mı zaman? 

        Varlık ve zaman, bir çözümsüz bilmecedir felsefe-bilimde. Her ne kadar hoşlansam da felsefece muallakta kalmayı; derdim, yeni yılın bu ilk yazısında, çözümü zor görünen varlık ve zaman bilmecesini çözümlemek isteyen düşünceleri sayıp dökerek zihinleri daha da bulandırmak değil. Muhtemelen zaman, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi, ne içinde olduğumuz ne de dışında kalabildiğimiz yekpare, geniş bir an. Lâkin parçalanmaz bir akış olarak gösteriyor yüzünü. Akan zaman mı, yoksa biz miyiz? Şimdilik, muamma…

        İçinde olamadığımız, dışında da kalamadığımız zaman, bizi düş idealizmine yuvarlamamalıdır. Fakat hüzünle seyrediyoruz ki, Türkiye’de birçok insan, belki de şimdinin sahipsizliğini gördüklerinden, yüzlerini ya geçmişe ya da geleceğe dönüyor. Şimdiyi görmek ve anlamak, büyük bir meziyettir. Şimdinin sahipsizliğini fark edebilmiş olmak da yüksek bir kavrayıştır. Ancak sahipsizlikten kurtulmanın yolu, dünü bugüne taşımaya çalışarak yarınların daha güzel olacağı vadiyle avunmak değildir. Nostaljik idealizm, bugün için sadece psikolojik destek sağlayabilir. Ama ne şimdiyi kurtarmaya yeter ne de yarını.

        Sorun nerede düğümlenmektedir? Kafamız çok karışık. Kavram kargaşası yaşıyoruz. Dünü, bugünü ve yarınları okuyacağımız kavramlara yüklediğimiz anlamlar bulanık. Fakat bir o kadar da kurnazız. Öyle ki, birey esasında seyreden çıkarlarımızı korumada sıra dışı bir zekâya sahibiz. Muhtemelen her beşeri, insan olmaktan alıkoyan hastalığa yakalandık. Hırslarımız var. Kibirliyiz… Ne hâlde ve nerede olduğumuzdan bihaber tutturduk bir yol gidiyoruz. Dünden söz açıyoruz çokça. Kurduğumuz hayaller üzerinden yarını inşa edebileceğimizden kuşku duymuyoruz. Şimdi, kayarken ayaklarımızın altından, göremezken yüzümüzü aynalarda, ya kin kusuyoruz kendimizden gayrısına ya da mavi boncuklar dağıtıyoruz bizden olduğunu düşündüklerimize.

        Görmüyoruz. Göremiyoruz. Görmek istemiyoruz. Bayağılık fışkırıyor oluklardan. Bir yamalı bohçaya dönmüşüz. Bir zamanlar Ezra Pound’un Batı uygarlığı için yaptığı “yamalı bohça” benzetmesi, artık bizi anlatır olmuş. “Dişleri sökülmüş yaşlı bir fahişeye” dönüşmüşüm, lakin farkında değilim. Azgın arzuları teskin ederek huzura ereceğimi sanmaya başlamışım. Kirlenerek temizleneceğime inanmışım…

        Bugünün sahipsizliğinde gece çağı yaşayan bir zamanın içinde sıkışıp kalmışız. Çıkamıyoruz dışına. Kaybediyoruz. Kayboluyoruz. Hölderlin’nin dediği gibi, “Biz çok geç kaldık.” galiba. Elbette “Tanrılar başımızın üzerinde yaşıyor. Ama farklı bir dünyadalar.” “Tanrılar” kaçmışlar bizden. Çünkü Tanrı olduğunu sananlar istila etmiş dünyayı. Yağmalıyorlar. Sömürüyorlar. Kutsal, geri çekilmiş. Dünya kutsala tapan insanın ikamet ettiği bir yurt olmaktan çıkmış. Sıradanlaşmış. Nesnelleşmiş, maddeleşmiş. Dünya kaçıyor bizden. Tıpkı “tanrılar” gibi.

        Ne yapmalı? Sahip çıkmalı kutsala. Ama nasıl? Felsefe geri dönmeli. Felsefeye dönülmelidir. Felsefeye dönmek, şimdiyi bize verecek olan sözcüklerin gücünü muhafaza edebilmektir. Kavramlar ve manalar, yaygın kullanış biçimlerinden faydalanarak sahte sorunlar yaratan bir kargaşaya meze yapılmamalıdır. Bu, felsefenin dönüşüdür. Felsefe dönmüşse yurda, kendimizi müziğin (zamanın) akışına bırakabiliriz. Felsefenin olduğu bir zamanda müziğin bizi istediği yere götürmesinde bir mahsur yoktur. Ama kovulmuşsa felsefe-bilim, sadece müzikten anlamayanlar, bestecinin niyetini sormadan kendilerini müziğin akışına bırakabilirler. Musikişinaslar ise, böylesi bir teslimiyetçi akışta, hem güfte hem de beste iyi ve güzel ise dünyada kalmanın mümkün olduğunu hissederler. Dünya kaçmaya durmuşsa, zamanın kokuşmuş ruhuyla yaşamaya çalışmak döndürmeye yetmeyecektir onu.

        Gerçek musikişinaslara ihtiyaç var. Zamanın içinde kalarak zamanı aşıracak bir müziğe. Siyasete, eğitime... Gerçeğe. Şimdiyi, insanca duyarak yaşamaya, dünü doğru bir şekilde kavramaya ve yarını olması gerektiği gibi inşa etmeye. İnşa ettiricilere. Eğitimcilere, felsefecilere, din ve siyaset adamlarına, sanatçılara…

        Güfteyi yazacaksın önce. Yazamıyorsan bulacaksın. İyi olacak güfte. Geçmiş, doğru okundukça iyi güfteler sunar insan olana. Ve bileceksin beste yapmayı. Aynı telden çalıp durmayacaksın. Bozuk plak gibi gürültü çıkarmayacaksın. Takılmayacaksın. Takıntılı olmayacaksın…

        Mâhir olacaksın. Hangi güftenin hangi besteye uygun düşeceğini kestireceksin, dahası bileceksin. “Yeni”den söz ediyorsan, eskiyi “yeni” diye satmadan yepyeni bir güfte, beste ve makamla müzik icra edeceksin. Ve diyecek musikişinaslar: “Harika!” İşte o zaman sendeki güç ve yetenek, hakikat avcılarını kaygılandırmayacak. Yurtsuz kalacakları, evden kovulacakları hissi doğmayacak…

        Tükenmeden ayağa kalkma vaktidir. Yeni yıl, umutların ötesine geçmelidir. Tamam da nereden ve nasıl başlamalı? Nasıl yetişecek gerçek besteciler?

        Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim’de şöyle bir ayet yer alır: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer Suresi, Ayet 9). Elbette bilenlerle bilmeyenler bir olamaz. Lakin nereden başlayacağımızı kestirebilmek için yöneltmem gereken başka sualler var: Nedir bilmek ve bilinecek olan?

        Bilmenin ne olduğu, felsefede, dinde ve tasavvufta kadim bir meseledir. Bu mesele, genelde bilmenin nasıl olduğuna bağlanarak çözülmek istenmiştir. Bilinecek olanın ne olduğu ise, arzu, istek, hedef ve beklentiler doğrultusunda değişkenlik arz etmiştir. 

        Zamanın içinde akarken zamanının dışında kalabilmek için, sadece yaşamak yetmez zamanı, bilmem de lazım. Musikişinas muallimlere, gazetecilere, televizyonculara, edebiyatçılara, sinemacılara muhtacım. Topyekûn eğitim ve öğretim seferberliğine. Eğitim ile öğretime. Eğitim ile öğretimin temel hedeflerinden birisi bilmeyenleri bilir hâle getirirken eğitmektir. Burada bilinecek olanın ne olduğu önemli olmakla beraber asıl dikkat edilmesi gereken husus, doğru ve güvenilir bilginin aktarılmasıdır. Klasik felsefede zannî bilgi hakikati vermez. Hakikate ermek için bilginin doğrulanmış olması gerekir.

        Bilgi meselesinde Türkiye’de yaşanan en temel sorun kirliliktir. Hakikati vermeyen, yalan yanlış sanal bilgilerin yayılmasıdır. Daha da vahimi bu tür bilgilere itibar edilmesidir. Maalesef bilgi kirliliği Türk kamuoyunu yönlendiren birçok kanaldan bilinçli ya da bilinçsiz olarak destek görmektedir. Özellikle son dönemlerde gerek geçmişe duyulan özlemden gerekse geçmişle hesaplaşma adına doğrululuğu tartışılır bir dizi bilgi tarihimizde iz bırakmış şahsiyetler ve olaylar üzerinden afişe edilmekte ve sahip olunan zihniyetlere veya Türkiye’de gerçekleştirilmek istenen değişikliklere dayanak yapılması geleceğimiz adına endişe vericidir. Gerçeğe dayanmayan, hakikate götürmeyen anlayışların toplumda yaygınlık kazanması ve fütursuzca savunulması, eğitim ile öğretim işinde ciddi sıkıntılarımız olduğuna işaret etmektir. Zira eğitim ile öğretimin sağlıklı işlediği bir ülkede vatandaşların doğruyu eğriden ayırabilecek kabiliyette olması ve bu tür yanıltıcı yöneltmelere itibar etmemesi gerekir.

        Orta tabakada yer olan vatandaşların belli oranda etki altında kalarak bir takım beklentiler doğrultusunda hareket etmesi, kısmen mazur görülebilir. Lakin okumuş yazmış olanımızın da düşünüş ve bakış itibarıyla yanılgıdan yana tavır sergilemesi hoş görülemez. Çünkü yanlışları ve yanılgıları düzeltecek olan onlardır.

        Türkiye’de eğriyi doğrudan ayıramama hastalığına yakalananların zihni oldukça karışmış görünüyor. Son zamanlarda etkin konum ve kurumlarda olan bu kimseler, üzülerek belirtmek gerekir ki, Türkiye’yi bir çıkmaza doğru sürüklemekteler. Görünen köy, kılavuz istemez. Birçok sahada karşımıza çıkan bilgi yanlışlıklarından menkul kafa karışıklıkları, acilen aklımızı başımıza toplamazsak büyük acılarla sonuçlanacak bir sonu hazırlamaktadır. Bu nedenle biran önce içine düşülen kargaşadan kurtulmanın yollarını aramalıyız.

        Çizdiğimiz karamsar tablo kötümser bir yaklaşımın vaveylasından öte, gerçek bir durumun tespitinden ileri gelmektedir. Özellikle Türk siyasetinin son yıllarda kalkıştığı bir takım uygulamalar, bizim haklı olduğumuzu göstermektedir. Bize göre, şu günlerde yaşamak zorunda kaldığımız bir dizi iç ve dış siyasetteki çıkmazımız, daha önceki yazılarımızda sıkça konu edindiğimiz kavramlara yanlış anlamlar yüklemekten nâşi, gerçek dışı düşünüşlerle yol almaya kalkışmaktan ileri gelmiştir. Mesela günümüz siyasetinde etkin olan icracıların üç kavramı birbirine karıştırarak mefhum buhranı yaşamaktalar. Nedir onlar? Millet, devlet ve hükümet.

        Bir ülkenin siyasetinin akışında “millet, devlet ve hükümet” üç temel kavramdır. Bu kavramların birinin yerine öteki konulamaz. Üç kavramın, muhtevası farklıdır. Ama birbirinden kopuk değildirler. “Milletin kim olduğu veya ne olduğu?” yeterince idrak edilemiyor ve açık seçik ortaya konulmuyorsa, doğal olarak bir devletin devamlılığını sağlayacak olan millî politikaların sürdürülmesi mümkün olmaz. Türk milleti, maalesef son on yılda böylesi bir garabetin içine sürüklenmiştir. Yapılan temel hata, hükümetlerin kendilerini devlet sanmaları ve millî politikaları da hükümet programlarına indirgemeye çalışmalarıdır. Bu girişim, devleti ciddi anlamda yaralamış milleti ise devre dışı bırakmıştır.

        Hükümetlerin sürdürdükleri politikalar, kısa vadelidir. Devlet içindeki ve dışındaki değişikliklere göre şekil alırlar. Ancak hükümet programlarında ve icraatlarında sınırları, devlet anlayışı çeker. Türk Devleti’nin sınırları da anayasal düzlemde belirlenmiştir. Bunlar, delinmeye kalkışılmaz. Eğer ciddi anlamda sıkıntılar baş göstermişse, sorunun nerden kaynaklandığı yalan yanlış bilgilere dayanarak çözülmeye çalışılmaz. Ehline müracaat edilir. Devlet siyasetinin sınırlarını ise millet belirler.

        Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde millet kavramı üzerinde yapılmak istenen tahribat, etkin ve devletin işleyişini bozmuş, çoğunluğu hükümetlerin sunduğu değişken politikalarla sorunların aşılacağı yanılgısına düşürmüştür. Bu, sanal bilgilendirmelerle desteklenmiş Türk Devleti’ni hedef alan bir yanıltmacadır. Türk Devleti’nin bekası için, içine düşülen kavram kargaşasından bir an önce çıkarak, kavramlara doğru manaların biran önce yüklenmesi elzemdir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni işletici konumdaki hükümet, birkaç ay önce yaşanan darbe kalkışmasından sonra yaptığı hatanın farkına varmış görüntüsü sergilemektedir. Ancak, atması gereken doğru adımlar, gayet açık ve seçikken, ne hikmetse, bazı hayati noktalarda hâlâ ayak sürümektedir. 

        Bir musibet, bin nasihatten yeğdir. Şayet hükümet, yaşanan musibetin verdiği nasihate kulağını tıkarsa, sadece kendini bitirmekle kalmayacak, Türk milletini de sıkıntıya sokacaktır.

        Müziği bilen müzikten anlayan, müzikle yaşayan ve yaşatacak olan yiğitler arıyorum. Zamanın içinde iken zamanın dışında kalabilen yiğitler.
Yazının devamını okumak için üye olun, abone üye için tıklayınız.
Türk Yurdu Ocak 2017
Türk Yurdu Ocak 2017
Ocak 2017 - Yıl 106 - Sayı 353

Basılı: 12 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele